Home » Uygarlıklar Tarihi » Amerikan Seçimleri ve Türkiye ABD İlişkileri

Amerikan Seçimleri ve Türkiye ABD İlişkileri

SETA Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nda, 14 Ağustos 2008 Perşembe günü 16.00–18.00 saatleri arasında George Mason Üniversitesi’nden Nuh YILMAZ’ın konuşmacı olarak katıldığı bir konferans düzenlendi. STAR Gazetesi ve 24 TV’nin Washington Temsilciliği görevini yürütmekte olan  gazeteci  ve  akademisyen  Nuh  YILMAZ,  konuşmasında  Amerikan  seçimleri  ve  Türkiye  – Amerika ilişkilerini bölgesel ve küresel parametreler ışığında değerlendirdi. Konferansta şu sorulara cevap arandı:

ABD Seçimleri

Amerika’yı  nasıl  anlamalıyız?  Amerikan  karar  alma  süreçleri  nelerdir?  Amerikan  dış  politikasının  iç siyasetindeki yeri nedir? Amerikan karar alma mekanizmasında başkanın gücü ve etkisi nedir?


Kasım  2008  sonrası  Amerika’yı  nasıl  bir  yönetim  bekliyor?  Yeni  Amerikan yönetimi  son  sekiz  yılın politikalarını  tamir  mi  edecek  tahkim  mi?  Obama  ve  McCain’in  muhtemel  başkanlıklarında  Amerikan  dış politikası nasıl şekillenebilir? Yeni yönetimle ABD’nin İran ve Irak politikalarında yapısal bir değişim mümkün mü? Seçim sonuçları Türkiye-Amerika ilişkilerini nasıl etkileyecek?

Taha Özhan:   Bugün  Washington’dan  George  Mason  Üniversitesi’nden  Nuh  Yılmaz,  bizlere Amerikan seçimleri üzerine bir konuşma yapacak. Kendisi aynı üniversitede ders veriyor ve Cultural Studies bölümünde doktora çalışmalarına devam ediyor. Nuh, aynı zamanda gazeteci. 24 TV’nin ve Star gazetesinin Washington temsilcisi.

Son  sekiz  yıl  Amerikan  seçimlerinin  dünya  gündeminde  en  yoğun  konuşulduğu  dönem  oldu. Özellikle 2000 senesinde Amerikan tarihinin en ilginç seçimlerinden bir tanesi yaşandı. Amerika’daki Electoral College dediğimiz Seçiciler Kurulu sisteminden kaynaklı ilginç bir seçim sonucu ortaya çıktı. Bir belirsizlik oluştu ve mahkeme kararıyla bir şekilde Bush iktidara gelmiş oldu. Bu, alanla ilgili olan birçok  ismi,  öncelikle  seçim  sistemleri,  Amerika’da  seçim  gibi  meseleleri  tartışmaya  yöneltti.  O dönemde Amerikan seçim tarihi, seçim sistemi üzerine onlarca kitap yayınlandı ve dünyayı da bir
şekilde etkiledi. 11 Eylül 2001’le beraber bu seçim üzerine komplo teorileriyle siyasi analizler arasında gidip gelen yüzlerce tartışma ve makale yayınlandı. Ardından 11 Eylül gerçekleşti ve Bush yönetimi 2. seçime  kadar,  yani  2004  Kasım  seçimlerine  kadar  iki  tane  işgali -  Afganistan  ve  Irak  işgalini -  bu süreye  sığdırdı.  O  tartışmalı  seçimle  beraber  gelen  iktidar,  dünya  gündemine  oturdu  ve  2.  Bush dönemi  adeta  kaçınılmaz  oldu.  2004  seçimlerinde  Bush’un  rakibi  Kerry  idi.  Kerry kaybedeceği/kazanamayacağı bir seçime girdi. Sonuç üç aşağı beş yukarı belliydi. Cumhuriyetçi Parti oylarını ciddi anlamda artırarak, hem de Seçiciler Kurulu sisteminin yapısal durumundan dolayı çok rahat bir seçim kazandı aslında.

Benzer  tartışmaların  replikasını  aslında  2008  seçimlerinde  de  görüyor  gibiyiz.  O  dönemde  de  çok balonlar şişirildi. Mesela bir Howard Dean vardı.  Çok uzun sürmedi, sahneden kayboldu. Ardından John Kerry’nin çok güçlü geleceği tahminleri yapıldı. Ana eksen anti-Bush söylemiydi. Yani Demokrat Parti’nin  kendi  programından,  perspektifinden  ziyade,  siyasal  anlamda  aslında  kendisini  Bush’tan çok ayırt edemeyen, bütün eksenini Bush karşıtlığına kurduğu bir seçim yaşadık ve kaybettiler. Şimdi 2008 seçimlerinde Obama bir şekilde aradan sıyrıldı. Yeniden Howard Dean mi, tartışmaları yapıldı. Bu  bir  balon  mu,  sönecek  mi?  Ama  gözüken  o  ki  Obama  bu  seçime  girecek. Şu  sıkıntı  Amerikan seçimlerinde  her  zaman  var.  Ama  son  sekiz  senedir,  özellikle  son  iki  seçim,  bunun  biraz  kırıldığı dönemler.  Amerikan  seçimleri  eğer  bir  dış  politika  malzemesi  gündeme  oturmuyorsa  aslında  çok sönük,  silik  geçen  seçimler.  Bu  katılımın  az  olduğu  anlamına  gelmiyor.  Bu  konuda  genel  bir  bilgi hatası  var  aslında.  Amerika’da  seçimlere  katılım  aslında  çok  fena  değil,  en  azından  kayıtlı  olan seçmen  sayısına  göre.  Ama  eğer  dış  politika  seçimin  gündeminin  bir  yerinde  değilse  Amerika’da seçimler  gerçekten  çok  sönük  geçiyor.  Bu  seçimlerde  de  dış  politika  Amerikan  seçimlerinin gündeminin tam merkezinde. Dolayısıyla dünyayı da çok ilgilendirdiği anlamına geliyor. Özellikle de bizi. Bundan dolayı çok yoğun bir ilgi var Amerikan seçimlerine. Türk televizyonları belki tarihlerinde
hiç  olmadığı  kadar  bu  seçimleri  takip  ediyor.  Medya  takip  ediyor.  Bugün  de  Nuh  Yılmaz, Washington’da  uzunca  seneler  kalmış  bir  isim  olarak,  hem  de  gazeteci  olarak,  gözlemlerini  ve akademik değerlendirmesini bizlerle paylaşacak.

Yalnız Amerikan seçimlerine gelmeden önce, belki Amerikan siyasal dünyasının kabaca bir resmini çekmeye  çalışmak  lazım.  Amerika’daki  kanatların  aslında  çok  öyle  birbirinden  ayrılmadığını anlamaya çalışmak lazım. Bunun için belli kilit kavramlar var. Yani bir indirgeme yapmamız aslında çok yanlış bir yol tercihi olmaz. Bir kere Amerikalı olmanın getirdiği bir müstesna duruş var. Yani bu bir kavramsal çerçeve. O müstesna duruşun bir şekilde oluşturduğu bir Amerikan politik teolojisi var. O, dinle içkin, tarihle içkin, Amerika’nın kendisini Avrupa’dan ayıran ne kadar kökleri varsa onların hepsiyle bir şekilde bağlantılı. Bunların üstüne çok daha önemli bir damar var, muhtemelen onu Nuh, Demokrat  Parti,  Cumhuriyetçi  Parti  tartışmasında  açacaktır.  Amerika,  en  genel  anlamda Cumhuriyetçi bir ülke. Bunun altında siyasal partiler var. Ama bir şemsiyeden bahsedeceksek ana şemsiye  Cumhuriyetçi  düşünce.  Ve  bu  Cumhuriyetçi  düşünceyi  açan  bir  damar  olarak  sistemin tıkandığı yerlerde bir Amerikan liberalizmi var. Ama bu liberalizm Avrupa merkezci liberalizmden çok farklı bir liberalizm. Son olarak da Amerika’nın yine tıkandığı yerlerde Amerikan politik hayatını adeta  böyle kayganlaştıran,  bir şekilde  sıkıntılardan  kurtulmasını  sağlayan  Amerikan  pragmatizmi
dediğimiz bir düşünce yapısı var. Ve bu Amerikan siyasetinde çok içkin. İşte bu beş kavram etrafında Amerikan  siyaseti şekilleniyor. İç  siyasette  bunun  çok  fazla  bir  anlamı  yok.  Ama  dış  politika  işin içerisine  girdiği  zaman  Amerikan İmparatorluğundan  bahsediyor  oluyoruz.  Dolayısıyla  bu kavramların her birisi kendi içerisinde çok önemli. Ve bu kavramları ıskalayarak yapılan Amerika analizlerinin  hepsi  aslında  kısa  dönemli  analizlerden  ibaret.  Dolayısıyla  da  isimlere  takılan analizlerden  ibaret.  Dolayısıyla  da  sadece  belli  hükümet  dönemlerini  ele  alıp  inceleyebilecek
analizlerden ibaret. Bugün Nuh Yılmaz bize bu kavramsal çerçeve altında yeni Amerikan seçimlerinin neler getirip neler götürebileceğini, hem bölgesel gelişmeler anlamında hem de küresel anlamda ele almaya çalışacak. Ben kendisini davet ediyorum. Süre yaklaşık 35-40 dakika olacak. Daha sonra soru-cevaplarda detaylı bir şekilde konuyu açarız. Nuh Bey, buyurun.

Amerikan Sistemi Nedir?


Nuh Yılmaz:  

Merhaba. Bugünkü konumuz sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada yakından takip edilen Amerikan seçimlerine kısaca bir göz atmak olacak. Bu çerçevede öncelikle bir kaç konudan bahsedeceğim.  Çok  kısa  olarak  Amerikan  sisteminden  bahsedip,  daha  sonra  Cumhuriyetçi  başkan adayı  John  McCain’e  geçecek,  hemen  ardından  da  Demokratların  adayı  Barack  Obama  ile  devam etmeye çalışacağım.

Amerikan sistemi Türkiye’deki sistemden ve Avrupa’daki sistemlerden oldukça farklı. Taha Özhan’ın da az önce bahsettiği gibi, çok farklı kökenleri, farklı dinamikleri ve farklı bir yapısı var. Bu çerçeveleri kısaca geçerek ben hemen seçimlerde neler yapıldığından bahsedeyim.

Öncelikle Amerika’da seçim her 2 yılda bir ülke çapında yapılır. Bu seçimler sırasında, 2 yılda bir yapılan  seçimlerde  valiler,  senatörler  ve  temsilciler  meclisi  üyeleri  seçilir.  4  yılda  bir  de  başkanlık seçimleri yapılır. Ancak seçimlerin de birbirlerinden çok farklı çerçeveleri var. Mesela 100 senatörden oluşan, kongrenin üst kanadı senatoya 50 eyaletin her birinden ikişer senatör seçilir. Senatörlük, daha çok  devlet  tecrübesi  olan  eski  diplomatlar,  devlet  görevlileri,  siyasi  aileler  ya  da  eski  Temsilciler Meclisi üyelerinden güvenlik, diplomasi, istihbarat gibi konularda birikimli olan insanların geldiği bir pozisyondur.  Senatörler  için  2  yılda  bir  seçim  yapılır,  ancak  her  2  yılda  bir  yapılan  seçimde senatörlerin yalnızca üçte biri seçilir. Böylece kurumsal hafıza da korunmuş olur. Yani her yıl 33 tane senatör  seçilir  ve  senatoya  gönderilir.  Çünkü  bir  senatörün  toplam  görev  yapma  süresi  6  yıldır. Genelde seçilen senatörler kendileri bırakmadığı veya ölmediği sürece kolay kolay başkası tarafından yeri alınamaz.

Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’nde toplam 435 üye bulunur. Bu üyeler her eyaletin küçük seçim bölgelerinden nüfusa göre seçilir. Her 2 yılda bir Temsilciler Meclisi’nin tamamı yenilenir. Bu açıdan  baktığımızda  mesela  nüfusu  40  milyona  yakın  California’dan  temsilciler  meclisine  53  üye seçilirken, küçük bir eyalet olan Maine’den 2 üye seçilir. Temsilciler meclisi üyeleri daha çok bütçeyle ilgili konulara bakarlar. Para musluğu bunların elindedir. O yüzden bu isimlerin çok seçkin olmasına gerek  yoktur,  daha  çok  temsil  kabiliyeti  önemlidir.  Küçük  bölgelerden  seçildikleri  için  bunlar
üzerinde  seçmen  baskısı  çok  daha  fazla  olur.  Bu  nedenle  de  mesela  Türkiye’de  Ermeni  soykırımı tasarısı sorunu aslında Temsilciler Meclisi’ne gelen bir karar tasarısıyla ilgili olduğu için, bu küçük bölgelerde yaşayan insanların tercihi Amerikan politikalarına da etki etmektedir.

3. kısım valilerdir. Valiler 4 yıllığına halk tarafından seçilir. Ancak seçimler 2 yılda bir yenilenir. Bir kısmı bir seçimde, diğer kısmı diğer seçimde göreve gelirler. Genelde Amerikan başkanları arasında valiler çoğunluktadır. Bu sene ise bir istisna. Çünkü bu sene en sona kalan 3 aday, Hillary Clinton, John McCain ve Barack Obama, üçü de senatördü.

Son olarak başkanlık seçimlerine gelirsek; Amerika’da başkanın neredeyse kutsal bir pozisyonu var. Birçok konuda sınırlandırılamaz yetkilere sahiptir. Elbette yaptığı bazı atamaların senato tarafından desteklenmesi  ve  onaylanması  gerekir.  Mesela  büyükelçi  atanması  veya  savaş  kararları  gibi  çok önemli  kararlarda  senatoya  iş  düşer.  Ama  birçok  konuda  ya  başkan  senatoyu  bypass  edecek,  onu devreden  çıkartacak  bir  sistem  geliştirmeye  çalışır  veya  zaten  o  konu  başkanın  kendi  yetki
alanındadır.  O  yüzden  başkanın  Amerikan  politikalarına  etkisi,  başka  ülkelerde  seçilen cumhurbaşkanlarının ya da devlet başkanlarının etkisinden çok daha fazla olur. Başkanlar 4 yılda bir seçilir. Başkanların seçilme sistemi de farklıdır. Seçiciler Kurulu (Electoral College) denilen federal bir sistemle seçilirler. Seçiciler Kurulu nüfusa göre seçilir. 435 temsilciler meclisi üyesi var demiştik. Bu temsilciler meclisi üyelerinin seçileceği bölgelerden aynı miktarda seçici alınır. Bunun üzerine senato rakamına  denk  düşen  yüz  adet  seçici  daha  eklenir.  Buna  başkent  Washington  D.C.’den  de  3  kişi
eklenerek  sayı  538’e  tamamlanır.  Bu  538  kişi,  seçimden  sonra  başkanın  kim  olacağına  karar  verir. Kısaca özetlemek gerekirse bunun anlamı şudur; Amerika’da en çok oy alan değil, en fazla seçiciyi seçtirebilen kişi başkan seçilir. O yüzden daha fazla oy alan bir kişi başkan olamayabilir.

John McCain

John McCain


Bu  kısa  girişten  sonra  John  McCain’den  kısaca  bahsedeyim.  John  McCain Amerika’daki  ikonik figürlerden biridir. Oldukça önemli bir şahsiyettir. Uzun yıllar Senato’da görev yapmış, daha önce asker  olarak  Vietnam’da  bulunmuş,  Vietnamlılara  esir  düşmüş,  önemli  badireler  atlatmış  bir  isim. Daha önce 2000 yılında Cumhuriyetçi Parti adaylığını George Bush’a karşı kaybetmişti. Liberallerle ve demokratlarla rahat çalışan; belli konularda ilkeleri olan; ancak muhafazakâr Amerikan seçmeninden nispeten  daha  uzakta;  ahlaki  ve  dini  konuları  çok  fazla  gündeme  getirmeyen;  daha  çok  güvenlik, ekonomi,  vergi,  ulusal  dış  politika  gibi  konuları  öne  çıkartan;  bu  konuda  Amerikan  ortalamasını tutturmaya çalışan bir figürdür. Eğer Amerikan televizyonlarını seyrediyorsanız, John McCain’i üst düzey generalleri sorgularken mutlaka görmüşsünüzdür. Çünkü generaller hesap verdikleri zaman, John McCain önünde yığılan dosyalarla bu konuda en çok ter döktüren, en çok hesap soran isimlerin
başında gelir. O anlamda John McCain’e bir çeşit ulusal kahraman diyebiliriz. Ancak bu seçimlerde işleri biraz ters gitti John McCain’in. Bunun en önemli sebebi belki de iki dönem başkanlık yapan George W. Bush’tan sonra bir başka Cumhuriyetçinin göreve gelmesinin biraz zor olması. Bu sebeple, avantaj John McCain’den yana değil diyebiliriz. Bunun farkında olan Demokratlar da John McCain’i eleştirirken “üçüncü bir Bush dönemi mi istiyorsunuz?” diyerek propagandalarına başladılar. Ne de olsa  cumhuriyetçi  iktidar  8  yıla  2  işgal  sığdırmayı  başardı:  Irak  ve  Afganistan  işgalleri.  Bunların faturasının  da  bir  şekilde  John  McCain’e  yüklenerek,  Demokratların  burada  bir  manevra  alanı
yaratmaya çalıştığından bahsedebiliriz. Bunun dışında John McCain’in bir başka dezavantajı yaşı. Bu konuda da bir takım sıkıntılar var, çünkü eğer başkan seçilirse 72 yaşında ve Amerika için oldukça yaşlı bir başkan olacak. Çünkü yoğun bir performansa sahip olması gerekiyor ve daha önce de kanser tedavisi gördüğü için bu açıdan çok da güven telkin etmiyor. Bu da seçimlerin önemli konularından bir  tanesi.  Fakat  üçüncü  ve  önemli  konu  John  McCain’in  özellikle  dış  politikadaki  etkisi.  John McCain’den aslında daha realist ve Demokratlarla ortak çalışabilecek bir ekip kurması bekleniyordu.
Ancak oldukça zorlandı ön seçimlerde. Biraz da bu nedenle, seçimlerden elenen Rudi Giuliani gibi Neocon bir kadroya sahip adayların kadrosunu transfer etti ve bu da bir anda John McCain’in önünü açtı. Ama bunun John McCain’e olumsuz etkisi, George Bush döneminde etkisi oldukça artmış olan Neocon  diye  tabir  edilen  yeni  muhafazakârların  John  McCain’in  ekibinde  önemli  bir  yer  elde etmesiydi.  Bu  da  üçüncü  bir  Bush  dönemi  ve  Amerika’nın  şu  anda  devam  ettirdiği  tek  yanlı diplomasinin,  tek  yanlı  yönetim  biçiminin  dünyada  devam  etmesi  anlamına  gelebilir.  Bu  da Amerika’da merkeze yakın devlet adamlarını ‐ gerek Demokrat gerekse de Cumhuriyetçi ‐ önemli
ölçüde  tedirgin  ediyor.  Çünkü  Amerika’nın  George  Bush  döneminde  yaşadığı  şekilde  gerilimleri kaldırabilecek bir durumu kalmadı. Bunun hem ekonomik nedenleri, hem de askeri nedenleri var. Bu da daha çok ABD’nin kendi askerlik/ordu yapısından kaynaklanıyor. Belki de devlet seçkinleri, devlet elitleri  ya  da  müesses  nizam  tarafından  John  McCain’e  biraz  mesafeyle  yaklaşılmasının  önemli nedenlerinden bir tanesinin bu olduğu söylenebilir. Çünkü 3. dönemde Amerika’ya biraz daha sakin, Bush dönemindeki olumsuz imajı düzeltebilecek bir politika daha faydalı olabilir, şeklinde yorumlar var. Bunun dışında, McCain’in  özellikle  kürtaj  veya  dini  özgürlükler  gibi  konularda Amerika’daki fundamentalist  Protestan  kesimle  arasında  ciddi  bir  gerilim  mevcut.  Çünkü  McCain  bu  konularda genelde  Demokratların  tarafında  oy  kullanmış  bir  isim  olarak  biliniyor.  Bu  da,  önemli  bir  oy potansiyeline sahip olan bu kesimlerin McCain’e sempatiyle yaklaşmasını engelliyor.

Son olarak, John McCain yönetiminde bir Amerika, Orta Doğu’da ve dünyada gerilimlerin devam etmesine yol açabilir. McCain politikasının ağırlığını Orta Doğu’ya verecektir. Bu da Orta Doğu’da halen  devam  eden  gerilimlerin,  başta İran’la  yaşanan  gerilim  olmak  üzere, İsrail -  Filistin, İsrail -edilmemesiydi. Bir Teksas ekibi var George Bush’un. Bu Teksas ekibinin önemli noktalara gelmesi ve diğer  isimlerin  kenarda  tutulması  ABD’de  partizanlık  eleştirisine  yol  açtı.  Daha  ideolojik  atamalar yapıldı.  Onun  için  bu  merkezdeki  isimleri,  mesela  senatör  Chuck  Hagel  gibi  Cumhuriyetçilerle, bağımsızlarla  ve  Demokratlarla  çalışabilen,  gerektiğinde  başkanı  eleştirebilen,  kendi  bağımsız politikası  olabilen  ve  hem  Demokratlar  hem  Cumhuriyetçiler  tarafından  kendisine  oldukça  saygı duyulan bir ismi Barack Obama yanına almayı başardı. Yine eski genelkurmay başkanı ve dış işleri bakanı Colin Powell’ın Obama’nın ekibinde adı geçiyor. Bunun dışında genç isimlere bakarsak, Phil Gordon gibi daha önce ulusal güvenlik bürosunda çalışmış olan isimler veya Samantha Power gibi soykırım  literatürü konusunda,  insanı  müdahale  konusunda  uzmanlaşmış  isimler,  Orta  Doğu
konusunda uzmanlaşmış Daniel Benjamin, Daniel Curtzer, Dennis Ross gibi isimler var.

Özetlersek, bu kadroya baktığımızda Obama’nın radikallerin beklentilerine cevap verecek bir çiçek çocuk olmayacağı, bir hippi portresi çizmeyeceği oldukça açık. İkincisi de, Amerikan devlet elitlerinin bir  kısmının  desteğini  aldığını  ve  kendisine  belli  bir  güvenin  sağlandığını  bu  isimlere  bakarak söyleyebiliriz.

Obama

Obama seçilirse nasıl bir politika izler?


Peki, Obama dönemi nasıl olacak, Obama iktidara gelirse nasıl bir çerçeve çizecek? Ben bu döneme “imparatorluğun  restorasyonu”  adını  veriyorum.  Eğer  Obama  gelirse,  Amerikan  İmparatorluğu kaybettiği prestiji kazanmak için önemli bir çaba harcayacak. Bu da birçok Amerikan politikasının ufak ufak da olsa değişmesini beraberinde getirebilir. Obama yönetiminin, son 8 yıldır işgaller, insan haklarına aykırı birtakım operasyonlar, hukuk dışı düzenlemeler, Guantanamo gibi facialar veya gizli hapishaneler gibi oluşumların yarattığı hasarı düzeltmeye çalışacağını söyleyebiliriz.  Amerika’da da
ciddi  rahatsızlık  yaratan,  gerek  senatoda  gerek  temsilciler  meclisinde  gündeme  getirilen;  senatoya bilgi  verilmeden,  senato  dışlanarak,  bazen  ulusal  güvenlik  kadrosu  dahi  dışlanarak  yapılan  gizli operasyonların daha bir dengeye geleceği, bu konularda Obama’nın daha mutedil bir çizgi izleyeceği, bunları ya tasfiye edip ya şeklini değiştireceğini öngörebiliriz.

