10 yıl sonra klasik tıp unutulacak

Haziran 29th, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Popüler Bilim | »

Yakın gelecekte biyoteknoloji çok daha fazla belirleyici rol oynayacak. İlaç, hatta silah sanayi bile moleküler biyolojiden beslenecek. Prof. Dr. Erkut Attar’a göre Türkiye’de bu alanda müthiş bir altyapı var. Bu tren kaçmamalı.

Prof. Dr. Erkut Attar Prof. Dr. Erkut Attar


Sanayi Devrimi’ne ayak uyduramadık. Müteşebbislerimiz daha yeni yeni dünya arenasında boy gösteriyor. İki teknoloji sahası ise insanlığın mevcudiyeti ve geleceğine neredeyse tek başlarına yön veriyor. Biri silah, diğeri de ilaç. İkisinde de hâlâ dışa bağımlıyız. Ancak bilimsel gelişmeler farklı fırsatlar doğuruyor her defasında. Örneğin bilgisayar teknolojisi böyle bir fırsattı. Değerlendiren ülkeler bilgi çağında öne çıktı. Nanoteknoloji yepyeni çığırlar açıyor şu sıralar. Türkiye’nin şimdiye kadar kısır rejim tartışmaları ve ‘plan mı, pilav mı’ polemiğiyle nice trendleri kaçırdığı bir gerçek. Ama önünde bir yandan geleceğini kurtaracak, diğer yandan da geçmişini telafi edecek öyle alanlar var ki… Biyoteknoloji başlı başına bir sanayi lokomotifi. Belki de 5-10 yıl içinde ülkeler arasındaki büyüklük sıralamasını moleküler biyolojideki bilgi ve pratik üstünlük belirleyecek. Kök hücre ve gen araştırmaları, açtığı ufukla tıp ilmini tamamen değiştiriyor. Tabii ki ilaç sanayini de. Pek istenmese de silah üretimini bile…

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı

Haziran 29th, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Osmanlı Tarihi | »

Modernleşmeci ve merkezi bir yönetimin temelini oluşturacak nitelikli kadro Bab-ı Ali’nin dış işleri bölümüydü.Reformları dış dünyayı izleyen ve Avrupa’ya karşı ne gibi tedbirlerle ayakta kalınması gerektiğini düşünen memurlar yürütmüştür.III.Selim’den beri Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’nın büyük başkentlerine sürekli elçiler göndermeye başladı.Bu elçiliklerde yetişen gençler reform döneminin yöneticileri oldular.M.Emin Ali Paşa, Keçecizade Fuat Paşa, Safvet Paşa, Ahmet Vefik Paşa dış işleri ofislerinde yetişen sivil bürokratlardandı.

Modernleşmeci ve merkezi bir yönetimin temelini oluşturacak nitelikli kadro Bab-ı Ali’nin dış işleri bölümüydü.Reformları dış dünyayı izleyen ve Avrupa’ya karşı ne gibi tedbirlerle ayakta kalınması gerektiğini düşünen memurlar yürütmüştür.III.Selim’den beri Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’nın büyük başkentlerine sürekli elçiler göndermeye başladı.Bu elçiliklerde yetişen gençler reform döneminin yöneticileri oldular.M.Emin Ali Paşa, Keçecizade Fuat Paşa, Safvet Paşa, Ahmet Vefik Paşa dış işleri ofislerinde yetişen sivil bürokratlardandı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun bilinen ilk resmi konsolosu (Sehbender) İngiliz lakabıyla bilinen Mahmud Raif Efendi idi.Daha önce Nevşehirli İbrahim Paşa’nın Viyana’ya bir konsolos tayin ettiği biliniyor.Gene ünlü şehbenderlerden İsmail Ferruh Efendi, .( S:126) sonraları Cemiyet-i İlmiyye’de bulundu ve özellikle kütüphanelerin kurulması ve eğitimin düzenlenmesi konusunda yararlı oldu.Bab-ı Ali Tercüme Odası , II.Mahmud döneminden itibaren Müslümanların yönetimine bırakıldı.1821 Mora ayaklanması dolayısıyla Konstantin Movrouzi Efendi ihanetle suçlanmış , yerine aslen Rum olan Bulgarzade Yahya Efendi ve oğlu Ruhiddin getirilmişti. Bu ikisi Rumca ve Fransızca çevirilerden sorumluydu.(Bu aileden ünlü Ahmed Vefik Paşa gelmektedir.Kendisinin dil bilgisinin rastlantı olmadığı görülüyor) Tercüme Odası’nın son gayr-ı Müslim görevlisi Stavraki Aristorsi Efendi’dir. O da sürgüne gönderilince yerini İshak Efendi aldı. İshak Efendi, özellikle askeri teknik okullarda matematik ve doğa bilimlerine ait Batı dillerindeki kitapları çevirmekle tanınmıştı.19.y.y.’ın başında Müslümanlaşan veya Türkleşen Tercüme Odası, kuşkusuz reformcu bürokrasi için iyi bir okul oldu.Avusturya ve Prusya İmparatorlukları da 18.y.y.daki idari modernleşmeleri sırasında dış işlerinde tercüme görevlerini yerine getirmeleri için kendi sadık tebasından çocukları okutacak okullar kurmuş veya ofislerde yetiştirmişlerdi.Hammer, Maria Theresa Akademisi’nde doğu dillerini öğrenmişti.( S:128)

