ULUSAL BİR HÜKÜMETİN KURULUŞU“Dünyadaki her insanın ve her insan topluluğunun kendi kendini yönetme hakkı vardır.”
Thomas Jefferson 1790
EYALET ANAYASALARI
Devrimin başarısı Amerikalılara, ideallerini Bağımsızlık Bildirisi’nde açıklanan yasal biçimde belirleme ve bazı yakınmalarını eyalet anayasaları aracılığıyla giderme fırsatı verdi. Daha 10 Mayıs 1776’da Kongre bir karar aldı ve kolonilere, “seçmenlerinin mutluluk ve güvenliğini en iyi şekilde sağlayacak” yeni hükümetler kurmalarını önerdi. Bazıları bunu zaten yapmışlardı ve bunun sonucu olarak, Bağımsızlık Bildirisi yayınlandıktan bir yıl sonra, üçü hariç tüm koloniler anayasalarını kabul etmişlerdi.
Yeni anayasalarda demokratik kavramların etkisi görüldü. Türmü sağlam koloni deneyimi ve İngiliz uygulamaları temeline dayandırıldığı için, hiçbiri geçmişten büyük bir kopma yaratmadı. Yine de her biri, Aydınlanmacı filozofların övgüyle karşıladıkları cumhuriyetçilik ruhu çerçevesinde hazırlanmıştı.
Doğal olarak, eyalet anayasalarını hazırlayanların ilk amacı, “vazgeçilmez hakların” güvence altına alınması idi; anılan hakların ihlal edilmesi, eski kolonilerin İngiltere’yle bağlarını reddetmelerine yol açmıştı. Bu nedenle, her anayasa bir temel haklar bildirgesi ya da temel haklar yasasıyla başlıyordu. Tüm diğerlerine örnek olan Virginia anayasası, halk egemenliğini, dönüşümlü temsili, seçim özgürlüğünü ile daha ılımlı kefalet karşılığı tahliye koşulları ve insancıl cezalandırma, süratli jüri yargılaması, basın ve inanç özgürlüğü, çoğunluğun hükümeti düzeltme ya da değiştirme hakkı gibi belirli temel özgürlükleri içeren bir ilkeler bildirisine yer vermekteydi.
Diğer eyaletler ifade, toplanma ve dilekçe verme özgürlüklerini güvence altına almak amacıyla, özgürlükler listesini genişlettiler ve silah taşıma, ihzar (habeas corpus) emri, konut dokunulmazlığı ve eşit yasal korunma haklarına ilişkin maddeler de eklediler. Ayrıca, tüm anayasalarda, birbirini frenleyen ve dengeleyen yasama, yürütme ve yargı gücünden oluşan üç-organlı hükümet yapısına bağlılık vurgulandı.
Pennsylvania anayasası en radikal olanıydı. Philadelphia zanaatkarları, İskoçyalı ve İrlandalı sınır bölgesi yerleşimcileri ve Almanca konuşan çiftçiler denetimi ele geçirmişlerdi. Eyalet Kongresi’nin kabul ettiği anayasaya göre, her erkek vergi mükellefinin ve oğullarının oy kullanma hakları bulunacaktı, temsil dönüşümlü olacaktı (hiç kimse yedi yılda dört yıldan fazla süreyle mecliste temsilcilik yapamayacaktı) ve tek meclisli bir yasama organı kurulacaktı.
Eyalet anayasalarında, günümüz standardlarına oranla, bazı çok çarpıcı sınırlamalar vardı. İnsanların doğal haklarını güvence altına almak için yaratılan anayasalar, en temel doğal hak olan eşitlik hakkını güvence altına almıyordu. Pennsylvania’nın güneyinde kalan koloniler, köle nüfuslarını en temel insan haklarının dışında bıraktılar. Kadınların siyasal hakları yoktu. Hiçbir eyalette erkeklere sınırsız oy kullanma izni tanınmadı, tüm vergi mükelleflerine seçme izni verilen Pennsylvania gibi, Delaware, North Carolina, Georgia’da da seçilenlerin belirli ölçüde emlak sahibi olmaları gerekiyordu.