Bir  başka  açıdan  diplomasi,  dış  politika  konusunda  Obama  döneminden  önemli  bir  değişiklik bekleyebiliriz.  Obama’nın  George  Bush  dönemindeki  tek  taraflı  diplomasisi  yerine  daha  farklı  bir diploması  yolu  izleyeceğini,  çok  taraflılığı  öne  çıkaracağını,  daha  realist  bir  politika  izleyeceğini söyleyebiliriz. Bunun birçok sebebi var, birçok göstergesi de var. Aslında bakarsanız Amerika şu anda yavaş yavaş bu yola dümen kırmaya başlamış durumda. Zira George Bush’un son 2 yıllık döneminde Ocak 2007’den beri Amerika’nın yönünü neoconların politikasından daha realist bir politikaya doğru
yavaş  yavaş  çevirmeye  başladığını  görebiliriz.  Bu  yavaş  işleyen  bir  süreç.  Ancak  savunma  bakanı Robert  Gates,  dış  işleri  bakanı  Condoleezza  Rice’ın  kendi  çizgilerini  değiştirip  yeniden  ortaya koymasıyla bu çerçeve yavaş yavaş oluşmaya başladı. Aslında Obama bu çizginin mirasçısı olarak göreve  gelebilecek  bir  isim.  O  anlamda  üzerinde  ciddi  yatırım  yapılan  bir  isim.  Zira  resmen açıklanmasa  da  Obama’nın şu  günlerde  savunma  bakanı  Robert  Gates’e  görevine  devam  etmesini teklif ettiği konuşuluyor. Bu son derece önemli bir gelişme, çünkü daha önce bildiğim kadarıyla böyle bir şey  yaşanmış  değil.  Demokrat  bir  aday  daha  seçimlere  girmeden,  seçimler sonuçlanmadan  bir Cumhuriyetçiye  Savunma  Bakanı  gibi  son  derece  kilit  bir  noktada  görevi  teslim  edebileceğini söylüyor.  Bu  bir  spekülasyon  bile  olsa  bunun  gündeme  gelmesi  Obama’nın  nasıl  bir  politika izleyeceği  konusunda  bize  bir  ipucu  verir.  Bunun  doğrudan  bir  yansıması  yine  Demokratların şu andaki  Bush  yönetimini  eleştirmesi  üzerine  kurulabilir.  Zira  George  Bush  yönetiminin  “özgürlük gündemi” diye bir politikası var. Bu da gerekirse zorla liberal demokrasinin belli ülkelerde iktidara
getirilmesi şeklinde özetlenebilir. Gerek Irak gerekse de Afganistan operasyonları bunun örneğiydi. Bu özgürlük gündemi gittikçe gündemden çıkmaya başladı Bush’un son dönemlerinde. Muhtemelen Obama döneminde Amerika ahlaki bir restorasyona da gidecek. Zira Gürcistan’da bunun somut bir örneğini  gördük.  Çünkü  eğer  Rusya  Amerika  için  stratejik  bir  tehdit  haline  gelecekse  -  ki  böyle olmaya başladığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor – Rusya karşısında Amerika’nın şu ana kadar kazandığı en önemli şey NATO’ya katılan eski Sovyet bloku ülkeleri. Polonya, Romanya, Slovakya, Bulgaristan gibi önemli ülkelerin NATO’ya dâhil edilmesi; Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya dâhil edilmeye çalışılması; bunların askeri sistemlerinin, hiyerarşik yapılarının dönüştürülmesi;  bunların ordularının NATO ordusu haline getirilmesi gibi önemli kazanımlar, ancak diyalog yoluyla, çok taraflılık yoluyla sağlanabilmiş  şeyler.  Bunun  ötesinde  Avrupa  birliği  süreci  ile  aslında  bir  Avrupa  Atlantik koalisyonunun  eski  Sovyetler  Birliği’nin  nüfuz  alanına  doğru  genişlemeye  başladığını  görüyoruz.
Mesela bu da Sırbistan’la görüşmelerin açılma ihtimali, Bulgaristan’ın AB’ne girmesi, Romanya’nın böyle bir sürece girmiş olması, Polonya’nın AB’ne girmesiyle önemli bir kazanım sağladı ABD için. Ama bunların hiç biri savaşla gerçekleşmiş şeyler değil. Veya renkli devrimler denilen Gürcistan’la Ukrayna’daki değişimler yine askeri yolla değil, müzakereler yoluyla, farklı politikalarla üretilmiş ve Amerika’nın  lehine  olan  çözümlerdi.  Ancak  şu  anda  gerilimin  Gürcistan’da  artmasıyla  beraber, Rusya’nın askeri bir müdahalesinde aslında Amerika’nın çok da fazla yapacağı bir şey olmadığını
görmüş olduk. Bu da gösteriyor ki Orta Doğu’da bazı ülkelerde ABD açısından işe yarar gibi görünen işgal, Rusya çapındaki bir gücün nüfuz alanında pek de işe yaramayacak. O yüzden de Amerika’nın dış politika vizyonunu bu çerçevede değiştirmesi ve tamir etmesi gerekecek. Bu nedenle Amerika şu anda Gürcistan’la ilgili söylemini de demokrasi üzerinden kurmaya çalışıyor. Söylemsel bir hakimiyet üzerinden kurmaya çalışıyor. Bu da Obama döneminde giderek artacak. Ve en önemlisi inandırıcılığı olacak  bir  politika  haline  gelecek.  Zira  Bush  bunları şu  anda  söylese  de  bir  inandırıcılığı kalmadı.
Kimse bu kadar işgalden sonra, Irak’ta yaşananlardan sonra Cumhuriyetçi bir adayla, Cumhuriyetçi bir başkanla bu tür bir politikanın işleyeceğine çok da inanmıyor. Bu da Obama’nın şansını arttıran ve Obama’nın böyle bir açılımı sağlama ihtimalini beraberinde getiren bir çerçeve. Bu açıdan da Obama döneminde  yeni  bir  ulusal  güvenlik  vizyonu,  ideoloji  gündemi  dayatmak  yerine  daha  pragmatist, daha  kurumsallaşmayı  ve  istikrarı  öne  çıkaran  bir  politikanın  izleneceğini  söyleyebiliriz.  Tam  bu sebeplerden  dolayı  muhtemel  bir  Obama  iktidarı,  imparatorluğun  restorasyonu  olarak
adlandırılabilir.

Obama iktidarının Türkiye için sonuçları neler olabilir?


Bu genel çerçeveden sonra Türkiye açısından bakarsak, Obama iktidarının Türkiye için olumlu veya olumsuz  sonuçları  olabilir.  Olumsuz  sonuçlara  bakarsak,  öncelikle  Türkiye’de  oldukça  önemli  bir gündem maddesi olan Ermeni soykırımı karar tasarısı konusunda hızlı bir gelişme olabilir. Ancak bu bir ihtimal. Hemen bir örnek vereyim. 2006 Kasım’ındaki seçimlerden bir gün önce Bush, Savunma Bakanı  Donald  Rumsfeld’in  görevden  alınması  gerektiği  iddialarına,  “hayır  benim  kariyerim  sona
erene  kadar  Rumsfeld  benimle  beraber  kalacak”,  diyerek  cevap  vermiş,    masaya  yumruğunu vurmuştu. Bir gün sonra ise Rumsfeld istifasını verdi ve George Bush da bunu kabul etti. Daha sonra bu kendisine soruldu ve George Bush’un cevabı aynen şöyle oldu: ‘O seçim dönemiydi, ne dememi bekliyordunuz?’  Yani seçim kampanyasında söylenen şeyler, çizilen çerçeveler elbette önemli ancak yüzde  yüz  bir  bağlayıcılığı  yok.  O  açıdan  Ermeni  soykırımı  karar  tasarısı  konusunda  muhtemel Obama iktidarı, Türkiye aleyhine Ermeni soykırımı karar tasarısının Temsilciler Meclisi’nden geçmesi
ihtimalini  oldukça  arttırıyor.  Yine  de  bunun  kesin  bir şey  olduğunu  söyleyemeyiz.   Ancak  bunun başka  gelişmelerle  tamamen  ortadan  kalkma  ihtimali  de  var,  ondan  biraz  sonra  bahsedeceğim. Böylece ilk dezavantajın bu olduğunu söyleyebiliriz.

İkinci  dezavantaj,  İran’a  karşı  uygulanabilecek  muhtemel  bir  ambargo.  Mesela  şu  an  İran’a  karşı uygulanabilecek yeni bir ambargo dalgasından bahsediliyor. Böyle bir ambargo dalgası ortaya çıkarsa, askeri seçeneği kenara koyacak bir Obama’nın Türkiye üzerinde, ambargoyu arttırması için bir baskı kurmasından  bahsedebiliriz.  Ancak  bu  elbette  Bush  yönetiminin  baskısından  daha  farklı  bir  baskı olacak,  daha  ekonomik,  diplomatik  temelli  bir  baskı  olabilir.  Bu  da  Türkiye’yi  belli  açılardan  zora sokabilir. Özellikle doğal gaz, enerji konularında İran’la ilişkilerini Amerika’ya tevdi etme konusunda gönülsüz olan Türkiye’yi bu konuda rahatsız edebilecek bir takım sonuçlara yol açabilir.

Üçüncü  olarak  Demokratların  klasik  baskısı  gündeme  gelebilir.  İnsan  hakları,  özgürlükler,  kimlik konularındaki baskılar gündeme gelebilir. Kürt meselesi konusunda sık sık gündeme gelen Amerika tarafından siyasi çözüm diye tabir edilen anlaşma paketinde, Amerika bu sefer hakikaten siyasi bir çözümün  gündeme  gelmesini zorlayabilir  Türkiye’ye.  Bu  da  Türkiye’de  fay  hatlarının  yeniden belirlenmesini, iç siyasette gerilimlerin yeniden kurulmasına yol açabilir.  Bu ise hem iç siyaseti hem
de Türkiye’nin Irak’la ilgili politikasını etkileyebilir.

Dördüncü  olarak  enerji  konusunda  Rusya  ile  ilgili  bir  takım  tedbirler  alınmazsa;  Rusya,  İran  ve Amerika  arasındaki  gerilimden  bir  parça  nefes  alan  Türkiye’nin  kazandığı  birtakım  avantajlar tehlikeye girebilir.

Ancak bunun yanında muhtemel avantajlara bakarsak, öncelikle Türkiye’deki demokratik teamüller konusunda Amerikan yönetiminin daha açık olacağını söyleyebiliriz. Dini özgürlükler, insan hakları konusunda  destek  verip,  Türkiye’ye  baskı  uygulayıp,  bazı  sorunların  kurumsal  temelde çözümlenmesi ve bu konuda daha istikrarlı bir Türkiye için baskı yapması sonucunu doğurabilir.

İkinci olarak İran’a muhtemel bir askeri müdahaleyi dizginleyeceğinden bölge istikrarının bozulması engellenebilir. Ki bölgede ne kadar az savaş, Türkiye için o kadar büyük avantajdır. Bu açıdan da Türkiye’nin lehine olacaktır böyle bir gelişme.

Üçüncü olarak Irak’taki askerlerin azaltılması gündeme gelecek. Ve bunların bir kısmı Afganistan’a transfer edilecek. Obama’nın politikası şu anda böyle. Irak’taki asker sayısını 30 bine indirip, oradan aldığı  askerlerin  bir  kısmını  Afganistan’a  transfer  etmeyi  düşünüyor.  Irak  konusunu  bir  kenara bırakırsak  bu  en  azından  Türkiye  üzerindeki  Afganistan’a  muharip  birlik  gönderme  baskısını azaltabilir.  Bu konuda da bilindiği gibi Türkiye üzerinde ciddi bir baskı vardı.

Obama politikası, Türkiye – Suriye ilişkileri konusunda destekleyici olabilir. Bu da bölgedeki İsrail – Suriye  gerilimini  azaltabilir  ve  İsrail  -  Suriye  geriliminin  daha  alt  düzeylere  çekilmesi,  kontrol edilebilir, yönetilebilir krizli bir Orta Doğu’ya yol açabilir. Ki bu da yine Türkiye’nin arzu ettiği bir şey olacaktır.

Obama yönetimi İsrail’e koşulsuz desteği kesecektir.  Her ne kadar Obama’nın İsrail lobisiyle ilişkileri oldukça iyi olsa da, realist bir politikanın ve Demokrat iktidarının İsrail ile ilişkileri farklı bir düzeyde yürür. Bu anlamda Camp David anlaşmasının Demokratların iktidarında gerçekleştiği düşünülürse, Obama  yönetiminin  İsrail’e  de  baskı  yaparak  İsrail’i  masaya  oturtmaya  çalışacağını  söyleyebiliriz. Bunun  Filistin  tarafında  nasıl  bir  etki  yaratacağını  paranteze  alırsak,  en  azından  İsrail  taleplerini
doğrudan dile getirme noktasında bu kadar rahat olmayacaktır.