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Türk Kültüründe “Yada Taşı” (Yağmur Taşı)

Haziran 28th, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi | »

Türk kültür tarihine baktığımızda, yada taşı diye bilinen taş vasıtası ile, bir nevi sihir yoluyla kar ve yağmur yağdırıldığının pek çok örneklerine rastlamaktayız.

Bu hususta Çin kaynaklarında olduğu gibi İslam kaynaklarında (Arap, Fars ve Osmanlı) da bilgi vardır. Arapça İslam kaynaklarında hacerü’l metar, Farsça kaynaklarda seng-i metar (yağmur taşı), seng-i ceda (ceda taşı) diye geçen taşa, muhtelif Türk lehçelerinden Yakutça’ da sata, Altaycada cata, Kıpçak grubu lehçelerinde cay adı verilir. (1)

yada-tasi.jpg


Yağmur taşını, yat diye isimlendiren Kaşgarlı Mahmud,

“Bir türlü kamlık (kahinliktir). Belli başlı taşlarla (yada taşı ile) yapılır. Böylelikle yağmur ve kar yağdırılır; rüzgar estirilir. Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu Yağma ülkesinde gözümle gördüm. Orada bir yangın olmuştu, mevsim yaz idi; bu suretle kar yağdırılırdı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü” (2) demektedir.

Kırgız Sözlüğü’nde de,

“caytaş: Güya koyun işkembesinde bulunan ve yağmur yağdırma hassasına malik olan küçük taş” denilmektedir. (3)

Tarama Sözlüğü,

“yada taşı, eskiden usulüne göre kullanılınca yağmur yağdırdığına inanılan bir taş, yağmur taşı” derken, bir İngilizce sözlükte,


“yede, Cebrail tarafından Nuh Peygamber’e verildiği bilinen bir taştır. Yağmurun yağışına ve yağan yağmurun kontrolüne vesile olur” denilmektedir.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Atatürk hakkında dünya liderlerinin söyledikleri..

Haziran 24th, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Yakın Türkiye Tarihi | »

AMERİKA

Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır… Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye’de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha basarı ile gösteren bir örnek yoktur.

John F.KENNEDY
(A.B.D.Başkanı, 10 Kasım 1963)


Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır.

Franklin ROOSEVELT
(A.B.D.Başkanı, 10 Kasim 1963)

Asker-devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye’nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir.

