BAĞIMSIZLIĞA GİDEN YOL “Devrim savaş başlamadan önce gerçekleştirildi.
Devrim, halkın yüreğinde ve aklındaydı.”
John Adams, Eski Başkan – 1818
Bazı kimseler, Amerikan Devrim tarihinin, 1775’te ilk silah ateşlendikten çok önce başladığına inanmakla birlikte, Virginia’nın Jamestown kasabasında ilk sürekli koloni kurulmasının üzerinden bir buçuk yüzyıldan daha uzun bir süre geçinceye yani 1763’e kadar, İngiltere ve Amerika birbirlerinden açıkça ayrılmaya başlamadılar. Koloniler ekonomik güç ve kültürel kazanımlar alanında büyük ölçüde gelişme sağlamışlar ve hemen hemen hepsi uzun özyönetim yılları geçirmişlerdi. 1760’larda toplam nüfusları, 1700’den beri altı kat artarak 1.500.000’i aşmıştı.
YENİ BİR KOLONİ SİSTEMİ
Fransız ve Kızılderili savaşından sonra İngiltere yeni bir imparatorluk düzenin gereksinim duyuyordu; ancak Amerika’daki durum, değişime elverişli olmaktan çok uzaktı. Yaygın özgürlüklere alışmış bulunan koloniler, Fransız tehlikesi de ortadan kaldırılmış olduğu için, daha az değil daha çok özgürlük istiyorlardı. İngiltere Parlamentosu, yeni bir sistemi uygulamaya başlamak ve denetimi yoğunlaştırmak için, kendi kendini yönetme deneyimine sahip olan ve müdahaleden hoşlanmayan kolonicilerle başa çıkmak zorundaydı.
İngilizlerin ilk olarak ülke içi düzenlemelere giriştiler. Kanada’nın ve Ohio Vadisi’nin ele geçirilmesi, o yörelerde yaşayan Fransızları ve Kızılderilileri küstürmeyecek bir siyaset uygulanmasını gerektiriyordu; fakat, bu konuda Saray’ın çıkarları kolonilerinkilerle çatıştı. Nüfusları hızla artan ve yerleşecek yeni araziye gereksinim duyan bazı koloniler, sınırlarını Mississippi Nehri’nin batısına kadar genişletmek için hak iddiasında bulundular.
Yeni topraklara göç edecek yerleşimcilerin Kızılderililerle bir dizi savaş kışkırtacaklarından korkan İngiltere Hükümeti, bu arazinin kolonicilere daha tedrici bir biçimde açılması gerektiğine inanıyordu. Ayrıca, yeni koloniler kurulmadan önce eskileri üzerindeki saray denetimini güvence altına almanın bir yolu da yayılmanın sınırlanması olacaktı. 1673’te yayınlanan Kraliyet Bildirgesi ile, batıda Florida’nın Alleghenies bölgesi, Mississippi Nehri ve Quebec arasında kalan tüm topraklar Kızılderililerin kullanımına ayrıldı. Saray böylelikle, 13 koloninin Batı’daki topraklar üzerindeki tüm hak iddialarını ortadan kaldırmayı ve batıya yayılmayı önlemeye teşebbüs ediyordu. Her ne kadar hiçbir zaman etkin bir biçimde uygulanamamış ise de, Kolonicilerin gözünde bu önlem, onların Batı’daki toprakları işgal edip oralarda yerleşmelerini sağlayan en temel haklarının keyfi bir biçimde göz ardı edilmesi anlamına geliyordu.
Genişleyen imparatorluğunu desteklemek için daha fazla paraya gereksinimi olan İngiltere Hükümetinin uyguladığı yeni mali siyaset ise daha ciddi tepkiler yaratıyordu. İngiltere’deki vergi mükellefleri, kolonilerin savunması için gerekli tüm parayı sağlamazlarsa, daha güçlü bir merkezi yönetim aracılığıyla gelirlerin kolonicilerden alınması gerekiyordu. Bu uygulama ise, kolonilerde özyönetimin aleyhine işleyecekti.
Yeni sistemin uygulanmasında atılan ilk adım, İngiliz yönetiminde olmayan bölgelerden ithal edilecek rom ve melastan çok yüksek gümrük resmi ya da vergi alınmasını gerektiren 1733 tarihli Melas Yasası yerine, 1764’te Şeker Yasası’nun kabul edilmesi oldu. Anılan yasa ile yabancı kaynaklı rom ithali yasaklandı; tüm kaynaklardan gelen melas için düşük bir gümrük resmi konuldu; şaraba, ipeğe, kahveye ve çok sayıda diğer lüks mala da gümrük resmi getirildi. Melastan alınan gümrük resminin düşürülmesi sonucunda, New England’daki rom fabrikalarında işlenmek üzere Hollanda ve Fransa Batı Hint Adalarından kaçak melas getirmeye teşebbüs etmenin çekici olmaktan çıkacağı umuluyordu. Şeker Yasası’nı uygulamak için, gümrük yetkililerinin daha uyanık ve etkili davranmaları emredildi. Amerika sularında dolaşan İngiliz gemilerine kaçakçıları yakalamaları talimatı verildi ve krallık subaylarına şüphelendikleri binaları arama yetkisi sağlayan “arama belgeleri” verildi.
Hem Şeker Yasası ile gümrük resmi konulması hem de bunu uygulama önlemleri, New England tüccarları tarafından öfkeyle karşılandı. Düşük bir gümrük resmi ödemenin bile ticaretlerini berbat edeceğini ileri sürdüler. Tüccarlar, meclis üyeleri ve kent hemşehrileri toplantılar yaparak yasayı protesto ettiler ve koloni avukatları, Şeker Yasası’nın önsözünde “temsil olmaksızın vergilendirme” uygulamasının ilk belirtisini buldular. Anılan deyim, çok kişiyi anavatana karşı Amerikan davasını desteklemeye çeken bir özdeyiş haline geldi.
Daha sonra 1764’te İngiltere Parlamentosu, “Majestelerinin hiçbir kolonisinde çıkarılan borç kağıtlarının yasal ödeme belgesi sayılmasını engellemek için” Para Yasası’nı kabul etti. Koloniler, ticaret açığı veren bir bölge olduğu ve sürekli nakit para sıkıntısı çektiği için, anılan önlem, kolonilerin ekonomisi üzerine ciddi bir yük ekledi. Krallık askerlerine koloniler tarafından yiyecek ve barınak sağlanmasını gerektiren 1765 tarihli Askeri Konaklama Yasası da aynı derecede muhalefet yarattı.