Altıncı  konu  Avrupa  Birliği  olabilir.  Avrupa  Birliği  konusunda  Obama  yönetiminin  Türkiye’ye desteği artacaktır.

Yedinci  olarak  Obama  yönetimi  Türkiye’nin  istikrarını  öne  çıkararak  stratejik  ortaklık  söylemiyle Türkiye’yi  belli  politikaların  içine  sokmaya  çalışmak  yerine,  Türkiye  ile  karşılıklı  iş  hacmini geliştirerek gerek ekonomik gerek kültürel gerek insani ilişkiler bazında ilişki kanallarını çoğaltmayı planlıyor. Amerika ile diplomatik olmayan, üst siyaset üzerinden yürümeyen ilişki ne kadar artarsa; Türkiye’de Washington’dan iş görmeye alışkın çevrelerin etkisi de o kadar azalacaktır. Washington’da çalışan bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim. Oradaki çok önemsiz bir internet sayfasından alınmış
bir haber bile Türkiye de günlerce manşet olabiliyor. Bu tür şeylerin önüne geçilir böyle bir şey olursa. Bu  da  yine  Türkiye  açısından  olumlu  bir  şey  ve  Türkiye  açısından  daha  pragmatik  bir  Amerika gündeminin oluşmasına yol açabilir.

Enerji konularında müzakere öne çıkartılırsa Rusya ile muhtemel bir gerilim dengelenebilir. Bu konu oldukça tartışmalı. Gerekli tedbirler alınabilirse bu konu da yine Türkiye’nin avantajına olabilecek bir şey.

Bir  başka  önemli  nokta,  Washington  merkezli  yeni  muhafazakârların  etkisi  azaltılarak  Türkiye üzerinde aslında ne devlet içerisinde ne devlet elitleri nezdinde ne yönetim nezdinde olmayan, ancak belli kişisel ilişkilerle kurulu olan bir takım baskı unsurları güçsüzleştirilebilir. Mesela bir gazetede çıkan bir yazıyla Türkiye’de siyaset etkilenmeye çalışılamayacaktır böyle bir dönemde. Neoconların etkisinin azaltılmasını da Türkiye’nin lehine olabilecek bir gelişme olarak sayabiliriz.

Dünya üzerinde Müslümanların lehine bir gelişmeden bahsedebiliriz. Zira birçok Müslüman ülkede şu  anda  belli  bir  savaş  gündemi  olduğunu  göz  önüne  alırsak  daha  realist  ve  daha  istikrarı  ve müzakereyi  öne  çıkartan  Obama  yönetiminin  bu  açıdan  Müslümanlar  için  nispi  bir  rahatlama getirebileceğini söyleyebiliriz.

Son olarak Obama yönetiminin Afrika’da önemli avantajları olabilir. Bir anekdot aktarayım burada. George  Bush  bu  yıl  içerisinde  yaptığı  Afrika  seyahatinde,  kendi  posterleriyle  değil,  Obama bayraklarıyla,  Obama  flamalarıyla  ve  Obama  posterleriyle  karşılandı.  Ve  herkes  kendisine Washington’ı  değil  Obama’yı  sordu.  Yani  Amerika’nın  dünyanın  birçok  yerinde  kaybettiği  imaj, kaybettiği moral liderlik aslında halen Afrika’da Obama üzerinden devam eden bir avantaj Amerika için. Ve bu da Afrika’da Amerika’nın önünü açabilir. Bunun da Türkiye açısından belli noktalarda
önemli  avantajlar  sağlayabileceğini  söyleyebiliriz.  Genel  olarak  Türkiye  açısından  neler  olabileceği kısmını burada noktalayıp kısaca diğer konulara girmek istiyorum.

Obama on Time Nov. 29, 2007

Obama’nın Orta Doğu vizyonu


İsrail  konusundan  bahsedelim.  Orta  Doğu’daki  birkaç  ülkeden  bahsedelim.  Obama  -  İsrail  ilişkisi aslında incelenmeye değer bir ilişki. Ancak dengelere iyi bakmak gerekir. Bunun bir dış politika ayağı var,  bir  de  iç  politika  ayağı  var.  İç  politikaya  bakarsak,  öncelikle  Obama  şunun  çok  iyi  farkında: Amerika  içerisinde  yaşayan  Müslümanların  McCain  gibi  bir  seçeneği şu  anda  yok.  Çünkü  George Bush döneminde Amerika’daki Müslümanlar Bush’a çok büyük ümitlerle oy verdi. Neredeyse blok halinde oy verdiler. Ancak Amerikalı Müslümanlar için bu tecrübe tam bir hüsran oldu. O yüzden de Amerika’daki Müslümanlar arasında inanılmaz bir Obama desteği olduğunu söyleyebiliriz. Elbette bazı şeyler öne çıkıyor şu anda. Mesela birkaç ay önce bir başörtüsü krizi yaşandı. Obama arkasında başörtülü birisiyle fotoğraf vermek istemedi. Ancak daha sonra bu konuda resmen özür diledi. Bu konuda herkese eşit uzaklıkta olduğunu söyledi. Bunları göz önüne alırsak Obama’yı kurtaracak oy oranı aslında daha çok Amerika içerisindeki Musevi, Yahudi oylarıdır. Bu oyların Obama adaylığı çerçevesinde Cumhuriyetçi adaya yönelme ihtimali çok yüksek. Zira az önce bahsettiğim gibi İsrail ile daha  farklı  bir  ilişki  kurma  politikasını  öne  çıkaracak  bir  Obama  yönetiminin  Amerikan Yahudilerinden oy alması biraz sıkıntılı. Şu anda Amerika’daki Yahudilerin Obama’ya desteği yüzde 30  civarında  görülüyor.  O  yüzden  de  Obama  aslında  tabiri  caizse  Müslüman  oylarını  biraz  cepte görerek daha çok Yahudiler üzerine siyaset yapmaya çalışıyor. Bu da Amerikan sistemi çerçevesinde bakıldığında  oldukça  anlaşılır  bir  şey.  Zira  önemli  eyaletlerde  çok  önemli  oyları  var  Musevi
cemaatinin.  Bu  çerçevede  bakarsak  Obama’nın  AIPAC  gibi  İsrail  lobisinin  önemli  kurumları  ile ilişkiye girmesi de yine anlaşılır bir şey. Bu anlamda tabi başka şeyler de var. Mesela, Müslümanların oyları çok olsa da gerek karar alıcı noktalarda fazla isimlerinin olmaması veya ekonomik güçlerinin çok  yüksek  olmaması  da  bu  fazla  önemsenmemeleri  sonucunu  yaratıyor.  Yine  iç  siyaseti  böyle görürsek Obama’nın İsrail konusunda belli noktalarda çekince koysa da net bir desteğinin olacağını,
müzakerelere  desteğinin  olacağını,  ancak  diplomasi  yoluyla  bu sorunun  dondurularak, azaltılarak, gerilimin  düşürülerek  çözüm  aşamasına  girebileceğini  söyleyebiliriz.  Bu  anlamda  Obama’nın AIPAC’de yaptığı konuşmaya çok da büyük anlamlar yüklenmemesi gerektiğini ve bunun bir seçim konuşması olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Obama yönetimi İsrail’e baskı yaparak İsrail – Hamas görüşmelerinin önünü açabilir. Bu belki 2 sene önce telaffuz edilemez bir şeydi, ancak şu anda Washington’da en çok konuşulan konulardan birisi. Zira şu açıkça görüldü ki İsrail’in el-Fetih’le bir sonuca ulaşması çok zor. Çünkü el-Fetih ne sokakta mevcut, ne de toplumsal desteği yüksek. O yüzden bir şekilde Hamas’ın da bu sürece dâhil edilmesi gerektiği söyleniyor. Özellikle 2007 sonunda başlatılan Annapolis süreci ile yavaş yavaş Filistin’deki önemli aktörler siyasi sürece dâhil edilmeye çalışılıyor. Obama yönetimi bu anlamda bölgede yeni bir
Camp  David’e  yol  açabilecek  bir  sürecin  önünü  açabilir.  Ve  bu  süreçte  de  siyasi  aktörler dışlanmayacağı için, daha kalıcı, karşılıklı tavizlerin daha fazla verileceği, daha istikrarlı bir sonuca yol açabilecek bir çerçeve çizilebilir. Kısaca George Bush ile beraber başlayan Annapolis süreci ivme kazanarak  devam  edebilir  ve  bir  Obama  projesine  dönüşebilir.  Bunun  Orta  Doğu’da  da  izlerini aslında  takip  ediyoruz.  Gerek  Suriye – İsrail  görüşmelerinde  gerek İsrail -  Hamas  görüşmelerinde gerilim yavaş yavaş düşmeye başladı. Ve bunda Türkiye’nin de önemli bir rolü olduğu ve bu anlamda
Obama’nın politikasıyla Türkiye’nin Orta Doğu politikasının da çakıştığını söyleyebiliriz.

Lübnan  konusunda  da  Obama’nın  benzer  bir  tavır  takınacağını  söyleyebiliriz.    Obama  yönetimi Lübnan’da da yine daha reel güce sahip olan aktörleri siyasi alana çekerek müzakerelerin önünü açıp, konuya daha kalıcı bir barış getirebilme potansiyeline sahip.

İran konusuna bakarsak İran konusunda da aslında George Bush’un ikinci dönemindeki gelişmelerin giderek artacağını söyleyebiliriz. Her ne kadar Amerika’dan İran ile kesinlikle görüşmeler olmayacak gibi bazı sesler çıksa da, aslında Amerika’nın İran’la şu anda masaya oturmaya başladığını, büyük pazarlığın an meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle bu görüşmelerin bir tarihi var. Amerikan tarafından dış işlerinde önemli pozisyonlarda yer alan Thomas Pickering gibi resmi görevi olmayan isimlerle İranlı isimlerin 3. ülkelerde buluştuğu zaten yaklaşık 3-4 ay önce ortaya çıkmıştı. Bunun da
bir tarihi olduğu, en az 2-3 yıl geriye gittiği söyleniyor. Şu anda da bunun hemen akabinde nükleer silahların  kontrolü  konusundaki  tartışmalı  konu  üzerine  George  Bush  İran’la  yapılacak  olan müzakereleri yeniden açtı. Yine George Bush önemli bir diplomatını, dış işlerinin 3 numarası William Burns‘ü  İran’la  görüşmek  için  bu  ülkeye  gönderdi.  Bunlar  aslında  İran’la  belli  düzeyde  büyük uzlaşmanın  çıkabileceğinin  işaretleri.  Obama’nın  Robert  Gates’i  tekrar  göreve  getirme  ihtimali  ile gerek arkasına aldığı realist Demokratlarla, gerek arkasına aldığı bağımsızlarla ve Cumhuriyetçilerle bu  yolu  izleyeceğini,  bu  görüşmeleri,  müzakereleri  arttırarak  devam  ettirebileceğini  söyleyebiliriz. Ancak burada yine George Bush’un gerek İranlılar nezdinde gerekse uluslararası toplum nezdinde bir
inandırıcılık sorunu var. Obama gibi yeni bir nefesle bu inandırıcılık sorununun da kısmen ortadan kalkacağını ve Obama’nın bu konuda daha avantajlı olacağını söyleyebiliriz. Yine Obama döneminde biraz önce bahsettiğimiz alt düzey görüşmelerin daha üst düzeye taşınabileceğini söyleyebiliriz. Zira Obama  ekibindeki  isimler  görüşmelerin  dini  lider  Ali  Hamaney‘e  doğrudan  ulaşabilecek  isimler üzerinden yürütülebilmesi konusunda ısrarcılar. Biz başka aktörler üzerinden değil bu konuda söz sahibi  olan,  son  sözü  söyleyecek  kişi  olan  Hamaney  ile  bu  sorunu  çözebiliriz,  diyorlar.  Bu  da
gerçekten kalıcı bir çözüm için önemli bir açılım sağlayabilir Obama açısından.