KONFEDERASYON MADDELERİ
İngiltere ile çatışma nedeniyle kolonilerin tutumlarında büyük değişiklikler oluştu. Özerkliklerinin en ufak bir parçasından bile vazgeçmeyi reddeden ve bunu kendilerinin seçtikleri kuruluşlara da bırakmak istemeyen yerel meclisler, 1754’te Albany Birlik Planı’nı geri çevirmişlerdi. Buna karşın, Devrim sırasında yapılan karşılıklı yardımlar etkili olmuş ve bireysel yetkiden vazgeçmek konusundaki korkular büyük ölçüde azalmıştı.
John Dickinson 1776’da “Konfederasyon ve Sürekli Birlik Maddeleri”ni hazırladı. Anılan belge Kıtasal Kongre’de 1777’de kabul edildi ve tüm eyaletler tarafından onaylanarak 1781’de yürürlüğe girdi. Maddeler’in getirdiği hükümet çatısında pek çok zaaf vardı. Ulusal hükümetin gerektiğinde gümrük tarifeleri koymak, ticareti düzenlemek ve vergi koymak yetkisi yoktu. Uluslararası ilişkilerdeki tek denetleme kurumu değildi: çok sayıda eyalet yabancı ülkelerle kendi başına görüşmeler başlatmıştı. Dokuz eyaletin kendi ordusu ve bir kaçının kendi donanması vardı. Garip türlerde madeni paraların yanısıra, eyaletlerin ve merkezi devletin çıkardığı şaşırtıcı derecede çok çeşitli kağıt para ortalıkta dolaşıyor ve hepsi de büyük bir hızla değer yitiriyordu.
Savaştan sonra karşılaşılan ekonomik güçlükler, değişiklik yapılması çağrılarına yol açtı. Savaşın sona ermesi, iki tarafın ordularına da mal sağlamış olan ve İngiliz ticaret sistemine katılmak sayesinde elde ettikleri kazanımları yitiren tüccarlar üzerinde çok olumsuz etkiler yaratmıştı. Eyaletler, gümrük tarifelerinde Amerikan mallarına öncelik tanımakla birlikte söz konusu tarifeler birbirine uymuyordu ve bu nedenle merkezi hükümet tarafından uyumlu bir siyaset güdülmesi yolunda güçlü istekler doğmuştu.
Devrim sonrası ortaya çıkan ekonomik zorluklardan belki de en çok sıkıntı çekenler çiftçilerdi. Tarımsal ürün arzı talebi aşmıştı ve özellikle borçlu çitçiler arasında huzursuzluk vardı. Anılan çiftçiler, ipotekli mülklerine el konulmasını ve borçları nedeniyle hapis cezasına çarptırılmalarını önleyecek güçlü önlemler alınmasını istiyorlardı. Mahkemeler alacak davalarıyla tıkanıp kalmıştı. 1786 yılının yaz ayları boyunca, bazı eyaletlerde halk meclisleri ve özel toplantılar düzenlenerek, eyalet yönetimlerinde reform yapılması talebi dile getirildi.
1786 sonbaharında, eski bir yüzbaşı olan Daniel Shays’ın önderliğinde toplanan çiftçi gurupları, Massachusetts’te gelecek eyalet seçimlerine kadar, ilçe mahkemelerinin toplanmasını ve alacak davalarını karara bağlamasını zor kullanarak engellediler. 1787’de çiftçilerin oluşturduğu 1.200 kişilik bir çapulcu ordusu, Springfield’deki federal cephane deposuna doğru harekete geçti. Daha çok sopalar ve saman tırmıklarıyla silahlanmış olan asiler, küçük bir milis birliği tarafından püskürtüldüler. Ardından, General Benjamin Lincoln Boston’dan destek birlikleriyle geldi ve geri kalan Shaycileri dağıttı ve elebaşıları da Vermont’a kaçtı. Hükümet 14 asiyi yakaladı, onları önce ölüm cezasına çarptırdı, sonra bazılarını affetti ve diğerlerine de hafif hapis cezaları verdi. İsyanın bastırılmasından sonra, çoğunluğu asilere yakınlık duyan yeni seçilmiş bir meclis, onların borç hafifletilmesine ilişkin bazı taleplerini karşıladı.