PUL YASASI
Yeni koloni sistemini başlatan önlemlerin sonuncusu, en büyük örgütlü direnişe yol açtı. “Pul Yasası” olarak bilinen bu önlem gereğince, tüm gazetelere, el ilanlarına, broşürlere, ruhsatlara, kira sözleşmelerine ve diğer yasal belgelere damga pulu yapıştırılacak ve Amerikan gümrük memurları tarafından toplanacak gelir, kolonilerin “savunulması, korunması ve güvenliğinin sağlanması” için kullanılacaktı.
Pul Yasası herhangi bir işle uğraşan herkese eşit yük getiriyordu. Bu nedenle, Kuzey’de ve Güney’de, Doğu’da ve Batı’da, Amerikan halkının en güçlü ve seslerini en çok duyuran guruplarını oluşturan gazetecilerin, avukatların, din adamlarının, tüccarların ve iş adamlarının öfkesine yol açtı. Büyük tüccarlar, direnişi kısa sürede örgütlediler ve ithalat yapmama kuruluşları oluşturdular.
1765 yazında anavatanla yapılan ticaret büyük bir düşüş gösterdi. Önemli kişiler, “Sons of Liberty” (Özgürlük Çocukları) adı verilen ve Pul Vergisini çok kez şiddet kullanarak protesto eden gizli örgütler kurdular. Yasa, Massachusetts’ten South Carolina’ya kadar hükümsüz kılındı; kızgın guruplar gümrük yetkililerini istifaya zorladılar ve nefret uyandıran pulları imha ettiler.
Mayıs ayında, delegelerden Patrick Henry’nin harekete geçirdiği Virginia Temsilciler Meclisi, temsil olmaksızın vergilendirmenin kolonilerin özgürlükleri karşısında bir tehdit oluşturduğunu ileri süren bir dizi kınama kararı aldı. Temsilciler Meclisi, Virginialıların da İngilizlerin yararlandığı haklara sahip olduklarını ve bu nedenle ancak kendi temsilcileri tarafından vergilendirilebileceklerini ilan etti. 8 Haziran’da Massachusetts Meclisi, tüm kolonileri Ekim 1765’te New York’ta toplanacak Pul Yasası Kongresi’ne temsilci göndermeye çağırdı. Kongre’de, Kral’dan ve İngiltere Parlamentosu’ndan kurtulma önerileri ele alınacaktı. Dokuz koloniden gelen yirmi yedi temsilcinin katıldığı Kongre, bu fırsattan yararlanarak, parlamentonun Amerika işlerine karışmasına muhalif bir koloni kamuoyu oluşturdu. Uzun tartışmalardan sonra Kongre, “kendi meclisleri dışında hiçbir kuruluşun anayasaya uygun olarak ne vergi koyabildiğini ne de koyabileceğini” ve Pul Yasası’nda “kolonicilerin hak ve özgürlüklerini ihlale yönelik açık bir eğilim olduğunu” ilan eden bir dizi karar aldı.
TEMSİL OLMAKSIZIN VERGİLENDİRME
Böylelikle konu temsil sorunu üzerinde odaklaştı. Kolonilerin görüşüne göre, Avam Kamarası’na temsilci seçmedikleri sürece, kendilerinin Parlamento’da temsil edildiklerini düşünmek olanak dışıydı. Ancak bu görüş, İngilizlerin “sanal temsil” ilkesiyle çatışıyordu. Anılan ilkeye göre, her Parlamento üyesi, belirli bir bölgedeki mülk sahiplerinden oluşan çok küçük bir azınlık tarafından seçilmiş olduğu gerçeğine karşın, tüm ülkenin ve hatta tüm imparatorluğun çıkarlarını temsil etmekteydi. Toplumun geri kalan kesimi, Parlamento üyelerini seçen mülk sahiplerinin çıkarları herkes tarafından paylaşıldığı gerekçesiyle, “temsil edilmekte” sayılıyordu.
İngiltere memurlarının çoğunluğu, Parlamento’nun bir imparatorluk kuruluşu olduğunu ve bu nedenle anavatandaki gibi koloniler üzerinde de aynı yetkiyi temsil ve icra ettiğini ileri sürüyorlardı. Amerikalı liderler ise, bir “imparatorluk” Parlamentosu’nun var olmadığını iddia ediyorlar ve tek yasal ilişkilerinin Saray’la olduğunu söylüyorlardı. Deniz aşırı kolonilerin kurulmasını kabul eden de onlara birer hükümet veren de Kral’dı. İleri sürdüklerine göre Kral, eşit biçimde hem İngiltere’nin hem de kolonilerin kralıydı; fakat, nasıl koloniler İngiltere’de geçerli yasalar yapamıyorlarsa, İngiltere Parlamentosu’nun da kolonilerle ilgili yasa yapma hakkı olmadığını ısrarla belirtiyorlardı.
İngiltere Parlamentosu kolonilerin iddialarını kabul etmek niyetinde değildi. Buna karşın, Amerikan boykotundan etkilenen İngiliz tüccarları, bir iptal hareketini desteklemeye başladılar ve Parlamento 1766’da pes ederek Pul Yasası’nı yürürlükten kaldırdı ve Şeker Yasası’nda değişiklik yaptı; fakat, koloniler üzerinde bir merkezi güç bulunması yanlıları yatıştırmak için bir Açıklayıcı Yasa kabul etti. Bu yasa ile Parlamento’ya kolonileri “her konuda” bağlayıcı yasalar çıkarma yetkisi veriliyordu.
TOWNSHEND YASALARI
1767 yılında, tüm anlaşmazlıkları yeniden alevlendiren bir dizi önlem alındı. İngiltere Maliye Bakanı Charles Townshend’den yeni bir mali program hazırlaması istenildi. Amerikan ticaretine konulan resimlerin daha etkin bir biçimde tahsil ettirerek İngilizlerin vergi yükünü azaltmayı amaçlayan Bakan, gümrük denetimini sıkılaştırdı ve İngiltere’den kolonilere ihraç edilen kağıt, cam, kurşun ve çaydan ithalat resmi alınmasını destekledi. Townshend Yasaları denilen yasalar, kolonilerce ithal edilen mallardan alınan resimlerin yasal olduğu, buna karşın, Pul Vergisi gibi iç vergilerin yasal olmadığı görüşüne dayandırılıyordu.