General Mc ARTHUR

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

İlk Türk Parlamentosu

Haziran 24th, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Yakın Türkiye Tarihi | »

İlk Türk Parlamentosu, “Meclis-i Umumi” (Genel Meclis) adı altında ve iki meclisli olarak, 20 Mart 1877′de çalışmalarına başladı. İki dereceli seçimler sonucu oluşan “Heyet-i Mebusan” veya bazen ifade edildiği gibi “Meclis-i Mebusan” (Milletvekilleri Heyeti), 69′u Müslüman ve 46’sı Müslüman olmayan 115 üyeden oluşuyordu. Doğrudan doğruya padişahça atanan “Heyet-i Ayan” veya diğer adıyla “Meclis-i Ayan” (Seçkinler Heyeti) ise, 26 üyeden kurulmuştu. Genel Meclis’in çalışmaya başlamasından kısa süre sonra 23 Nisan 1877′de Rusya, Osmanlı Devleti’ne savaş açtı. Savaş sırasında, millet temsilcilerinin hükümeti eleştirmeleri ve sert çıkışları karşısında, Heyet-i Mebusan 28 Haziran 1877′de padişahça dağıtıldı. Ardından yapılan seçimler sonucu 13 Aralık 1877′de, Türk tarihinin ikinci millet temsilcileri meclisi toplandı. Ancak, Rus savaşının kötü bir gelişme göstermesi sonucunda, bu yeni Meclis de 14 Şubat 1878′de padişah tarafından tekrar dağıtıldı.

Zamanın padişahı II. Abdülhamit 1878′den 1908 yılına kadar Meclis’i toplamadan ülkeyi idare etti. 1908 yılı başlarında giderek artan dış gelişmeler ve son derece şiddetlenen aydınlar muhalefeti nedeniyle, Meclis’i Umumi yi 23 Temmuz 1908′de toplantıya çağırmak zorunda kaldı.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

İslamiyetten önce Türkler

Haziran 24th, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi | »

Türkler, dünyanın en eski, asil, büyük devletler kurup, pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir. Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir. Tarihî şahıs, boy ve millet adlarının oluşumuna göre, Türk kelimesinin aslı “türümek” fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş, kişi ve insan anlamında “türük” ve nihayet hece düşmesiyle “Türk” kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümekten “yürük” adını almışlardır. Türk kelimesi, ayrıca, çeşitli kaynaklarda; “töreli, töre sahibi, olgun kimse, güçlü, terk edilmiş, usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam” manâlarında kullanılmaktadır. Coğrafî ad olarak Turkhia (Türkiye) tabiri ise altıncı yüzyıldaki Bizans kaynaklarında, Orta Asya için kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırlarda, Volga’dan Orta Asya’ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye, Hazarlar’ın; Batı Türkiye ise Türk asıllı Macarların ülkesiydi. Memluklar’ın ilk zamanlarında, Mısır’a da Türkiye deniliyordu. Selçuklular zamanında, onikinci yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Türkiye denilmeye başlandı. Türk kelimesini, Türk devletinin resmî adı olarak ilk defa kullanan, yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devleti’ydi.

Bilinen en eski Türk kavmi, Çinlilerin Hiung-nu dedikleri, M.Ö. 3. asrın başından itibaren tarih sahnesinde görülen Hunlardır. Bu kavmin anayurdu, Tienşan’ın kuzey kesimiyle batıdaki Altay Dağları, Orta Urallar ve Hazar Denizi’nin kuzey hudutları içinde kalan vadideydi. Şenyu denilen hükümdarlarının ordugâhı, Orhun Irmağı kıyısında bulunuyordu. Nüfus çoğalması ve fetih isteği gibi iki büyük sebeple yayılmaya başladılar ve Çin hudutlarına kadar olan bölgeyi ele geçirdiler.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Millet Mekteplerinin Yapısı ve Çalışmaları

Haziran 24th, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Makaleler, Yakın Türkiye Tarihi | »