GENİŞLEME SORUNLARI
Devrim’in sona ermesiyle, Birleşik Devletler, çözüme kavuşturulmamış Batı sorununu, yani, toprak, kürk ticareti, Kızılderililer, yerleşim ve yerel hükümet konularında karmaşalıklarla dolu olan genişleme sorununu yeniden ele almak zorunda kaldı. Ülkede o güne kadar keşfedilmiş olan en zengin toprakların çekiciliği karşısında öncüler (Pioneers) Appalachian Dağları’nı aşıp onların ötesine yayıldılar. 1775’e gelindiğinde, su yolları boyunca çok uzaklara serpiştirilmiş yerleşim birimlerinde on binlerce insan yaşıyordu. Sıradağlarla birbirinden ayrılmış ve Doğu’daki siyasal güç merkezlerinden de yüzlerce kilometre uzakta kalmış olan yerleşimciler, kendi hükümetlerini kurdular. Tüm kıyı eyaletlerinden gelen yerleşimciler, iç kesimlerin verimli nehir vadilerine, ormanlarına ve uçsuz bucaksız çayırlarına yayıldılar. 1790 yılında, Appalachian Dağları ötesindeki nüfus 120.000’i çok aşmıştı.
Savaştan önce, bazı koloniler, Appalachian Dağları ötesindeki topraklar üzerinde yaygın ve çok kez birbiriyle örtüşen hak iddialarında bulunmuşlardı. Benzeri haklara sahip olmayanlar, bu zengin toprak ödülünün paylaşım biçimini haksız buluyorlardı. Anılan gurup adına konuşan Maryland, batıdaki toprakların ortak mülkiyet altında sayılmasını ve Kongre tarafından parsellenip özgür ve bağımsız eyaletler arasında paylaştırılmasını öngören bir karar taslağı sundu. Bu görüş pek yandaş bulmadı. Yine de, New York, 1780’de mülkiyet haklarını Birleşik Devletler’e devrederek bu konuda öncülük yaptı. 1784’te, en geniş arazi sahibi olan Virginia, Ohio Nehri’nin kuzeyindeki tüm topraklarını terk etti. Diğer eyaletler de haklarından vazgeçtiler ve Kongre’nin, Ohio Nehri’nin kuzeyinde ve Allegheny Dağları’nın batısında kalan tüm toprakların mülkiyetine sahip olacağı anlaşıldı. Bu milyonlarca hektarlık ortak toprağın mülkiyeti, ulusallığın ve birliğin o güne kadar görülen en somut kanıtı oldu ve ulusal egemenlik görüşüne de bir tür temel sağladı. Buna karşın, söz konusu topraklar, aynı zamanda, çözülmesi gerekli bir sorun oluşturuyordu.
Konfederasyon Maddeleri bir çözüm yolu sağladı. Maddeler uyarınca, Kuzeybatı Toprakları başlangıçta, 1787 tarihli Kuzeybatı Kararnamesi ile öngörülen sınırlı bir kendi kendini yönetme sistemi altında, Kongre tarafından atanan bir vali ve yargıçların yönettiği tek bir bölge olarak düzenlenecekti. Bu topraklar, oy kullanma yaşına gelmiş 5.000 özgür erkek nüfusu oluşunca, iki meclisli bir yasama organı kurmaya hak kazanacak ve alt meclis üyelerini kendisi seçecekti. O zaman ayrıca, Kongre’ye de oy kullanma hakkı bulunmayan bir temsilci gönderebilecekti.
Bu topraklardan en az üç ve en çok beş eyalet yaratılacak ve bunlardan nüfusu 60.000 kişiye erişenler, “özgün eyaletlere her açıdan eşit olarak” Birlik’e kabul edilecekti. Kararname ile, vatandaşlık hakları ve özgürlükleri güvence altına alınıyor, eğitim teşvik ediliyor ve “anılan topraklarda ne kölelik ne de isteğe aykırı sözleşmeli hizmetkarlık olacağı” güvencesi veriliyordu.