Townshend Yasaları, bir bölümü koloni valilerinin, yargıçların, gümrük memurlarının ve Amerika’daki İngiliz askerlerinin giderlerini karşılamakta kullanılmak amacıyla gelir elde etmek için düzenlenmişti. Buna karşılık, Philadelphialı bir avukat olan John Dickinson, Bir Pennsylvania Çiftçisinin Mektupları adlı kitabında, Parlamento’nun imparatorluk ticaretini denetleme hakkı bulunduğunu, fakat, iç olsun dış olsun, kolonilere vergi koyma hakkı olmadığını iddia etti.
Townshend resimleri üzerine ortaya çıkan huzursuzluk, Pul Vergisi’nin yarattıklarından daha az şiddetliydi; ancak yine de, özellikle Doğu kıyı bölgesindeki kentlerde kendini hissettirdi. Tüccarlar ithalat yapmama anlaşmalarına yeniden başvurdular ve halk da yerli mallarla yetinmeye başladı. Koloniciler, sözgelimi, evlerde dokunmuş kumaştan dikilen elbiseler giydiler ve çay yerine başka şeyler kullanmaya başladılar. Evlerde kağıt yapmaya başladılar ve evlerini boyamaktan vazgeçtiler. Yeni yönetmeliklerin uygulanması Boston’da şiddet olaylarına yol açtı. Vergi tahsili için gelen gümrük memurları halk tarafından saldırıya uğradılar ve tartaklandılar. Bunun üzerine, gümrük yetkililerini korumak için iki İngiliz alayı olay yerine gönderildi.
Boston’da İngiliz askerlerinin varlığı, kargaşa için açık bir davet oluşturuyordu. 5 Mart 1770’te, vatandaşlarla İngiliz askerleri arasındaki düşmanlık yeniden şiddete dönüştü. İngiliz askerlerine kar topu atılmasıyla başlayan zararsız tepki, giderek kitlesel bir saldırıya dönüştü. Biri ateş emri verdi. Duman dağıldığında, üç Bostonlunun karlar üstünde ölü olarak yattığı görüldü. “Boston Katliamı” adı verilen olay, İngiliz kalpsizliğinin ve zulmünün bir örneği olarak büyütüldü.
Böylesi bir muhalefetle karşılaşan Parlamento 1770’te stratejik bir dönüş yaptı ve çay dışındaki tüm mallardan alınan resimleri iptal etti. Çok küçük bir azınlık tarafından içilen çay, kolonilerde lüks mal sayılıyordu. Çok kimseye göre Parlamento’nun bu davranışı, kolonilerin önemli bir ödün elde ettiklerini kanıtladığı için, İngiltere aleyhindeki kampanya büyük ölçüde terk edildi. “İngiliz çayı” üzerindeki koloni ambargosu sürdürüldü; fakat, buna pek uyulmuyordu. Gönenç giderek artıyor ve koloni liderleri de gelişmeleri oluruna bırakmak istiyorlardı.
SAMUEL ADAMS
Buna karşın, durgun geçen üç yıllık bir süre içinde, oldukça küçük bir radikal gurup, anlaşmazlıkların devam etmesi yolunda büyük bir çaba gösterdi. Vergi ödenirse, bunun, Parlamento’nun koloniler üzerinde yönetim hakkı olduğu ilkesinin kabulü anlamına geleceğini iddia ediyorlardı. Gelecekte, parlamento yönetimi ilkesinin kolonilerin özgürlüklerini ortadan kaldıracak bir biçimde uygulanabileceğinden korkuyorlardı.
Radikallerin en etkili lideri Massachusettsli Samuel Adams’tı ve bir tek amaç, yani bağımsızlık için yorulmak bilmeden çalışıyordu. Adams, 1740’ta Harvard Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra, baca müfettişi, vergi tahsildarı, kent meclisi toplantıları yöneticisi gibi kamu görevlerinde bulundu. İş hayatında sürekli başarısızlıkla karşılaşan Adams, New England kent meclisi toplantılarında kendini gösteren, yetenekli ve kurnaz bir siyasetçi idi.
Adams’ın amaçları, halkı toplumsal ve siyasal üstlerine karşı hayranlık duymaktan kurtarmak, kendi önem ve güçlerini anlamalarını sağlamak ve onları harekete geçirmekti. Bu amaçlara erişmek için, gazetelerde makaleler yayınladı, kent meclisi toplantılarında konuşmalar yaptı ve koloni halklarının demokratik duygularını okşayacak kararlar alınması yolunda çaba gösterdi.
1772’de yapılan bir Boston kent meclisi toplantısında, kolonicilerin haklarını ve yakınmalarını dile getirecek bir “İletişim Komitesi” seçilmesini sağladı. Komite, İngilizler tarafından alınan, yargıçların maaşlarının gümrük gelirlerinden karşılanması yolundaki karara karşı çıktı; çünkü, yargıçların maaşları için meclise bağlı olmayacaklarından ve bunun sonucunda meclise hesap verme zorunda kalmayacaklarından, böylelikle de “baskıcı bir hükümet biçimi” ortaya çıkacağından korkuyordu. Komite, bu konuda diğer kolonilerle bağlantı kurdu ve yanıtlarını göndermelerini istedi. Hemen hemen tüm kolonilerde komiteler kuruldu ve anılan komiteler etkili devrim örgütlenmesi yolunda temel oluşturdu. Yine de, Adams’ın elinde halkı ateşlemeye yetecek neden yoktu.
BOSTON “ÇAY PARTİSİ”
Buna karşın 1773’te İngiltere, Adams ve müttefiklerine çarpıcı bir fırsat sundu. Mali açıdan sıkıntı içine düşen güçlü Doğu Hindistan Şirketi, İngiltere Hükümeti’ne başvurdu ve şirkete, kolonilere yönelik tüm çay ihracatında tekel hakkı bağışlandı. Hükümet ayrıca, Doğu Hindistan Şirketi’nin, daha önceleri ihraç edilen çayı satan koloni toptancılarını atlayıp doğrudan doğruya perakendecilere mal göndermesine izin verdi. 1770’ten sonra o kadar karlı bir yasadışı ticaret oluşmuştu ki, Amerika’da tüketilen çayın çoğu yabancı kaynaklıydı ve yasa dışı yollardan getirilip gümrük vergisi ödenmeden tüketiciye sunuluyordu. Çayını kendi mümessilleri aracılığıyla ve alışılagelen fiyatın çok altında satan Doğu Hindistan Şirketi, kaçakçılığı kar getirmeyen bir faaliyet durumuna soktu ve, aynı zamanda, kolonilerdeki bağımsız tüccarları da ortadan kaldırma tehdidi yarattı. Hem çay ticaretini elden kaçırdıkları hem de tekelci uygulamalarla karşılaştıkları için harekete geçen koloni tüccarları, bağımsızlık yolunda çabalayan radikallere katıldılar.