Obama  yönetiminde  konunun  gelip  enerjiye  ve  Rusya’ya  dayanacağını  düşünürsek,  bu  açıdan  da aslında İran’la uzlaşmak Obama’nın önemli bir politikası olabilir. Zira Rusya’nın enerji konusundaki gücünü dengelemek için İran gibi bir aktöre, enerji piyasasındaki önemli bir isme, önemli bir ülkeye ihtiyacı var. Onun için realist açıdan da baktığımızda yine İran ile uzlaşmanın son derece reel politik bir düzlemde büyük bir ihtimal olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu anlamda, spekülasyon olur belki, ancak Amerika güçlü ve bütün Doğu Avrupa’da etkili bir Rusya yerine nükleer silahlara sahip
ancak  uzlaşmış  bir İran  ile  yaşamayı  bile  tercih  edebilir.  Zira  başka  ülkeler  de  benzer  süreçlerden geçtiler. Ancak sonunda böyle bir anlaşma sağlandı. Elbette bu bir spekülasyon, ancak kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken bir ihtimal. Bu konuda çeşitli düşünce kuruluşlarında şu anda görüşmeler yapıldığını söyleyebiliriz. Amerika’da realistler arasında bunu savunan bazı kesimler de mevcut. Yani bizim  gerilimi arttıracağımız  değil  müzakereyle  anlaştığımız  bir  İran  ile  nükleer  silahı  olsa  bile,
uluslararası toplumun belirli şartlarını kabul eden bir İran’la yaşayabiliriz, şeklinde bir takım görüşler mevcut.

Irak  konusunda  da  yine  Obama’nın  farklı  bir  çizgisi  olduğunu  söyleyebiliriz.  Ancak  hemen  şunu belirtelim. Obama’nın Irak’tan tamamen çekilme gibi bir tercihi söz konusu değil.  Zaten Amerika’da hiç kimsenin şu anda Irak’tan tamamen çekilmeyi savunduğunu söyleyemeyiz. Böyle bir şey kimsenin gündeminde yok. Böyle bir şey Amerika için şu anda çok büyük bir lüks. Obama’nın çekilme diye sunduğu plan, aslında Irak için kurulacak sabit Amerikan üslerinde 30 bine yakın askerin bırakılıp diğer askerlerin başka bölgelere kaydırılması çerçevesinde işliyor. Ancak bir takvim verebilir Obama.
Bu takvim 2010 yılı ya da 2011 yılı olabilir. Bu açıdan Obama’ya Irak içerisinden de önemli bir destek geldi.  Eğer  yakından  takip  ettiyseniz  Bush  yönetiminin,  kesinlikle  takvim  istemiyoruz,  Irak’tan çekilmek  pazarlığa  açık  değil,  belli  bir  takvime  göre  değil,  sahadaki  şartlara  göre  karar  veririz, demesine karşın Obama net bir şekilde takvim verdi. Bu takvim de Irak’ta öncelikle Irak hükümet sözcüsü  Ali  el-Debbağ  daha  sonra  Muvaffak  el-Rubai  tarafından  ifade  edildi.  Amerika’dan  buna çeşitli tepkiler geldi, ancak bunun neticesinde bu sefer Irak, Başbakanı Nuri el-Maliki ile buna daha
üst  düzeyden  bir  cevap  verdi  ve  Obama’nın  çekilme  takviminin  Irak’ın  talep  ettiği şey  olduğunu söyledi. Bu aslında Irak yönetiminin de Obama’ya yatırım yaptığı şeklinde yorumlanabilecek bir şey. Zira şu anda Irak’taki mevcut yönetim neredeyse Obama’yı desteklediğini göstermiş durumda. Bu, Amerika  içerisinde  Cumhuriyetçi  adayın,  McCain’in  ve  George  Bush’un  elini  oldukça  zayıflattı. Bunun çok çeşitli sebepleri var. Zira George Bush 2 sene önce CNN’de yaptığı bir röportajda şunu söylemişti. Irak’tan çekilme tamamen Iraklıların inisiyatifindedir. Eğer Irak’tan böyle bir talep gelirse,
elbette kendi ülkeleri, biz bu talebe uyacağız, demişti. Hemen Demokratlar, Obama ekibi bunu öne çıkardı  ve  evet  George  Bush  bunu  söylemişti,  ancak  şu  anda  Irak  bizi  desteklerken,  biz  Irak  ile ilişkileri  daha  iyi  bir  düzeye  getirmek  isterken  burada  sorunlar  çıkıyor,  şeklinde  bunu  gündeme getirdi.  Bu  da  Obama  yönetiminin  aslında  Irak’ta  şiddeti  düşürebilme  ihtimalinin  daha  yüksek olduğunu gösteriyor. Belirli krizin en azından yönetilebilir hale getirileceğini gösteriyor. Zira her ne kadar  George  Bush  yönetimi  şiddet  düzeyini  düşürse  de,  kısmi  açılımlar  sağlasa,  belli  anlamda
kontrolü sağlasa da Irak’taki sivil ölümleri hala oldukça yüksek seviyelerde seyrediyor. Ancak basına yansımıyor. Çünkü sadece askeri kayıplar sayılıyor şu anda. Obama yönetimi bu açıdan da istikrarı sağlayarak  Irak’ta  yeni  bir  yönetime,  daha  ayakları  yere  basan,  kurumsallığını  tamamlamış,  kendi güvenlik güçleri olan, kendi anayasal kurumları olan bir yapıya yol açabilir. Ve Obama yönetiminin de  bu  açıdan  Irak’ın  kendisini  yapılandırması  noktasında  Irak’a  daha  fazla  destek  vereceğini,  bu
konularda daha fazla bütçe ayıracağını şu anda söyleyebiliriz. Zaten Obama bu konudaki net tavrını Irak’a yaptığı ziyarette de gösterdi. Son derece üst düzey bir şekilde karşılandı. Son derece sempatik bir tepki gördü orada. Daha sonra Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ile doğrudan temasa geçerek bilgi  aldı.  Bunların  hepsi  Obama’nın  Irak  konusunda  elinin  son  derece  açık  olduğu,  elinin  güçlü olduğu ve bunun da kendisi için hem iç politikada hem dış politikada önemli bir avantaj olduğunu gösteriyor.

Son  başlık  olarak  kısaca  Suriye’den  bahsetmek  istiyorum.  Türkiye’nin  İsrail  ile  Suriye  arasında arabuluculuk yaptığı haberinin duyulması ilk başta Amerika’da bazı çevreleri tedirgin etti. Genel kanı olumlu olsa da, ilk başta bu şaşkınlıkla karşılandı. Ve hala belli bir mesafenin olduğu söylenebilir. Realistlerin,  Condoleezza  Rice‘ın  bu  girişimin  arkasında  olduğu  bilinse  de  halen  belirli  konularda etkin olan daha radikal kesimin, Neoconların bu konuda son derece tepkili olduğu, bu konuda farklı tavırlar  koyduğu  ortaya  çıkıyor.  Ancak  yine  Gates’e  ve  realistlere  dönersek,  Obama  ekibinin Türkiye’nin arabuluculuk yaptığı dolaylı görüşmeleri destekleyeceğini, bu konuda bir müzakerenin önünü  açacağını,  bu  konuda  kolaylaştırıcı  bir  aktör  olarak  yer  alacağını  söyleyebiliriz.  Bu  da  yine bölgede kalıcı bir barış için veya en azından nispi bir istikrar için Obama yönetiminin daha fazla şey yapabileceğini söylememize yol açan önemli bir gelişme. Toparlamak gerekirse, Obama yönetimi ile Amerikan  yönetimine  yeni  bir  nefes  gelebilir.  Bu  nefes  de  tehdit  algısını  Orta  Doğu’dan  Rusya
sınırlarına taşıyacak. Enerji konusunu öne alacak. Orta Doğu’da müzakereleri öne çıkartacak. Orta Doğu’da istikrarı ortaya çıkaracak. Çözemese bile en azından Orta Doğu’daki sorunları dondurma yoluna gitmeye çalışacak bir yeni yönetim olacağını söyleyebiliriz.  Teşekkür ederim.

SORU – CEVAP BÖLÜMÜ


Soru:   
Bin Ladin’in yakalanması veya Amerika’ya yönelik bir terör saldırısı gibi gerçekleşme ihtimali düşük bazı gelişmelerin seçim sonuçlarına nasıl bir etki yapabileceğini düşünüyorsunuz?

Nuh Yılmaz:   Şu anda genel kanaat böyle bir saldırının Cumhuriyetçi adayın elini güçlendireceği şeklinde. Tabi bunun için Amerikan seçmeninin tepkilerini bilmek gerekir. Ben bu konuda uzman olduğumu  söyleyemem.  Ancak  siyasal  gözlemcilerin  yorumu  bunun  Cumhuriyetçilere  yarayacağı şeklinde.  Ancak  bu  çok  büyük  bir  risk.  Mesela  Amerika’nın İran’a  saldırması  çok  büyük  bir  risk. George Bush yönetimi asla küçümsenmemesi gereken bir yönetim. Elinde hiçbir şey olmasa bile ben
her an, görevinin son günü bile olsa, İran’a saldırma ihtimalinin sona ermeyeceğini düşünüyorum açıkçası.  Bu  konuda  naif  olmaya  gerek  yok.  Ama  bu  tehdidi  çok  abartmaya  da  gerek  yok.  Ancak George Bush’un şu ana kadar yaptıkları yapacaklarının teminatıdır. Bu sadece iyilik kötülük meselesi değil.  Bu  ahlaki  bir  mesele  değil.  Bu  Bush  yönetiminin  egemenlik  ve  siyaset  anlayışıyla,  siyasi
teolojisiyle,  siyaset algısıyla ilgili bir mesele. Çünkü Bush yönetiminin siyasal teolojisi tam da mutlak egemenlik üzerine kurulu. Eğer ben başkansam son sözü de ben söylerim, şeklinde devam eden bir çerçevesi var bu anlayışın. Bu anlamda eğer George Bush ikna edilebilirse, böyle bir saldırı elbette olabilir. Bu, işin ihtimal kısmı. Ancak işin somut çerçevesine gelirsek, benim şahsi kanaatim böyle bir saldırının  olmayacağı şeklinde.  Çünkü  ortada  çok  farklı  sebepler  var.  Birincisi  Neoconların  büyük çoğunluğu tasfiye edildi. Cheney ekibinin de etkisi çok azaltıldı. Belki buradan çok fark edilmiyor olabilir.  Ancak  bu  sadece  Cheney’nin  özel  kalem  müdürünün  tasfiyesiyle  ilgili  bir  sorun  değil. Cheney’nin  kendi  ekibi  içerisinde  alt  düzeyde  inanılmaz  bir  kan  kaybı  yaşanıyor şu anda.  Hukuk danışmanından tutun sağlık işlerine bakan ismine kadar alt düzeyde, fazla fark edemediğimiz, fazla bilmediğimiz isimler teker teker bu ekibi terk etmeye başladılar. Ve bunların yerini alan isimler ya tecrübesiz ya siyasal etki alanı çok sınırlı ya da böyle düşünmeyen insanlar. Böyle bir dönüşüm var orada. İran’a saldırıyı savunan ekip daha çok Cheney ekibi. Mesela Robert Gates yaklaşık on gün önce
net bir şekilde şunu söyledi: İran’a saldırmak saçmalıktır. Tam olarak bunu söyledi, saçmalıktır, dedi.