Yeni siyaset, kolonilerin anavatanın çıkarları için varolduğu ve siyasal açıdan bağımlı ve toplumsal açıdan ikinci sınıf sayıldığı yolundaki alışılagelmiş kavramı reddediyordu. Kolonilerin ulusun bir uzantısı sayıldıkları ve eşitlikten kaynaklanan kazanımlara da bir ayrıcalık değil bir hak olarak sahip bulundukları yolundaki ilke bu doktrinin yerine geçmişti. Kuzeybatı Kararnamesi’nin bu aydınlatıcı hükümleri, Amerika’nın kamu arazisi siyasetinin temelini oluşturdu.
KURUCU MECLİS
George Washington’un deyimiyle, Paris Andlaşması ile Anayasa’nın yazıldığı tarih arasında geçen süre içinde, eyaletler birbirlerine “pamuk ipliğiyle” bağlıydılar. Maryland ve Virginia arasında Potomac Nehri üzerinde seyrüsefer konusunda çıkan anlaşmazlıklar, beş eyaletin temsilcilerinin 1786’da Maryland’ın Annapolis kentinde yapılan bir konferansa katılmalarına yol açtı. Temsilcilerden Alexander Hamilton, ticaretin siyasal ve ekonomik sorunlarla yakın bağları olduğu ve sorunun hiçbir temsil niteliği bulunmayan bir kuruluş tarafından ele alınamayacak derecede ciddiyet taşıdığı konusunda diğer meslektaşlarını ikna etti.
Tüm eyaletlere bir çağrıda bulunularak, ertesi ilkbaharda Philadelphia’da yapılacak bir toplantıya temsilci göndermelerinin istenmesini önerdi. Kıtasal Kongre başlangıçta bu cesur atılıma tepki gösterdiyse de, Virginia’nın George Washington’u temsilci olarak seçtiği haberleri üzerine protestolarını durdurdu. Bir sonraki sonbahar ve kış aylarında, Rhode Island dışındaki tüm eyaletlerde seçim yapıldı.
Mayıs 1787’de Philadelphia Eyalet Meclisi binasında yapılan Federal Kurucu Meclis toplantılarına ünlü kişiler katıldı. Eyalet meclisleri toplantıya, koloni ve eyalet hükümetlerinde, Kongre’de, mahkemelerde ve orduda deneyimi olan liderleri gönderdi. Dürüstlüğü ve Devrim sırasında sergilediği askeri liderlik yetenekleri nedeniyle ülkenin en önde gelen kişisi sayılan George Washington toplantı başkanlığına seçildi.
Daha faal olan üyeler arasında en çok göze çarpanlar iki Pennsylvanialıydı: Bir ulusal hükümet kurulması gereğini açıkça gören Gouverneur Morris ve ulusallık kavramı konusunda yorulmak bilmeden çalışan James Wilson. Pennsylvania tarafından seçilen temsilciler arasında, parlak bir kamu hizmeti geçmişinin ve bilimsel başarıların sonuna yaklaşmış olan Benjamin Franklin de vardı. Virginia’dan, pratik görüşlü genç bir devlet adamı, özenli bir siyaset ve tarih inceleyicisi ve bir meslektaşına göre de “çalışkanlık ve uygulama açısından….tartışılacak her konuda en fazla bilgiye sahip kişi” olan James Madison gelmişti. Madison, günümüzde, “Anayasa’nın Babası” olarak bilinmektedir.
Massachusetts, yetenekli ve deneyimli iki genç adamı, Rufus King ve Elbridge Jerry’yi göndermişti. Ayakkabıcıyken daha sonra yargıçlığa başlamış olan Roger Sherman, Connecticut temsilcileri arasındaydı. New York’tan, toplantının yapılmasını önermiş olan Alexander Hamilton gelmişti. Elçi olarak Fransa’da bulunan Thomas Jefferson ile Büyük Britanya’da aynı görevi yapan John Adams toplantıda yoklardı. 55 temsilci arasında gençler çoğunluktaydı ve toplantıya katılanların yaş ortalaması 42’ydi.
Kurucu Meclis, sadece Konfederasyon Maddeleri’ni değiştirmekle görevlendirilmişti; fakat, Madison’un sonradan yazdığı gibi, “ülkelerine büyük güveni olan” temsilciler, Maddeler’i bir kenara atıp tümüyle yeni bir hükümet yapısı kurmaya giriştiler.