Doğu Hindistan Şirketi’nin mümessilleri, Atlantik kıyısındaki tüm limanlarda istifaya zorlandılar ve yeni gelen çay partileri ya İngiltere’ye geri gönderildi ya da antrepolarda depolandı. Boston’da ise, mümessiller kolonicilere direndiler ve muhalefete karşın, krallık valisinin de desteğiyle mallarını boşaltmaya hazırlandılar. 16 Aralık 1773 gecesi, Mohawk Kızılderilileri kılığına bürünmüş kişiler, Samuel Adams başlarında olduğu halde, Boston limanında demirlemiş olan üç İngiliz gemisine çıktılar ve gemilerdeki çayı denize attılar. Eğer mal indirilseydi, kolonicilerin gümrük resmini ödeyip çayı satın alacağından korktukları için bu yola başvurmuşlardı. Adams ve beraberindeki radikaller, hemşehrilerinin bağımsızlık ilkesine bağlılığından kuşku duyuyorlardı.
İngiltere bir sorunla karşı karşıyaydı. Doğu Hindistan Şirketi bir parlamento kararını uygulamıştı ve çayın imha edilmesi cezasız kalırsa Parlamento, koloniler üzerinde hiçbir ağırlığı kalmadığını tüm dünyaya açıklamak zorunda kalacaktı. İngiltere’deki resmi çevreler, Boston Çay Partisi’ni bir vahşet olarak hemen hemen oybirliğiyle kınadılar ve asi kolonicileri hizaya getirmek için yasal önlemler alınması gereğini savundular.
ZORLAMA YASALARI
Parlamento, kolonicilerin “Zorlama Yasaları ya da Çekilmez Yasalar” diye adlandırdıkları yeni yasalar çıkararak bu gelişmelere karşılık verdi. Anılan önlemlerin Boston Limanı Yasası denilen ilki, imha edilen çayın bedeli ödeninceye kadar Boston limanını kapatıyordu. Boston’un denizle ilişkisini kesmek ise ekonomik yıkıma yol açacağı için kentin yaşamına karşı bir tehdit oluşturuyordu. Çıkarılan başka yasalarla, yerel makamların yetkisi sınırlanıyor ve valinin izni olmaksızın yapılan kent meclisi toplantılarının hemen hepsi yasaklanıyordu. Bir Konaklama Yasası ile de, yerel makamların İngiliz askerlerine, gerekirse özel evlerde olmak üzere, barınak sağlaması zorunlu kılınıyordu. Anılan yasalar, Parlamento’nun istediği gibi, Massachusetts’i yıldırıp yalnız bırakacağı yerde, kardeş kolonilerin onun yardımına koşmalarına neden oldu.
Aynı tarihlerde kabul edilen Quebec Yasası ile eyaletin sınırları genişletildi ve orada oturan Fransız yerleşimcilerin dinsel özgürlükten yararlanmaları ve kendi yasal geleneklerini sürdürmeleri güvence altına alındı. Koloniciler bu yasaya karşı çıktılar; çünkü, Batı’daki topraklar üzerinde kendilerine verilmiş bulunan haklar göz ardı ediliyor ve Katoliklerin egemen olduğu bir eyalet tarafından Kuzey ve Kuzeybatı’da kuşatılma tehdidi ile karşı karşıya geliyorlardı. Qubec Yasası, cezalandırma amacıyla çıkarılmamış bulunmakla birlikte, Amerikalılar tarafından Zorlama Yasaları ile bir tutuldu ve anılan yasaların tümü “Çekilmez Beş Yasa” olarak tanındı.
Virginia Temsilciler Meclisi’nin önerisi üzerine kolonilerin temsilcileri, “Kolonilerin üzücü durumuna ilişkin danışmalarda bulunmak için” 5 Şubat 1774’te Philadelphia’da toplandılar. Birinci Kıtasal Kongre olarak bilinen toplantıya katılan delegeler, bölgesel meclisler tarafından ya da halk toplantılarında seçilmişlerdi. Georgia dışındaki koloniler en az bir delege gönderdiler. Toplam 55 olan delege sayısı, çeşitli görüşleri yansıtabilecek derecede büyük, ancak, ciddi tartışmalara girişip etkin kararlar alabilecek kadar da küçüktü. Koloniler arasındaki görüş ayrılıkları, delegeler için gerçek bir ikilem oluşturuyordu. İngiltere Hükümeti’ni ödün vermeye razı etmek için sağlam bir birliktelik görünümü yaratmaları, aynı zamanda da, daha ılımlı Amerikalıları korkutmamak için radikal davranışlardan ya da bağımsızlık ruhunu yansıtan gösterilerden kaçınmaları gerekiyordu. İhtiyatlı bir temel ilkeler konuşmasının ardından, Zorlama Yasaları’na uyma zorunluluğu olmadığı yolundaki “kararlılık” belirtildi ve bir dizi karar alındı. Bunlar arasında, kolonicilerin “yaşama, özgürlük ve mülkiyet” hakları ile bölgesel meclislerin “tüm vergilendirme ve iç siyaset konularını” karara bağlama haklarına ilişkin olanlar da vardı.
Bunlara karşın, bir “Kıtasal Birlik” kurulması, Kongre tarafından alınan en önemli karar oldu. Anılan Birlik, ticaret boykotlarını yenileyecek, gümrük girişlerini denetleyecek bir komiteler sistemi geliştirecek, anlaşmaları ihlal eden tüccarların isimlerini yayınlayacak, ithal ettikleri mallara el koyacak, tutumluluğu, ekonomiyi ve endüstriyi teşvik edecekti.
Birlik hemen kolonilerde liderliği ele aldı ve yeni yerel örgütlerin saray yetkilerinden ne kaldıysa onları da sona erdirmelerini kolaylaştırdı. Bağımsızlık yanlısı liderlerin önderlik ettiği bu örgütler, sadece durumları pek iyi olmayan kimselerin değil, çok sayıda meslek sahibinin ve özellikle avukatların, Güney kolonilerindeki büyük çiftlik sahiplerinden çoğunun ve pek çok tüccarın da desteğini sağladı. Kararsızları korkutarak onları halk hareketine katılmaya ikna ettiler ve kendilerine karşı koyanları cezalandırdılar. Askeri malzeme toplamaya ve askeri birlikler kurmaya başladılar. Halkın devrim duygularını körüklediler.