Osmanlı İmparatorluğu döneminde göz ardı edilen konulardan biri de eğitim olmuş, özellikle imparatorluğun son dönemlerine doğru, öteki işlerde olduğu gibi, bu konuda önemli bir çalışma yapılmamıştır. Bu ihmalin bir sonucu olarak bu olumsuzluklardan önemli bir bölümü Cumhuriyet’e de yansımıştır. Kendisi savaştan sonra çok daha büyük sorunların beklediğini bilen Mustafa Kemal (Atatürk), Sakarya Savaşı öncesinde, 16 Temmuz 1921 tarihinde toplanan Eğitim Kongresi’nde yaptığı konuşmada, bu noktaya değinerek, “Silahıyla olduğu gibi dimağıyla de mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur” diyerek, bu noktaya işaret etmek istemişti. Savaşın kazanılmasından sonra, kendisine “şimdi ne yapmak isterdiniz?” diye sorulduğu zaman, “Maarif Vekili olarak milli irfanı yükseltmek en büyük emelimdir.” diye yanıt vermişti. Atatürk “mektep”le ilgili görüşlerini açıklarken de şunları söylemişti;

“İlim ve fen teşebbüsatının merkezi faaliyeti ise mekteptir. Binaenaleyh mektep lazımdır. Mektep namını hep beraber hürmetle, tazimle zikredelim. Mektep genç dimağlara, insanlığa hürmeti, millet ve memlekete muhabbeti, şerefi istiklali öğretir… İstiklal tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için, takibi muvafık olan en samimi yolu belirtir… Bunu temin eden mekteptir.”

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Tarihin Oluşumu ve Gelişimi

Haziran 24th, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Makaleler | »

Günümüz dünyasında büyük değişmeler ve yeni oluşumlara şâhit olmaktayız. Bu gelişmelerin en çok alâkadar ettiği milletlerden birisi de hiç şüphesiz Türk milletidir. Türkiye’de uzun zamandır yaşanan çağdaşlaşma sancılarının yanısıra Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşüyle ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerinde ve diğer Türk bölgelerinde yaşayan Türk topluluklarında da açık veya gizli yeni bir oluşumun sancıları yaşanmaktadır. Hiç şüphesiz bu tür değişme ve oluşumlar uzun bir tarihî derinliğe ve geniş bir coğrafyaya sâhip bulunan Türk kültürünün ilk defa karşılaştığı yeni bir olgu değildir. Türk milletinin muhtelif uzuvlarının mahallî ortamlarda yaşadıkları kültürel dönüşümleri bir tarafa bırakacak olursak, milletimizin, büyük ekseriyeti itibariyle, bir kaç bin yıllık tarihinde, iki defa kendi havzası dışında oluşan, çağlarının güçlü medeniyetleriyle karşılaşması sonucunda, biri geçmişte tamamlanmış olan diğeri ise hâlâ süren iki büyük dönüşüm olgusu tecrübesine sahip bulunduğunu söyleyebiliriz.

Bu dönüşümlerden birisi, Türklerin İslâm Medeniyeti dâiresine girmeleri olgusudur. Bu birden bire biten bir hâdise değildir. Hatta bugün bile devam ettiği söylenebilecek olan bu oluşumun uzun sürmesinin sebeplerinden birisi, İslâmiyetin hergün yeniden doğmayı gerektiren bir anlayışa sahip olmasının sağlamış olduğu imkan ve kazandırdığı davranış ise, diğer bir sebep de bu anlayışla hareket eden Türk toplumunun, başkalarını taklitten çok kendi terkibini yaparak tekamül etme yolunu benimsemiş olmasıdır. İslam medeniyetine giriş böyle bir terkiple gerçekleştirilmiştir. Bu terkip, Büyük Okyanus’tan Batı Avrupa sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafya üzerinde bin yıl Türk sosyal sistemini aynı değerlerle bütünleştiren bir terkiptir.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Zaman Kavramı ve ikizler Paradoksu

Haziran 22nd, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Popüler Bilim | »

Zaman kavramının tam olarak anlaşılması, özellikle fizik biliminde pozitif bağlamda çok büyük bir sıçrayışa vesile olmuştur. Simetrik bir devinim olan güneşin doğması ve batması (Gündüz-gece) olayı insanoğlunun ezelden beri aşina olduğu bir kavram olduğundan pratik hayatında kullandığı birçok olguyu bu kavram doğrultusunda sıraya yerleştiriyordu.