Temsilciler, iki ayrı gücü, yani yarı-bağımsız 13 eyaletin şimdiden uyguladığı yerel denetim gücü ile bir merkezi hükümetin gücünü bağdaştırmanın en önemli gereksinim olduğunu biliyorlardı. Ulusal hükümetin yeni, genel ve kapsamlı olması nedeniyle, bir yandan onun işlevleri ve gücü özenle tanımlanıp belirtilirken, geriye kalan tüm işlevlerin ve gücün de eyaletlere bırakılacağının anlaşılması gerektiği ilkesini benimsediler. Temsilciler, buna karşın, merkezi hükümetin gerçek güce gereksinimi olduğunu bildikleri için, onun diğer işlevleri arasında, para basma, ticareti düzenleme, savaş ilan etme ve barış yapma yetkisi bulunması gerektiğini de genelde kabul ettiler.
TARTIŞMA VE UZLAŞMA
Philadelphia’da toplanan XVIII. yüzyılın devlet adamları, Montesquieu’nün siyasette güç dengesi kavramını benimsemiş kişilerdi. Bu ilke, koloni deneyimi ile destekleniyor ve John Locke’nin, temsilcilerin çoğu tarafından bilinen yazılarından güç alıyordu. Bu etkiler, eşit ve uyumlu çalışan üç hükümet organı kurulması gerektiği inancına yol açtı. Yasama, yürütme ve yargı güçleri, hiçbirinin hiçbir zaman denetimi ele geçiremeyeceği kadar uyumlu bir denge içinde olmalıydı. Temsilciler, yasama organının, kolonilerdeki ve İngiltere Parlamentosu’ndaki gibi iki meclisli olması üzerinde anlaştılar.
Toplantıda, yukarıda belirtilen konular üzerinde oybirliği vardı. Bunların yaşama geçirilmesi konusunda ise çok farklı görüşler ortaya çıktı. Sözgelimi, New Jersey gibi küçük eyaletlerin temsilcileri, ulusal hükümetteki etkilerini azaltacağı gerekçesiyle, temsil edilme hakkını Konfederasyon Maddeleri’ndeki gibi eyalet olmaya değil nüfus oranına dayandıran değişikliklere karşı çıktılar.
Öte yandan, Virginia gibi büyük eyaletlerin temsilcileri, nüfus oranına dayalı temsil hakkını desteklediler. Tartışmalar sonsuza kadar uzayacak gibi göründüğü bir sırada, Roger Sherman, Kongre’deki meclislerden birinde, yani Temsilciler Meclisi’nde, nüfus oranına dayalı temsil hakkı buluhmasına karşılık diğer mecliste, yani Senato’da, eşit temsil olmasını önerdi.
Böylelikle büyük ve küçük eyaletler arasında uyum sorunu çözümlendi. Buna karşın, her yeni konuda ancak yeni uzlaşmalarla çözülebilecek yeni sorunlar ortaya çıktı. Kuzeyliler, her eyaletin vergi payı saptanırken kölelerin de hesaba katılmasını, buna karşılık, Temsliciler Meclisi’ndeki sandalye sayısı belirlenirken bunun yapılmamasını istediler. Çok küçük bir muhalefetle karşılanan bir uzlaşma sonucu, Temsilciler Meclisi üyesi sayısının, özgür kişilerin tümü ve kölelerin de beşte üçü göz önünde tutularak saptanması kararlaştırıldı.
Shays İsyanı’nın neden olduğu acıyı henüz üzerlerinden atamamış bulunan, Sherman ve Elbridge Gerry gibi temsilciler, büyük bir halk kitlesinin kendi kendisini yönetmeye yeterli anlayışa sahip olmadığından korktukları için, hiçbir federal hükümet organının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesini istemiyorlardı. Bazı temsilciler ise, ulusal hükümetin olduğunca geniş bir halk tabanına dayanması gerektiğini düşünüyorlardı. Diğer bazı temsilciler, büyümekte olan Batı’ya eyaletleşme olanağı verilmemesini istiyorlardı; bazıları da, Kuzeybatı Kararnamesi ile 1787’de kurulan eşitlik ilkesini savunuyorlardı.