Haklarının İngilizler tarafında ihlal edilmesine karşı çıkan pek çok Amerikalı ise, yine de, çözüme erişmek için görüşmeler yapılmasının ve uzlaşma aranmasının en uygun yol olduğunu düşünüyorlardı. Bu gurup içinde, Saray tarafından atanmış memurlar, çok sayıda Quakerler, şiddet kullanılmasına karşı olan diğer mezhep üyeleri, özellikle orta kolonilerdeki tüccarlar ve Güney kolonilerindeki yaşamlarından hoşnut olmayan bazı çiftçiler ve sınır bölgelerinde yerleşik kişiler vardı.
Kral, bu çok sayıdaki ılımlı kişilerle bir tür ittifak yapabilir ve iyi zamanlanmış ödünler vererek onların konumlarını güçlendirebilir ve böylelikle de devrimcilerin şiddete başvurmalarını zorlaştırabilirdi; fakat, III. George hiç ödün vermek niyetinde değildi. 1774’te Philadelphia’daki Quakerlerin verdiği bir dilekçeyi küçümseyerek, “Zarlar atıldı. Koloniler ya baş eğer ya da zafer kazanırlar.” diye yanıt verdi. Anılan davranış, Zorlama Yasaları’nı izleyen gelişmeler nedeniyle şaşkına dönmüş ve korkmuş olan Kralcıları yalnızlığa itti.
DEVRİM BAŞLIYOR
Amerika doğumlu bir hanımla evli ve cana yakın bir İngiliz kibarı olan General Thomas Gage, siyasal faaliyetlerin hemen hemen tümüyle ticaretin yerini aldığı Boston kentindeki garnizona kumanda ediyordu. Gage’nin kolonilerdeki temel görevi Zorlama Yasaları’nı uygulamak olmuştu. Massachusetts kolonicilerinin, 32 kilometre uzaktaki Concord kentinde barut ve askeri gereç topladıkları haberini alan Gage, bunlara el koymak amacıyla garnizondan güçlü bir birlik gönderdi. İngiliz askerleri bütün gece yol aldıktan sonra 19 Nisan 1775 günü Lexington köyüne ulaştılar ve sabahın sisleri arasında, bir dakika içinde savaşa hazır duruma geldikleri söylendiği için Minutemen (Dakikalıklar) diye adlandırılan 70 silahlı kolonici ile karşılaştılar. Minutemen gurubunun amacı sessiz bir protestoda bulunmaktı; fakat, İngiliz askerlerinin komutanı Binbaşı John Pitcairn, “Dağılın, kahrolası asiler! Kaçık köpekler!” diye bağırdı. Minutemen gurubunun lideri Yüzbaşı John Parker, askerlerine, ilk önce onların üzerine ateş edilmezse ateş açmamalarını söyledi. Amerikalılar çekilmeye başladıkları sırada bir silah sesi duyuldu ve İngiliz askerleri Minutemen gurubuna ateş açtılar. Bunun ardından, İngilizler süngü hücumuna geçtiler ve sekiz kişiyi öldürüp on kişiyi yaraladılar. Bu, Ralph Waldo Emerson’un sık sık yinelenen deyimiyle, “tüm dünyada duyulan silah sesiydi.”
Ardından, İngilizler Concord’a doğru ilerlediler. Amerikalılar cephanenin büyük kısmını kaçırmışlardı; geride bıraktıklarını da İngilizler imha ettiler. Bu sırada, kırsal bölgedeki Amerikan birlikleri toplandılar, Concord’da saldırdılar va Boston’a doğru uzun bir çekilişe başlamış olan İngilizlere kayıp verdirdiler. Yol boyunca da, “her Midllesex köyünden ve çiftliğinden” gelen milisler, taş duvarların, tepeciklerin ve evlerin ardına gizlenerek İngiliz askerlerinin parlak kırmızı kaputlarını hedef aldılar. Boston’a zorlukla erişen yorgun askerlerin 250’den fazlası öldürülmüş ya da yaralanmıştı. Amerikalılar da 93 kişi yitirdiler.
Lexington ve Concord’un yarattığı endişeler sürereken, İkinci Kıtasal Kongre Pennsylvania’nın Philadelphia kentinde 10 Mayıs 1775’te toplandı. Kongre 15 Mayıs’ta, savaşa karar verdi, kolonilerdeki milisleri kıtasal hizmete aldı ve Virginialı Albay George Washington’ı Amerikan kuvvetlerinin baş komutanlığına atadı. Bu sırada, Boston’un hemen yakınındaki Bunker Hill’de Amerikalılar büyük kayıplar verdiler. Kongre ayrıca, Amerikan kuvvetlerinin sonbaharda Kanada’ya doğru kuzeye yürümesine karar verdi. Amerikalılar daha sonra Montreal’i ele geçirdilerse de, Quebec’e yönelik kış saldırısında başarı elde edemediler ve sonunda New York’a çekildiler.
Silahlı çatışma başlamış olmakla birlikte bazı Kongre Üyeleri, İngiltere’den tümüyle ayrılma fikrini hoş karşılamıyorlardı. John Dickinson Temmuz ayında, Zeytin Dalı Dilekçesi diye bilinen ve bir tür anlaşmaya varılana kadar daha fazla şiddet faaliyetine girişilmesini önlemesi için Kral’dan ricada bulunan bir karar taslağı kaleme aldı; fakat, bu dilekçeye kulak verilmedi ve III. George 23 Ağustos 1775’te bir açıklama yayınlayarak kolonileri asi ilan etti.
İngiltere, bir bakıma köleliğe bağlı oldukları için, Güney’deki kolonilerin kendisine sadık kalmasını bekliyordu. Güney kolonilerinde yaşayan çok kimse, anavatana karşı çıkacak bir isyanın, büyük çiftlik sahiplerine yönelik bir köle ayaklanmasına yol açacağından korkuyordu. Gerçekten de, Virginia Valisi Lord Dunmore Kasım 1775’te, İngilizlerle birlikte savaşacak tüm kölelere özgürlük vermeyi önerdi. Bunun aksine, Dunmore’nin açıklaması, belki de Kralcı kalacak olan pek çok Virginialının asilerin tarafına geçmesi sonucunu doğurdu.
North Carolina Valisi Josiah Martin de, North Carolinalıları Saray’a sadık kalmaya zorladı. 1.500 kişi Martin’in çağrısına olumlu yanıt verdilerse de, İngiliz askerleri yardıma gelemeden önce devrim güçleri tarafından yenilgiye uğratıldılar.