Pentagon’un şefi olan, ordunun başkanı olan ve çok güçlü bir siyasi figürün başkana rağmen böyle bir şey söylemesi, en azından Amerikan sisteminde pek de mümkün değil. Çünkü başkan istediği anda onu görevden alabilir. Böyle bir egemenlik alanı var. Onun için de Gates’in bunu kendi inisiyatifiyle söylediğini düşünmüyorum. Bunun dışında politik ekonomiye bakarsak, daha önce yükselen petrol fiyatlarıyla Amerika kendi ekonomisini bir açıdan garanti altına almaya çalışıyordu. Zira hammadde
fiyatlarının artması demek, öncelikle ekonomik alanda önemli ölçüde kendi nüfuz alanını geliştiren Çin ve Hindistan’ın gelişmesine yol açıyordu. Ancak şu anda Rusya gibi bir dev ortaya çıktı. Ve bence Amerika’nın önceliği Rusya’nın çevrelenmesi, muhasara altına alınması ve Rusya’nın bu kısa vadede gerçekleşen öngörülemez ve güçlü liderliğinin kontrol altına alınması üzerine kurulu. Bu açıdan da muhtemel bir İran saldırısı Rusya konusunda Amerika’yı çok zor duruma düşürür. Enerji konusunda çok zor duruma düşürür. Orta Doğu’ya istikrar getirmesi konusunda çok zor duruma düşürür. Askeri
açıdan  bakarsak  Amerika’nın  ciddi  bir  asker  sorunu  var şu  anda.  Zira  Amerika’da  paralı  askerlik sistemi  var  ve  paralı  askerlik  sistemine  göre  askerlerin  cephede  harcayacağı  zamanla  ülkede harcayacağı  zaman  belirlenmiş  durumda.  Bu  süre  sürekli  uzatıldı  Bush  döneminde.  Önce  15  aya çıkarıldı  sonra  2  yıla  çıkarıldı.  Daha  sonra  düşürülme  sözü  verildi.  Ancak  inanılmaz  yıpranmış durumda Amerikan ordusu. Ve yeni bir maceraya, bir operasyona asla girmez zaten. Bunu üst düzey generaller de açıkça söylediler. Kara kuvvetleri komutanı söyledi, başka üst düzey generaller söyledi.
Amerika’nın  böyle  bir  lüksü  yok  dediler.  O  yüzden  Obama  aslında  yine  önemli  bir  faktör.  Zira Obama’nın  gelmesi  demek,  ordunun  dinlendirilmesi  ve  kendini  yenilemesi  demek.  Amerikan ordusunun  böyle  bir  dinlenmeye  ihtiyacı  var.  O  yüzden  de  muhtemel  bir  yönetim  böyle  bir  şov yapmak  veya  beklenmeyen  bir saldırıdan  öte,  gitse gitse  bence  soğuk  savaşa doğru  gitmeyi  tercih edebilir. Çünkü muhtemel bir soğuk savaş sadece güçlü konvansiyonel silahlarla değil nükleer silahla
kontrol  edilebilecek,  gerilim  alanlarının  daha  küçük  operasyonlarla  yürütüldüğü,  casusluk oyunlarının  arttığı,  küçük  ülkelerde  yapılan  operasyonların  öne  çıktığı  bir  çerçeveyi  beraberinde getirir. Bu da Amerikan ordusunu dinlendirir. Bu yüzden de ben İran saldırısı konusunun şu anda gündemde olmadığını düşünüyorum. Ancak elbette masaya oturmak için Amerika’nın koza ihtiyacı var. Böyle bir kozu olması için de hiçbir zaman o askeri müdahale ihtimalini ortadan kaldırmaz. Bunu bence  olma  ihtimali  yüksek  bir  ihtimal  yerine,  bir  koz  olarak  düşünmek  lazım.  Bin  Ladin’in yakalanması George Bush için elbette çok önemli bir gelişme olabilir. Ama şu söylediğimiz çerçevede
böyle bir şey olur mu? Tabi sürpriz olur. Ancak olursa dediğim gibi Cumhuriyetçilere yarar. Konunun uzmanı değilim ama siyasi gözlemcilerin söylediği bunun Cumhuriyetçi adaya yarayacağı şeklinde. Neticede John McCain bir savaş kahramanı.  Yaralanmış bir adam, esir düşmüş bir isim. Ve sıcak savaş  her  halükarda  McCain‘e  yarar.  Ancak  Amerika  içerisinde  bu  bahsettiğimiz  operasyonlarda birilerinin inisiyatifi varsa, ben bunun gerçekleşeceğine pek ihtimal vermiyorum. Çünkü ordunun bir şekilde  dinlendirilmesi  gerekiyor.  2  tane  savaş  var  ve şu  anda  yanlış  hatırlamıyorsam  30  bin  tane askeri  var  Amerika’nın  Afganistan’da.  Bu  sayıyı  arttıramıyorlar.  Bu  basitçe  30  bin  asker  var,  hadi bunu  neden  150  bin  yapmıyoruz,  meselesi  değil.  Olsa  gönderecek.  Onun  için  zaten  Irak  konusu yeniden ele alınıyor. Orada istikrarı sağlayalım ki bir kısmını oraya intikal ettirelim diyorlar. Böyle bir aşamada daha ileri bir şeyin çıkacağına şu anda ihtimal vermiyorum.

Soru:   
Obama  ile  Bush  arasında  bir  süreklilik  gördüğünüzü  söylediniz.  McCain  ile  Bush
arasında neden böyle bir süreklilik görmüyorsunuz? İkinci olarak Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki ayrım ne derece bir ayrımdır, bunu biraz daha açıklayabilir misiniz?

Nuh Yılmaz:   İlk sorunuzdan başlayayım. Bush – Obama,  Bush -  McCain. Benim uzmanlık alanım göstergebilim olduğu için, oradan bir örnek vereyim. Bir göstergenin altında birçok gösteren vardır. Neticede gösterge dediğimiz şey tüm bu farklılıkların toplamına verilen genel bir isimden ibarettir. Bu anlamda biz Bush dediğimizde tam da sizin bahsettiğiniz gibi Bush’u bir gösterge olarak ele almak lazım. Bunun altında da farklı dosyalar var, farklı anlamlar var. Neden Bush – Obama arasında veya Bush  -  McCain  arasında  bir  paralellikten  bahsediyoruz.  Bush  -  Obama  arasında  bir  paralellik  var
derken,  öte  yandan  McCain  yönetimi  3.  bir  Bush  yönetimi  olacak  diyoruz.  Aslında  bu  biraz  ağız alışkanlığıyla  ilgili  bir  şey.  Çünkü  öncelikle  Bush  yönetimini  ikiye  ayırıyorum.  Birincisi  Bush yönetiminin  ilk  6  yılı.  Bu  6  yılda  tek  taraflı,  uluslararası  toplumu  çok  da  kaale  almayan,  dediğim dedik, askeri riski göze alan, Orta Doğu’yu merkeze alan, tehdit algısı olarak Orta Doğu’daki enerji ilişkilerini  ve  Müslümanları  ön  plana  koyan  bir  Bush  yönetimi  vardı.  Yani  ulusal  güvenlik,  tehdit algısı  bunun  üzerine  kuruluydu.  Bununla  McCain  arasında  bir  devamlılık  görebiliriz.  Bununla
McCain arasında bence bir devamlılık var. Bu da aslında şaşırtıcı bir şey. Çünkü
McCain’in kariyeri aslında realist olarak kurulmuş bir kariyer. McCain her ne kadar celalli bir siyasetçi olsa da aslında birçok konuda realist politikaları benimseyen birisiydi. Ancak seçim döneminde ekibini neconlardan kurdu. Söylemini de ona göre belirledi, çizgisini değiştirdi. Bu açıdan ilk altı yılla McCain arasında böyle bir devamlılık görüyorum.

Obama  ve  Bush  arasında  son  2  yıl  içerisinde  bir  devamlılık  olduğunu düşünüyorum.  Ancak  bu George  Bush’un  biraz  geri  çekildiği  bir  dönem.  Daha  doğrusu  herkesi  dinlediği,  aslında  başkan olduğu  dönem  George  Bush’un.  Öncesinde  George  Bush’un  çevresinde  daha  farklı  bir  ekip  vardı. Realist olarak bilinen Condoleezza Rice bile oldukça Neocon bir çizgi takip ediyordu o dönemde. Ve
Neoconların bir hâkimiyeti vardı. Ve bu çerçevede daha farklı bir politika yürütülüyordu. Ancak son dönemde George Bush stratejisinde önemli bir değişiklik yaptı. Benim şahsi kanaatim, bu da daha çok enerji meseleleriyle ilgili bir sorun. Enerji meselesi birinci tehdit olarak ortaya konuldu. Bunun da doğrudan karşılığı Rusya. Çünkü Putin’in 2007 yılının Şubat ayında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı  bir  konuşma  var.  Bu  konuşmada  Putin  ‘Yeter  artık,  tek  kutuplu  dünya  sona  erdi.  Artık dünyada daha farklı kutuplar da olacak ‘diyerek açıkça meydan okudu Amerika’ya. Böyle bir meydan okumaya  nasıl  karşılık  verilebilir.  Bu  tartışmalı  bir  şey.  Tam  bu  dönemde  Gates  önemli  bir  figür
mesela. Çünkü realist olan baba Bush döneminde görev yaptı, CIA başkanlığı yaptı. Eski bir Sovyet uzmanı, soğuk savaşın en önemli uzmanlarından bir tanesi. Ruslar ile nasıl konuşulacağını bilen bir adam. Ve böyle bir dönemde Gates göreve geldi. Gates’in göreve gelmesi tehdit algısının değiştiğini ve soğuk savaşa yönelebilecek bir siyasetin öne çıktığının izlerini taşıyordu. Böyle bir şeyi net olarak söyleyemezdik.  Çünkü  bunun  göstergesi  yoktu.  Ancak  Gates’in  göreve  gelmesi  Rice’ın  dışişleri bakanlığında  kontrolü  sağlaması,  Cheney’nin  biraz  geri  çekilmesi,  Rumsfeld’in  tasfiye  edilmesi,
Neocon isimlerin tasfiye edilmesi, Amerika’nın İran’la gizli müzakerelere başlaması, bütün bunları üst üste koyarsak, Bush çizgisinde bir realist sapma olduğunu söyleyebiliriz. Obama’nın işte bu çizgiye daha  yakın  olduğunu  düşünüyorum  şu  anda.  Ancak  Bush‘da  olmayan  bir  özellik  var  Obama’da. Obama temiz bir figür. Obama Müslümanlara da güven veren bir figür. Afrika’ya güven veren bir figür. Bu açıdan da Obama’nın realist politikalarda McCain’den daha başarılı olacağını düşünüyorum.
Yani her ikisinde de bir devamlılık var ancak devamlılıkları farklı alanlarda.

Demokratlar  ile  Cumhuriyetçiler  konusuna  çok  kısa  giriyorum.  Bütün  Amerikan  siyaseti  tek  bir partiden ortaya çıkmıştır. Bu da ‘Grand Old Party’ yani GOP denilen Cumhuriyetçi partidir. Daha sonra bunun bir kanadı olarak Demokratlar ayrıldı ve demokrat siyasete başladılar. Ancak bu demek değil ki bunların siyasetleri hep aynıydı. Mesela siyahların etkin olduğu bölgelerde siyahlardan daha çok  Cumhuriyetçilerin  oy  aldığı  bir  dönem  de  olmuştu.  Daha  sonra  Demokratlar  ırkçılığı  belli  bir
dönemde savunurken veya Jim Crow Yasaları denilen, siyahlara 2. sınıf vatandaşlık öngören yasaları Demokratların desteklediği dönemler de oldu Amerikan tarihinde. Aslında ciddi bir geçişlilik var bu politikalarda. Ancak biz son döneme bakarsak, soğuk savaş sonrasına bakarsak, Demokratların belli konularda  çok  taraflılığı,  müzakereyi,  istikrarı,  anlaşmayı  ve  daha  küçük  operasyonlarla  iktidarı devam ettirmeyi öne çıkardığını; Cumhuriyetçilerin ise biraz daha vurdulu kırdılı iş görmeye yatkın
olduğunu söyleyebiliriz. Dediğim gibi bunlar genelleme. Kesinlikle son söz değil. Bunları etkileyen birçok  dinamik  var.  Ancak  şunu  belki  söylemek  gerekir.  Her  iki  parti  de  büyük  koalisyonlardan oluşan  partiler.  Bugün  biz  Demokrat  Parti  dediğimizde  Demokrat  Parti’nin  içerisinde  siyahlar, lezbiyenler,  homoseksüeller,  liberaller,  radikal  sol,  kadınlar,  büyük  oranda  Yahudiler,  üniversite eğitim düzeyi yüksek büyük şehirlerde yaşayanlar, hispanik kökenliler, yani Amerika’nın hinterlandı olan  Orta  ve  Güney  Amerika’dan  gelen  kaçak  işçiler  veya  onların  çocukları  olan  Amerika’nın
vatandaşı  hispanik  kökenlilerden  bahsediyoruz.  Demokrat  Parti,  bütün  bunlardan  oluşan  bir koalisyon. O yüzden politikalarda aşırılık merkezi değiştikçe zaman zaman değişimler oluyor. Ancak ulusal  güvenlik  meselesine  bakarsak,  ulusal  güvenlik  meselesini  yürüten  ekip  genelde  aynıdır. ‘Crossing the Aisle‘ diye bir ifade vardır Amerika’da. Bunlar senatonun, kongrenin farklı kanatları arasında ilişki kurabilen kişilerdir. Mesela Ted Kennedy Amerika’da çok önemli bir figür. Çünkü en önemli özelliği Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında mekik dokuyarak bu ilişkiyi kurabilmesi. Bu
anlamda  Amerika’da  mesela  Cumhuriyetçiler  bir  konuda  Demokratlara  destek  verirken Demokratların  bir  kısmı  da  Cumhuriyetçilere  destek  verebilir.  Bunları  bahsettiğimiz  genel  çerçeve dışında çok da fazla birbirinden ayıramayız. Farklılık daha çok iç politikada, mesela sağlık, eğitim, vergiler gibi konulardadır. Bu tür şeylerdir aslında asıl büyük farklıklılar. Daha çok dış politikada dediğim gibi daha çok tarz farkı olduğunu söyleyebiliriz.