Mesela sabah koyunlar otlaklara çıkartılır akşam yatılır gibi. Gündüz-gece kavramı zaman kavramının ilk tohumudur diyebiliriz. Daha sonraları insanoğlu çok özel durumlarla karşılaşmış ve o an yaşadıkları zamanı veya daha önce yaptıklarını ya da daha sonra yapacaklarını zaman kavramı altında tanımlama gereği duymuştur. Böyle bir kavram oluşturmak içinde herkse göre sabit bir niceliği zaman ölçüsü olarak tanımlamak gerektiğini fark etmiştir. Bu doğrultuda 1960 yılından önce, zaman standardı “ortalama güneş günü” cinsinden hesaplanmıştır. Ortalama güneş saniyesi bir güneş gününün (1⁄60)(1/60)(1/24)’ü olarak alınmıştı.[1] Ama bu kavram gelişen teknoloji karşısında yetersiz kalmış, hassasiyetini gelişen teknoloji karşısında günden güne kaybetmiştir bunun üzerine bilim adamları 1967 yılında zaman kavramı için yeni bir sabit geliştirmişlerdir: Atomik saat. Bu olguya göre sezyum atomunun 9 192 631 770 defa titreşim yaptığı süreye 1 saniye denilmiştir. Çok kesin ve net gibi gözüken bu tanım şimdiki zamanlarda gelişen nano –teknolojinin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Hem insan hem de ışık hızında dalga olabilir miyiz?

Haziran 22nd, 2008 Sauroktonos Yazıyı paylaşan Popüler Bilim | »

Burada anlatacağımız gerçekler; karadelikler, zaman uzaması ve diğer garip fizik olayları hakkında okuduklarınızdan bile daha inanılmaz gelecektir.Yine de, buğün artık hiç kimse yaratılan her şeyin ‘ikili’ bir özellik gösterdiğinden kuşku duyamaz: Her madde aynı zamanda bir dalgadır ve bundan dolayı ışık hızıyla uzayı aşabilir.Bilim bu parçacık dalga ikiliğini nasıl buldu? Bununla ne demek isteniliyor? Bunun hangi sonuçlarını somut olarak kanıtlayabiliyoruz?

Aynı zamanda bir dalga olan bir cismin hikayesi, akrep ve yelkovanı karanlıkta sarımsı yeşil parıldayan, eski ışıklı saatlerle başlar.Bu saatlerin göstergeleri radyum kaplıydı.Hafif parıltıları, radyoaktiviteden gelmekteydi.Bu radyoaktivite, fizikçileirn ‘alfa bozunumu’ dedikleri bir olaya bağlı olarak ortaya çıkıyordu.Alfa bozunumu olayı, yüzyılımızın başında keşfedilmişti.Bundan bir süre sonra araştırmacılar, bu olayın çok garip özellikleri bulunduğunu anladılar.Olaydaki garipliği anlayanlardan biri, İngiltere’de araştırma yapan bir Yeni Zelandalı çekirdek fizikçisi Ernest Rutherford idi.O zamanki adıyla alfa ışınları üzerinde ilk deneyleri yapanlar arasında oda vardı.Bu ışınları üzerinde ilk deneyleri yapanlar arasında o da vardı.Bu ışınları doğrudan neden, o zaman da bilinmekteydi.Durağan olamayan ağır bir atom çekirdeği, örneğin, bir uranyum ya da radyum çekirdeği; kendiliğinden dışarıya yüksek enerjili elektrik yüklü bir parçacık fırlatır.Rutherford burada hiç beklenmeyen bir şey buldu.Eğer böyle parçacıklarla başka uranyum atomlarının çekirdekleri bombardıman edilirse, parçacıklar çekirdekten geriye yansıtılıyordu.Anlaşıldığına göre çekirdeğin elektrik yükü, onları geri itiyordu.Bilmece de buydu.Rutherford şu soruyu cevaplandırmaya çalışıyordu: ‘Madem alfa parçacığı uranyum çekirdeğinden çıktı, o halde neden tekrar çekirdekten içeri giremiyor.?’

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button