İngiliz savaş gemileri kıyı boyunca South Carolina’nın Charleston kentine kadar inip Haziran 1776’da kente ateş açtılar; ancak, hazırlanmaya zamanları olan South Carolinalılar ayın sonuna doğru İngilizleri püskürttüler. İngilizler, iki yıldan fazla bir süre geçmeden yeniden Güney’e inemediler.
SAĞDUYU VE BAĞIMSIZLIK
1774’te İngiltere’den Amerika’ya gelmiş olan siyasal kuramcı ve yazar Thomas Paine, Ocak 1776’da Sağduyu adlı 50 sayfalık bir broşür yayımladı. Üç ay içinde broşürden 100.000 adet satıldı. Paine, soydan geçen krallık anlayışına saldırıyor ve bir tek dürüst adamın bile toplum için “gelmiş geçmiş tüm taçlı zorbalardan” daha değerli olduğunu belirtiyordu. Ona göre seçenekler, ya zorba bir krala ve yıpranmış hükümete sürekli boyun eğmek ya da kendine kendisine yeterli ve bağımsız bir cumhuriyet olarak mutlu yaşamaktı. Tüm kolonilerde dağıtılan Sağduyu, ayrılma isteğinin somutlaşmasında yardımcı oldu.
Geriye, resmi bir açıklama yapmak için her koloniden onay alınması işi kalmıştı. İkinci Kıtasal Kongre toplandıktan tam bir yıl sonra, 10 Mayıs 1776’da, ayrılmak için çağrıda bulunan bir karar kabul edildi. Sadece resmi bir açıklamaya gerek kalmıştı. 7 Temmuz’da, Virginialı Richard Henry Lee, “Birleşik Kolonilerin, özgür ve bağımsız devletler olduklarını ve olma hakları bulunduğunu” ilan eden bir karar taslağı sundu. Bunun hemen ardından, resmi bir bildiri hazırlamak için, Virginialı Thomas Jefferson’un başkanlığında beş kişilik bir komite görevlendirildi.
Büyük ölçüde Jefferson’un yapıtı olan ve 4 Temmuz 1776’da kabul edilen Bağımsızlık Bildirisi, yeni bir ulusun doğumunu açıklamakla kalmıyor, tüm dünyada etkin bir güç oluşturacak olan bir insan özgürlüğü felsefesini de yaratıyordu. Bildiri, Fransız ve İngiliz Aydınlanması’na ilişkin siyasal felsefeye dayanmakla birlikte, özellikle bir yapıtın etkisi göze çarpmaktadır: John Locke’nin Hükümete İlişkin İkinci İnceleme’si. Locke, İngilizlerin geleneksel haklarına ilişkin kavramları ele alıp onları insanların doğal hakları olarak evrenselleştirmiştir. Bildiri’nin iyi bilinen giriş bölümü, Locke’nin hükümete ilişkin toplumsal-sözleşme kuramını yansıtmaktadır:
Şu gerçeklerin açık olduğunu kabul ediyoruz: Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaratıcıları tarafından bağışlanmış belirli ve vazgeçilmez Haklara sahiptirler. Yaşamak, Özgür olmak ve Mutluluğa erişmek bu Haklar arasındadır. Bu hakları güvence altına almak için, İnsanlar arasında, tam gücünü yönetilenlerin onayından alan Hükümetler kurulmaktadır. Herhangi bir Hükümet Biçimi bu amaçları yıkmaya yönelirse, bu Hükümeti değiştirmek ya da ortadan kaldırmak, yeni bir Hükümet kurmak, bu Hükümetin temellerini söz konusu ilkelere dayandırmak ve yetkilerini halkın Güvenlik ve Mutluluğunu en iyi sağlayacak biçimde düzenlemek Halkın Hakkıdır.
Jefferson, Bildiride, Locke’nin ilkeleri ile kolonilerdeki durum arasında doğrudan bağlantı kurmuştur. Amerikan bağımsızlığı için savaşmak, “bizleri, anayasamıza yabancı olan ve yasalarımızın kabul etmediği bir yönetime tabi kılma yolunda başkalarıyla işbirliği yapan” bir kralın hükümeti yerine halkın onayı ile kurulmuş bir hükümet için savaşmaktı. Ancak halkın onayı ile kurulan bir hükümet, yaşamak, özgür olmak ve mutluluğa erişmek doğal haklarını güvence altına alabilirdi. Bu nedenle de, Amerikan bağımsızlığı için savaşan her insan, kendi doğal hakları için savaşmış oluyordu.
YENİLGİLER VE ZAFERLER
Bağımsızlığın ilanından sonra aylar boyunca bir takım gerilemelerle karşılaşan Amerikalıların sebatlı davranışları sonuçta onlara başarı getirdi. Ağustos 1776’da New York’un Long Island bölgesinde yer alan çatışmada zor durumda kalan Washington, başarılı bir geri çekilme harekatı gerçekleştirdi ve birliklerini küçük sandallar içinde Brooklyn’den Manhattan kıyılarına geçirdi. İngiliz Generali William Howe iki kez tereddüt etti ve Amerikalıların kaçmalarına izin verdi. Howe, buna karşılık, Kasım ayında, Manhattan Adası’ndaki Washington Kalesi’ni ele geçirdi. New York kenti savaşın sonuna kadar İngilizlerin elinde kaldı.
Aralık ayına gelindiğinde, Washington’un askerleri, malzeme ve söz verilmiş olan yardımı alamamış oldukları için dağılmak üzereydiler; fakat, savaşa başlamak için ilkbaharın gelmesini bekleme kararı alan Howe, Amerikalıları çökertme fırsatını bir kez daha kaçırdı. Bu sırada Washington, New Jersey’de Trenton kentinin kuzeyinde Delaware Nehri’ni geçti. 26 Aralık sabahı erken saatlerde Trenton’daki garnizona karşı sürpriz bir saldırı gerçekleştiren birlikleri, 900’den fazla esir aldılar. Bir hafta sonra, 3 Ocak 1777’de Princeton’da İngilizlere saldırdı ve daha önce onların işgalinde bulunan toprakların büyük kesimini geri aldı. Amerikalıların bozulmuş olan moralleri, Trenton ve Princeton’da kazanılan zaferlerden sonra yerine geldi.