Soru:    
İlk olarak Obama hakkında bir soru sormak istiyorum. Türkiye’de Obama hakkında bir yönüyle çok büyük bir beklenti var. Bu yaklaşımlar biraz naif kalmıyor mu sizce? Obama’ya senatör olmasında Ermeni lobilerinin katkıda bulunduğunu biliyoruz. Kendisi Ermeni lobilerinde yaptığı konuşmada, şimdiye kadar herkes reddediyor  olabilir  ama  ben  buradan  Ermeni  soykırımı  olmuştur  diyorum,  ben  bunu  haykırıyorum,  gibi
ifadelerde bulunmuş bir insan. Öte yandan McCain’e baktığımız zaman kesinlikle böyle bir şeye yanaşmıyor. Çünkü Cumhuriyetçilerin Ermeni konusuna genel bir bakışı var. Birde Obama’nın Pakistan hakkında nükleer silah kullanabileceğini söylemesi gibi bir durum var. Bir hayal kırıklığı oluşabilir mi? Çünkü Obama’nın çok rasyonel, ortama göre kendisini değiştirebilen, uyum sağlayabilen bir insan olduğunu biliyoruz. İkincisi Hillary
Clinton’un  çekilmeme  sebebi  olarak  gösterdiği  bir  şey  var.  ‘Ben  çekilmem,  çünkü  1964’te  Robert  Kennedy suikasta uğradı, Obama da suikasta uğrayabilir, o yüzden çekilmeyeceğim’ gibi bir söz söyledi. Böyle bir şey olabilir mi, yani Obama’ya bir suikast olabilir mi?

Soru:   
Obama’nın  Müslüman  bir  babadan  geliyor  olması,  Sarkozy’nin  de  göçmen  kökenli  olması yönünden aralarında bir benzerlik olduğunu farz edersek, Sarkozy’nin çok sert göçmen politikaları olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Obama da Müslümanlara yönelik politikalarında beklentilerin aksine kendisini müesses nizama ispat etmek istercesine bir tavır içerisine girebilir mi?

Soru:
Amerikan  başkanları  İsrail’  yönelik  politikalarında  bir  süreklilik  görüyor  musunuz?
Obama’nın İsrail politikası nasıl olacaktır, bunu biraz açabilir misiniz?

Nuh Yılmaz:   Beklentilerden  başlayayım.  Daha  önce  yazdığım  bir  yazıya  şöyle  başlamıştım. Obama’dan ağaç kucaklayan, Sushi seven, liberal bir hippi bekliyorsanız, hayal kırıklığına uğrarsınız. Elbette  beklenti  bu  ise,  herkes  büyük  bir  hayal  kırıklığına  uğranılacak.  Ama  benim  bahsettiğim şeylerin hiçbiri o tarz bir hayalci Obama sempatisi, kimlik politikası üzerinden hayaller kuran, dünya çok  güzel  olacak,  beraber  yaşayalım  mutlu  olalım,  çerçevesi  değil.  Son  derece  somut  bir  şey. Avrupa’da da var aynı beklenti.  Ben onun yanlış olduğunu düşünüyorum. Ama bu demek değil ki az önce  bahsettiğim  şeyler  bu  çerçevede  olsun.  Yani  bence  beklentileri  hiyerarşik  bir  sıraya  koymak lazım.  Bu  anlamda,  ben  zencileri  çok  severim,  koruyalım  zencileri  tarzı  bir  şeyin  kesinlikle olmayacağını  söyleyebiliriz.  Orada  katılıyorum  size.  Ancak  Obama  kesinlikle  böyle  naif  bir  adam değil. Olmadığını gösterdi zaten. Obama’nın gösterdiği belki birkaç tane şey var. Az önce ben dörtlü
bir dönemleştirme yaptım. Bu Obama’nın ne kadar pragmatist olduğunu gösteren bir şey aslında. Çok hızlı  öğrenebilen  bir  adam.  Hem  devletin  güvenlik  dilini,  hem  ulusal  güvenlik  dilini,  hem  dış politikayı  çok  hızlı  öğrenebilen  bir  adam.  Hillary  Clinton‘ı  devirebilmiş  bir  adam.  Bence  bunu küçümsemeye  kimsenin  hakkı  yok.  Yani  bütün  para  kaynaklarını,  bütün  siyasi  demokrat  elitleri arkasına  almış,  İsrail  lobisini  arkasına  almış  bir  Hillary  Clinton’ı  devirebilmiş  bir  adamdan bahsediyoruz. Bu az bir şey değil. Obama üç defa direkten döndü. Yılmayan bir adam. Bunlar önemli özellikler.  Ve  ekibine  aldığı  isimlere  bakarsak,  asla  naif  bir  çerçeve  çizmiyorum.  Ancak  Amerikan başkanlarının  ve  Amerikan  ulusal  güvenlik  politikasının  da  hiyerarşik  bir  sıraya  konulması gerektiğini düşünüyorum.  “İşte Amerika böyledir”, deyip bırakmakla bizim kazanabileceğimiz bir şey yok. Biz bu spekülasyonunu yapmak zorundayız. Ne olabilir? Zaten burada ne olabiliri konuştuk. Bence bunların hepsi son derece olabilir şeyler. Bu basitçe Obama’nın iyiliği kötülüğü meselesi değil. Ben  ahlaki  bir  argümanda  bulunmuyorum.  Tam  tersine  reel  politik  şeylerden,  ihtimallerden bahsediyorum. Eğer siz bugün Gürcistan’a müdahale edemiyorsanız McCain’le bu işi çözemezsiniz.
Amerikan pragmatizmi budur. Mesela zenci başkan. Tamam, elbette bir sürü insan asla bir zenci bir başkana oy vermez, kesinlikle doğru. Ama bu demek değil ki devlet seçkinleri böyle düşünerek iş yapsın. Birçok kişi de işimi hangisi görüyorsa ben onu seçerim şeklinde düşünüyor. Ve bu Amerikan siyasetinin  aslında  genel  karakteridir.  Yani  işin  nasıl  görüldüğüne  bakar.  Yoksa  kişisel  özelliklere, ahlaki özelliklere bakmaz. Bugün İran ile masaya oturan bir Amerika’dan bahsediyoruz. Belki iki sene öncesine kadar bu hayal edilebilir bir şey değildi. Yani nasıl hızlı bir değişimden bahsediyoruz. Bu çerçevede  yaklaşırsak  bence  şu  bahsettiğim  çerçeve,  mümkün  ve  bunun  emareleri  de  var.  Nasıl emareleri  var,  mesela  Annapolis  konferansı.  Böyle  bir  süreci  başlatmayabilirdi  Amerika.  Ama Annapolis sürecini başlattı. Mesela İsrail – Suriye arasındaki Türkiye arabuluculuğundaki görüşmeleri bitirebilir  Amerika.  Amerika’nın  böyle  bir  gücü  var.  Ama  bitirmedi.  Bir  şekilde  buna  en  azından müdahale etmedi. Çok hoşuna gitmemiş olabilir, tercihi olmayabilir ama buna müdahale etmiyor. Bir
görelim  ne  oluyor,  şeklinde  bir  yaklaşımı  var.  Bu  anlamda  Amerika’nın pragmatizmini küçümsememek lazım. İşini bilen bir ülkeden bahsediyoruz. Bir devlet tecrübesinden bahsediyoruz. Kişilerle yürümeyen bir ilişkiden bahsediyoruz. Ama başkanlar da rengini verir Amerikan siyasetine.

Pakistan meselesinde evet böyle şeyler söyledi. Obama’dan Müslümanların bayraktarlığını yapmasını ve herkesin rahat içerisinde yaşamasını sağlamasını bekleme lüksü yok. Şartlar ortada. Amerika’dan bahsediyoruz.  İlişkiler  ortada,  nüfus  ortada.  Bilemiyorum  nasıl  böyle  yüksek  beklentiler  ortaya çıkıyor.  Amerika  Pakistan’ı  bombalamaktan  bahsediyorsa,  bu  çok  ciddidir.  Ama  bunun  nedeni Obama’nın Müslüman düşmanlığı değil, başka bir siyasi eksende Pakistan’ın düştüğü yerle ilgili bir
şeydir. Pakistan şu anda Amerika’nın istikrarsızlaştırılmasından rahatsız olmayacağı ülkelerden birisi haline  geldi.  Hindistan  -  Amerikan  ilişkilerinin  nasıl  geliştiğine  dikkatli  bakarsanız,  sivil  nükleer anlaşmaların  çerçevesine,  petrol  boru  hatlarının  Hindistan’a  nasıl  ulaştığına,  Hindistan  -  Çin ilişkilerine biraz dikkatli bakarsanız;  Hindistan ve Pakistan ile aynı anda aynı düzeyde ilişkiye sahip olmamanın verilmiş bir karar olduğunu görebiliriz. Bunun sonucunun nereye varacağını bilemem tabi ki. Ama bunu kişisel bir şey olarak görme kanaatinde değilim.

İkinci olarak Ermeni meselesinden bahsedersek, Bill Clinton da aynı şeyleri söyledi. Bill Clinton da iktidara gelirken, soykırım değildir demedi, ben tanıyacağım bunu, dedi. Ermeni lobisinden de para aldı  vs.  Ancak  iktidara  gelince  tanımadı,  hatta  soykırım  demek  isteyen  Cumhuriyetçiler  üzerinde baskı kurdu. Bence Obama’nın burada bir farkı var, kesinlikle katılıyorum, çünkü Obama Samantha Power gibi bir ismi çok yakınına almıştı. Samantha Power, Ermeni soykırımı iddialarının en önemli
destekleyicilerinden  bir  tanesidir.  Onu  aldığına  göre  demek  ki  bu  konuda  ciddi.  Ama  iş  başa düştüğünde Obama’nın böyle bir karar alma garantisi yok. Obama bunu yapacak, diyemeyiz. Ama katılıyorum, ihtimal oldukça yüksek. Ancak başka bir şeye daha bakalım. Eğer dengeler bahsettiğimiz gibi  değişirse,  realist  bir  çerçeve  yeniden  kurulursa,  bu  çerçevede  Rusya’yı  biraz  daha  sıkıştırmak isteyen  Amerika’nın  Türkiye  -  Ermenistan  ilişkilerini  destekleyeceğini  söyleyebiliriz.  Mesela cumhurbaşkanının şu anda Ermenistan’daki maça gitme ihtimalinden bahsediliyor. Olur veya olmaz. Amerika Türkiye’ye en çok Ermenistan ile sınır kapılarını açması noktasında baskı yapmaktadır. Bu basitçe Amerika Ermenileri destekliyor, o yüzden sınır kapılarını açmamızı istiyor, demek değildir. Bu şu demektir: Rusya’nın Ermenistan üzerine çok ciddi bir etkisi var. Ve Ermenistan’ın Batı dünyası ile ve AB ile bir şekilde ilişki kurması için, Türkiye’nin sınır kapılarını açması gerekmekte. Bu ahlaki bir iddia  değil,  bu  son  derece  reel  politik  bir  iddia.  Reel  politik  bir  talep.  Katılıp  katılmamaktan bahsetmiyorum  ben.  Sadece  nasıl  yaklaşıldığını  söylüyorum.  O  açıdan  eğer  Türkiye  -  Ermenistan ilişkilerinde farklı bir gelişme seyri izlenirse, bu da Rus etkisinin orada nispeten azalması, Türkiye’nin orada  gücünün  ve  etkisinin  artması,  bunun  devamında  Gürcistan  riske  girerse  belki  petrol  boru hatlarının  Ermenistan  üzerinden  yeniden  tasarlanması  demektir.  Bütün  bunlar,  Ermeni  soykırımı
tasarısı gibi bir şeyin son derece anlamsız hale gelmesine yol açacak bir çerçeveyi ortaya çıkartabilir. Yani  Obama  bunu  kabul  edebilecek  olsa  bile  Ermenistan  baskı  kurup  böyle  bir  şeyin  geçmesini engelleyebilir. Böylece ne Obama sözünü yemiş olur, ne de böyle bir şey ortaya çıkmış olur. Bunların hepsi  spekülasyon  elbette.  Ancak  ciddiye  alınması  gereken  şeyler.  Ve  ben  şu  seyre,  gidişata baktığımda olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum.