Howe 1777’de, Pennsylvania’da Brandywine ırmağı dolaylarında Amerikan ordusunu yendi, Pennsylvania’yı işgal etti ve Kıtasal Kongre’yi kaçmak zorunda bıraktı. Washington, şiddetli 1777-1778 kışını Pennsylvania’nın Valley Forge yöresinde, yeterli yiyecek, giyecek ve malzeme olmaksızın geçirmek zorunda kaldı. Çiftçilerin ve tüccarların, mallarını, Kıtasal Kongre ve eyaletler tarafından çıkarılan kağıt para yerine altın ve gümüş karşılığı İngilizlere satmaları, Amerikan birliklerini bu yetersizliklerden daha çok sıkıntıya soktu.
Washington’un Kıta Ordusu Valley Forge’da en kötü duruma düşmüştü; ancak, 1777 yılı savaşın dönüm noktasını oluşturdu. 1776 sonlarında İngiliz Generali John Burgoyne, Champlain Gölü’nü ve Hudson Nehri’ni geçerek New York ve New England’ı işgal etmek amacıyla bir plan geliştirdi. Ne yazık ki, ormanlık ve bataklık araziyi geçemeyecek derecede ağır araç ve gereçleri vardı. Burgoyne kumandasındaki bir Kralcı ve Kızılderili grubu New York’daki Oriskany ırmağı yakınında, deneyimli bir seyyar Amerikan birliği ile karşılaştı. Burgoyne’nin bazı birlikleri de, gereksinim duydukları malzeme peşinde koşarken, Vermont’un Bennington kasabasında Amerikan askerleriyle karşı karşıya geldiler. Çıkan çatışma Burgoyne ordusunu yeterince oyaladı ve New York’un Albany kenti yakınlarında Hudson Nehri’nin aşağı kesimlerinden destek kuvvetleri gönderebilmesi için Washington’a zaman kazandırdı. Burgoyne yeniden harekete geçtiğinde, Amerikalılar onu bekler durumdaydılar. İleride, New York’un West Point yöresinde Amerikalılara ihanete edecek olan Benedict Arnold’un kumandasındaki Amerikalılar İngilizleri iki kez püskürttüler. Burgoyne, New York’un Saratoga kentine geri çekildi ve orada, General Horatio Gates tarafından kumanda edilen Amerikan güçleri İngiliz birliklerini kuşattılar. 17 Ekim 1777’de Burgoyne’nin tüm ordusu teslim oldu. İngilizler, altı general, 300 subay ve 5.500 asker yitirdiler.
FRANSIZ-AMERİKAN İTTİFAKI
Fransa’da Amerikalıların davasına ilişkin derin duygular besleniyordu; Fransa aydın çevreleri de feodaliteye ve ayrıcalıklara karşı ayaklanmış durumdaydı. Saray ise, ideolojik olmaktan daha çok jeopolitik nedenlerle, kolonicilere yardım ediyordu. Fransa Hükümeti, 1763 yenilgisinden beri İngiltere’ye karşı misillemede bulunma peşindeydi. Benjamin Franklin, Amerikalıların davasına destek sağlamak için, 1776’da Paris’e gönderildi. Akıllı, kurnaz ve aydın kişiliği sayesinde, kısa zamanda varlığını Paris’te hissettirdi ve Fransızların yardımını sağlama konusunda etkin bir rol oynadı.
Fransa Mayıs 1776’da Amerika’ya 14 gemi dolusu savaş malzemesi göndererek kolonilere yardım etmeye başladı. Gerçekten de, Amerikan ordularının kullandığı barutun çoğu Fransa’dan geliyordu. İngiltere’nin Saratoga’da yenilmesinden sonra Fransa, eski düşmanını ciddi ölçüde zayıflatmak ve Yedi Yıl Savaşı’nda (Fransız ve Kızılderili Savaşı) altüst olan güç dengesini eski konumuna getirmek için bir fırsat çıktığını gördü. 6 Şubat 1778’de Amerika ile Fransa bir Dostluk ve Ticaret Andlaşması imzaladılar. Anılan Andlaşmayla Fransa Amerika’yı tanıyor ve ticaret konusunda ödünler veriyordu. İki ülke ayrıca bir İttifak Andlaşması imzaladılar ve Fransa da savaşa katılırsa, Amerika bağımsızlığını kazanıncaya kadar her iki ülkenin de silah bırakmayacağını, her bir ülkenin, diğerinin rızası olmadan İngiltere ile barış yapmayacağını ve her bir ülkenin, diğerinin Amerika’daki topraklarını güvence altına alacağını kabul ettiler. Bu, Birleşik Devletler’in ya da öncüllerinin 1949’a kadar imzalayacağı tek ikili savunma andlaşması olmuştur.
Fransız-Amerikan ittifakı kısa zamanda çatışmayı yaygınlaştırdı. Haziran 1778’de İngiliz gemileri Fransız teknelerine ateş açtı ve iki ülke savaşa girdi. Yedi Yıl Savaşı’nda İngiltere tarafından işgal olunan toprakları geri almayı uman İspanya 1779’da Fransa’nın yanı sıra savaşa katıldı, ancak Amerikalıların müttefiki olmadı. İngiltere, Amerikalılarla ticaretini sürdüren Hollanda’ya 1780’de savaş ilan etti. Fransa önderliğindeki bu Avrupa güçleri topluluğu, İngiltere için, kolonilerin tek başına başarabileceğinden çok daha büyük bir tehdit oluşturuyordu.
İNGİLİZLER GÜNEYE İLERLİYOR
Güneylilerin daha fazla Kralcı olduğunu düşünen İngilizler, Fransızlar da çatışmaya katılınca, güneydeki çabalarını arttırdılar. 1778 sonlarında Georgia’nın Savannah kentinin ele geçirilmesiyle bir harekat başlatıldı. Kısa zaman sonra İngiliz birlikleri, Güney’deki en önemli liman olan, South Carolina’nın Charleston kantine doğru ilerlediler. İngilizler ayrıca deniz kuvvetleri ve amfibik güçler kullanarak Amerikan kuvvetlerini Charleston yarımadasında kıstırmayı başardılar. 12 Mayıs’ta General Benjamin Lincoln kenti ve oradaki 5.000 askeri teslim etti. Bu, Amerikalıların savaştaki en büyük yenilgisini oluşturdu.
Buna karşılık, şansın tersine dönmesi Amerikalı asilere cesaret verdi. Kısa bir süre sonra, South Carolinalılar, kırsal kesimlerde İngiliz destek yollarına saldırmaya başladılar. General Horatio Gates Temmuz’da, eğitim görmemiş milislerden bir yedek güç toplayarak, South Carolina’nın Camden kentinde General Charles Cornwallis kumandasındaki İngiliz güçlerine saldırdı; fakat, Gates’in acemi birlikleri İngiliz askerleriyle karşılaşınca paniğe kapılıp kaçmaya başladılar. Cornwallis’in askerleri Amerikalılarla birkaç kez daha karşılaştılar; ancak, en önemli çatışma, 1781 yılı başlarında, South Carolina’nın Cowpens kasabasında oldu ve Amerikalılar İngilizleri büyük bir yenilgiye uğrattılar. North Carolina’da yorucu ancak sonuçsuz bir takipten sonra Cornwallis Virginia’ya erişmeyi amaçladı.
ZAFER VE BAĞIMSIZLIK
Fransa Kralı XVI. Louis, Temmuz 1780’de Amerika’ya, Kont Jean de Rochambeau kumandasında 6.000 kişilik bir öncü kuvveti göndermişti. Fansız donanması da, buna ek olarak, İngiliz gemilerine saldırdı ve New York’tan hareketle Virginia’daki birliklerine yedek asker ve malzeme götüren İngiliz gemilerini engelledi. 18.000 kişiyi bulan Fransız ve Amerikan orduları, yaz boyunca ve sonbaharda Cornwallis’le köşe kapmaca oynadılar. Sonuçta, 19 Ekim 1781’de, Chesapeake Körfezi çıkışındaki Yorktown’da sıkıştırılan Cornwallis 8.000 kişilik İngiliz ordusuyla birlikte teslim oldu.
Savaş, Cornwallis’in yenilgisiyle hemen bitmedi ve bir sonuç alınmaksızın hemen hemen iki yıl daha uzadıysa da, yeni kurulan İngiltere Hükümeti, 1782 başlarında Paris’te barış görüşmeleri başlattı. Amerikan tarafını, Benjamin Franklin, John Adams ve John Jay temsil ediyorlardı. Varılan sonuç andlaşması Kongre tarafından onaylandı ve Büyük Britanya ile eski kolonileri andlaşmayı 3 Eylül’de imzaladılar. Paris Andlaşması olarak bilinen barış andlaşmasıyla 13 eski koloninin bağımsızlığı, özgürlüğü ve egemenliği tanınıyor ve İngiltere, Mississippi Nehri’nin batısında kalan, kuzeyde Kanada’ya ve güneyde de, İspanya’ya iade edilmiş bulunan, Florida’ya kadar uzanan toprakları bağışlıyordu. Yedi yıldan fazla bir süre önce Richard Henry Lee’nin söz ettiği yavru koloniler sonuçta “özgür ve bağımsız devletler” olmuşlardı. Geriye bir ulus oluşturmak kalıyordu.
AMERİKAN DEVRİMİ İLE KRALCILAR
Amerikalıların, günümüzde Bağımsızlık Savaşı’nı bir devrim olarak görmelerine karşın, önemli açılardan aynı zamanda bir iç savaştır. Amerikalı Kralcılar ya da muhaliflerinin tanımlamasıyla “Muhafazakarlar”, Devrime karşı çıkmış ve pek çoğu asilere karşı silaha sarılmışlardır. Kralcıların sayısına ilişkin tahminler 500.000’e ya da kolonilerin o günlerdeki nüfusunun yüzde yirmisine kadar yükselmektedir.
Kralcıları harekete geçiren nedir? Kralcı olsun Devrimci olsun, öğrenim görmüş pek çok Amerikalı, John Locke’nin doğal haklar ve sınırlı hükümet kuramlarını kabul etmişlerdir. Bu nedenle, asiler gibi Kralcılar da, Pul Yasası ve Zorlama Yasaları gibi İngiliz faaliyetlerini eleştirmişlerdir. Şiddetin çete yönetimine ya da zorbalığa yol açacağına inanan Kralcılar, barışçı protesto yöntemlerine başvurmak istiyorlardı. Buna ek olarak, bağımsızlığın, İngiliz ticaret sisteminin üyesi bulunmakla kazanılan ekonomik çıkarların da yitirileceğine inanıyorlardı.
Kralcılar her sınıftan geliyorlardı. Çoğunluğu küçük çiftçiler, zanaatkarlar ve dükkan sahipleriydiler. İngiliz memurlardan pek çoğunun Saray’a sadık kalmaları da şaşırtıcı değildi. Özellikle Püriten New England’daki Anglikan din adamları gibi, zengin tüccarlar da sadık kalma eğilimindeydiler. Kralcılar arasında, İngilizlerin özgürlük vaadinde bulunduğu bazı siyahlar, Kızılderililer, sözleşmeli hizmetkarlar ve Saray’ı daha çok III. George Alman asıllı olduğu için destekleyen Alman göçmenler vardı.
Her kolonideki Kralcı sayısı değişiyordu. Günümüzde yapılan tahminlere göre, New York nüfusunun yarısı Kralcıydı; koloninin aristokrasiye dayalı bir kültürü vardı ve Devrim süresince İngiliz işgali altında kalmıştı. North Carolina ve South Carolina’da, sınır bölgesi çiftçileri Kralcı iken, Kıyı Bölgesi’ndeki büyük çiftlik sahipleri Devrim’i desteklemek eğilimindeydiler.
Paris Barış Andlaşması uyarınca, Kralcıların el konulmuş olan topraklarının Kongre tarafından iade edilmesi gerekiyordu. Sözgelimi, Pennsylvania’da William Penn’in ve Maryland’da Geroge Calvert’in mirasçılarına büyük ölçüde iade gerçekleştirildi. Asilerle Kralcılar arasında derin husumet olan North Carolina ve South Carolina’da ise, Kralcıların pek azı topraklarını geri alabildiler. New York, North Carolina ve South Carolina’da, Kralcıların el konulan büyük arazileri küçük çiftçilere paylaştırıldığı için toplumsal devrime benzer bir gelişme görüldü.
Aralarında Benjamin Franklin’in oğlu William ve o günlerin en büyük Amerikan ressamı John Singleton Copley’in de bulunduğu 100.000 dolayında Kralcı ülkeden ayrıldılar. Pek çoğu Kanada’da yerleştiler. Bir kısmı geri döndüyse de, bazı eyaletler Kralcıların kamu görevine seçilmelerini yasakladı. Devrimden sonraki yıllarda Amerikalılar Kralcıları unutmayı yeğlediler. Copley dışındaki Kralcılar, Amerikan tarihinin önemsiz kişileri oldular.
Kaynak: http://ankara.usembassy.gov/
Şu an okuduğunuz bu




comment closed