Amerika  başkanlarının  İsrail  ilişkisine  kısaca  bakarsak  ben  öyle  düzgün  bir  ilişki  olduğunu düşünmüyorum. Amerika’da 6 milyon Yahudi’nin yaşadığını, bunların son derece güçlü olduğunu, hem ekonomik hem siyasi gücünün olduğunu düşünürsek; elbette Türkiye’nin değil İsrail lobisinin daha güçlü etkisi olacak Amerika’da. Dediğim gibi burada yine bir ahlaki önermede bulunmuyorum, iyi veya kötü değil, durum bu. Böyle bir şey kaçınılmaz. Ancak, bu demek değildir ki, Amerika’nın İsrail  konusundaki  tavrı  hep  aynı  olmuştur.  İsrail’in  tanınması  konusunda  Amerika’da  yaşanan çatışma belki Türkiye’de bile yaşanmadı. Yani İsrail’in tanınması kararı, kıl payı alınmış bir karardır.
İkincisi, Amerika’nın İsrail’e koşulsuz desteği 67 savaşından sonra başlamıştır, daha öncesinde değil. 67’den sonra İngilizlerin etkisinin azalması ve Amerika’nın bölgede, Orta Doğu’da etkisinin artması ile beraber daha fazla öne çıkmış bir şeydir. Üçüncüsü Camp David’ten bahsediyorsak eğer, kabul edin  etmeyin,  beğenin  beğenmeyin,  bazı  Amerikan  başkanları  bu  sorunu  belli  bir  düzeyde  çözme girişiminde bulunmuştur. Bu benim taleplerim ile, benim isteklerim ile ilgili bir şey değil. Ama bir politika farklılığının olduğunu gösteriyor. O anlamda da yönetimin böyle bir politika değişikliğine gidebilme  ihtimali  var.  Zaten  George  Bush’tan  daha  fazla  İsrail  yanlısı  bir  yönetim  hiç  olmadı
Amerika’da. Eğer biz bir istisnadan bahsediyorsak, bu istisna Obama yönetimi olmayacak. Bu istisna George  Bush  yönetiminin  kendisidir.  Şu  anda,  “biz  dünyayı  yöneten  bir  ülkeyiz  ve  bütün  ulusal güvenliğimizi kalkıp İsrail’e kilitleyemeyiz,” eleştirisini en başta Cumhuriyetçiler, realistler gündeme getiriyorlar. Amerika’da bu eleştirilerin dozunun giderek arttığını şahsen ben müşahede ettim. Tabi dediğim  gibi  talepler  ile  alakalı  bir  şey.  Herkesin  istediği  olmayabilir  ama  bir  müzakere  yolunun
açılacağını söyleyebiliriz.

İsrail  lobisinden  bahsedeyim  burada.  Öncelikle  İsrail  lobisi  zaten  elinden  gelen  birçok  şeyi  yaptı. Büyük  oranda  Hillary  Clinton’u  destekledi.  Bu  anlamda  Obama’nın  gelmemesi  için  elinden  geleni yaptı. Birincisi bu. İkincisi daha önce başkan yardımcılığı için adı geçen bağımsız senatör Lieberman McCain’in yanında yer aldı.  Liberman, daha önce Demokrat Parti senatörü olan, İsrail konusundaki anlaşmazlıklardan, Irak konusundaki anlaşmazlıklardan dolayı Demokrat Parti’den ayrılıp bağımsız olmak zorunda kalmış bir isim ve radikal bir İsrail destekçisi. Onun McCain’in yanında yer alması elbette Yahudi oylarını McCain’e doğru yöneltebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki birçok ülkede yaşanan şey aslında şu anda Amerika’da da yaşanıyor. Amerika’da şu an blok halinde bir Yahudi oyundan  bahsetmek  sözkonusu  değil.  Böyle  olsaydı,  Ermeni  tasarısı  konusunda  geçtiğimiz  yıl Ağustos ayında Yahudi lobisinin önemli isimlerinden bir tanesi açıklama yapmak zorunda kalmazdı.
Bu şu demek: Özellikle Massacuthets, Maine, NewYork gibi kuzey doğu eyaletlerinde yaşayan, son derece  iyi  eğitim  almış,  Yale-Harvard  çizgisinde  devam  eden,  belli  bir  refaha  ulaşmış,  orta  üst seviyeye  ulaşmış,  daha  liberal,  ahlaki  önceliklerini  siyasetin  önüne  koyan  bir  Yahudi  kuşak  var Amerika’da şu anda. Aslında biz bunu şöyle gördük. Türkiye’den baktığımızda İsrail lobisi aslında Ermeni  tasarısı  konusunda  Türkiye’nin  altını  oymak  için  bunu  yaptı  gibi  değerlendirildi.  Anti Defamation League (ADL) denilen kurum aslında her şeyden önce kendisini kurtarmaya çalışıyordu. Zira  Ermeni  soykırımı  tasarısı  konusunda  ilkesel  olarak  bu  civardaki  Yahudi  oyları  blok  halinde
Ermeni tasarısını desteklediler ve bunu genel merkeze rağmen yaptılar. Ve genel merkez bu kesime söz  geçiremedi.  Bu  örgüt  Amerika’da  1913’te  kurulan  en  eski  Siyonist  teşkilatlarından  biridir,  en büyük çatı örgütüdür. Elli küsur teşkilat var bunun altında ve bu örgüt bu yüzden, Ermeni tasarısı yüzünden  dağılma  noktasına  geldi.  İsrail  lobisi  eğer  öyle  bir  açıklama  yaptıysa,  bu  aslında  İsrail lobisinin bütünlüğünü sağlamak içindir. Ve bu çerçevede bakarsak, yüzde 30’luk bir kesimin halen Obama’yı bütün bunlara rağmen destekleyebileceğini şahsen düşünüyorum. Nasıl Ermeni tasarısında
İsrail  lobisinin  ve  İsrail’in  ulusal  çıkarlarını  değil,  kendi  evrenselci  inançları  çerçevesindeki  ahlaki ilkeleri öne çıkardılarsa, Obama konusunda da benzer bir çizgiyi takip edebilme potansiyeli var.

Kompleks meselesine gelince, Obama aslan burcu. Bu şu demek. Pek de kompleks ile hareket eden bir isim değil. Şaka bir yana, Amerika’da Malcolm X tarafından ortaya konulan home nigger (malikane zencisi  diye  çevrilir)  diye  bir  kategori  vardır.  Bu  daha  çok  beyazlar  karşısında  komplekse  giren, uzlaşmaya çalışan isimler için kullanılır. Obama tam da bu tür isimlerle savaşarak bu noktaya geldi. South Carolina’daki seçimlerde bu ekip Obama’nın altını oymak için elinden gelen her şeyi yaptı ve
blok halinde Clinton’ı desteklemeye çalıştılar. Obama, bu konuda net bir tavır koyarak ve bir sürü şeyi sahiplenerek, kompleksi olmadığını gösterdi, bunlarla mücadele ederek bir yere geldi. Obama’nın ön seçimleri kazanma süreci siyah hareketi içerisindeki büyük bir çatışmayı da gündeme getirdi. Zira burada bir siyah elitlerinden bahsedebiliriz. Daha önce Reagan’cı siyahlar diye tabir edilen bir grup var Amerika’da. Bunun dışında yıllarca bir şey yapmadan siyahların liderliği diye aslında gevezelik yaparak,  birçok  alanda  belli şeyleri  sahiplenmiş  siyah  figürler  var.  Ve  bu  figürler  Obama’ya  ciddi anlamda direndiler. Obama bu kritik figürleri teker teker devirerek oraya geldi. Siyahlar içerisinde bir mücadeleyle  oraya  geldi.  Çünkü  o  siyahların  büyük  çoğunluğu  aslında  siyah  hareketi  üzerinden Clinton’u desteklediler. Şimdi böyle bir mücadele çerçevesinde, açıkçası Obama’nın komplekssel bir şey  yapabileceğini  çok  da  tahmin  etmiyorum.  Ama  şunu  da  anlamak  lazım,  Amerika’nın  iç siyasetinde  bugün  hakkında  bir  yandan  gittiği  kilise  öne  çıkartılarak,  bu  adam  fanatik,  bu  adam Amerikan düşmanı, kilisede neler söylüyor diye propaganda yapılırken; öbür tarafta Müslüman diye
propaganda yapılıyor. Ve ikisine de inanan isimler var, aynı kişi ikisine de inanabiliyor. Böyle bir seçmen kitlesinden bahsediyoruz.  İki gerekçeyle de buna destek vermeyen isimler var Amerika’da. Müslüman  olduğuna  inanan  isimler  var.  Ve  bu  Amerika’da  Obama’ya  ciddi  anlamda  puan kaybettirir.  Çünkü  Müslüman  imajı  canavar  imajı  gibi  bir  şey  özellikle  kırsal  kesimlerde,  orta kesimlerde. Şimdi bu çerçevede Obama’nın gidip bir camide poz vermesini beklemek, o bahsettiğim yüksek  beklentilerden  bir  tanesi.  Çıtayı  o  kadar  yükseğe  koymamak  lazım.  Obama  iktidarında Müslümanların  Bush  yönetiminde  çektiklerini  çekeceklerini  zannetmiyorum.  Çünkü  Obama’nın ekibinde daha alt kademelerde Müslümanlar da var. Muslim OutReach diye Müslümanlara ulaşılması için kurulan parti organları var. Obama kampanyasının Müslümanlar için çizdiği ayrı bir strateji var. Bu  sadece  duygusal  bir  şey  ya  da  bir  temenni  değil.  Bunun  bayağı  bir  çalışmasını  yaptılar. Müslümanların nispeten bir etkinliği var Obama kampanyasında. Onun için, beklentiler çok yüksek
koyulmazsa, Müslümanların durumu George Bush yönetiminden daha iyi olur.

Teşekkür ederim.


Nuh YILMAZ
George Mason University, Washington D.C.
14 Ağustos 2008 Perşembe 


Konferans
“Amerikan Seçimleri ve
Türkiye Amerika İlişkileri”

Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları VAKFI
www.setav.org

Nuh YILMAZ,
gazeteciliğe 1991 yılında ANKA ajansı İstanbul Bürosu’nda başladı. Aralıklı olarak devam ettiği medya kariyerinde çeşitli radyo, TV ve gazetelerde çalıştı. 2006 yılından beri STAR Gazetesi ve Haber 24’ün Washington Temsilciliği görevini yürütüyor. Siyaset bilimi, sosyoloji, kültürel kuram ve görsel çalışmalar alanlarında eğitim gören Yılmaz, Kültürel Çalışmalar alanındaki doktora faaliyetlerine halen ABD’de George Mason Üniversitesi’nde devam etmekte, ayrıca aynı üniversitede ders vermektedir.

Şu an okuduğunuz bu yazı , tam olarak 432 defa görüntülenmiş.

comment closed