Kağıt para, sözleşmeden doğan yükümlülükleri düzenleyen yasalar ya da siyaset dışında bırakılan kadınların rolü gibi ulusal ekonomik sorunlar üzerinde önemli görüş ayrılıkları yoktu. Buna karşın, çeşitli kesimlerin ekonomik çıkarlarının dengelenmesi; hükümet başkanının gücü, görev süresi ve seçimine ilişkin tartışmaların sonuçlandırılması; kurulacak mahkeme türlerine ve yargıçların görev süresine ilişkin sorunların çözümlenmesi gerekiyordu.
Philadelphia’da sıcak yaz boyunca çalışan Kurucu Meclis üyeleri, sonunda, o güne kadar düzenlenmiş bulunan en karmaşık hükümeti, diğer bir deyimle, açık biçimde belirlenmiş ve sınırlandırılmış bir alanda en yüce güç olan bir hükümet sistemini kısa bir belgede tanımladılar. Meclis, federal hükümetin gücünü belirlerken ona, vergilendirme, borçlanma, tekdüze resim ve harç koyma, madeni para çıkarma, ağırlık ve ölçüm birimleri saptama, patent ve telif hakları verme, postane kurma ve posta yolları açma konularında tam yetki tanıdı. Ulusal hükümet, aynı zamanda, kara ve deniz ordusu kurmaya ve donatmaya ve eyaletlerarası ticareti düzenlemeye yetkiliydi. Kızılderililere ilişkin faaliyetleri, dış siyaseti yürütmek ve savaş yönetmek yetkisi de vardı. Yabancıların vatandaşlığa alınmasına ve kamu topraklarının yönetilmesine ilişkin yasalar çıkarabilir ve eskileriyle eşit haklara sahip yeni eyaletler kabul edebilirdi. Açıkça belirlenmiş olan bu gücün kullanılması için gerekli ve uygun tüm yasaları çıkarma yetkisinin verilmesi, federal hükümete, gelecek kuşakların be giderek genişleyen siyasal kurumların gereksinimlerini karşılama olanağı sağlamıştır.
Güçlerin ayrılığı ilkesi, eyalet anayasalarının çoğunda denenmiş ve sağlıklı olduğu kanıtlanmıştı. Kurucu Meclis buna uygun olarak, birbirini frenleyen ve dengeleyen, yasama, yürütme ve yargı organından oluşan bir hükümet sistemi kurdu. Buna göre, Kongre’nin çıkardığı yasalar başkan tarafından onaylanana kadar yürürlüğe girmeyecekti. Başkan da, yapacağı en önemli atamaları ve imzalayacağı andlaşmaları, onaylanmak için Senato’ya sunacaktı. Buna karşılık, Kongre başkan hakkında meclis soruşturması başlatıp onu azledebilecekti. Yargı organı, federal yasalar ve Anayasa çerçevesinde, tüm davaları ele alacaktı; böylelikle mahkemelere hem temel hem de yazılı hukuku yorumlama yetkisi verilmiş oluyordu; fakat, başkanın atadığı ve Senato’nun onayladığı yargı üyeleri hakkında da Kongre tarafından meclis soruşturması açılabilirdi.
Anayasa’yı aceleye getirilmiş değişikliklere karşı korumak için, V. Madde, Anayasa değişikliklerinin, Kongre’deki her iki meclisin üçte iki çoğunluğu tarafından ya da eyaletlerin üçte ikisinin yapacağı bir meclis toplantısında önerilmesini öngörmekteydi. Öneriler, iki yöntemden birine başvurularak ya eyaletlerin dörtte üçünün yasama organları tarafından ya da eyaletlerin dörtte üçünün yapacağı bir meclis toplantısında onaylanabilecek ve hangi yöntemin uygulanacağını Kongre önerecekti.
Kurucu Meclis son olarak da en önemli sorunla karşı karşıya geldi: yeni hükümete tanınacak yetkiler nasıl uygulanacaktı? Konfederasyon Maddelerine göre, kağıt üzerinde, ulusal hükümetin önemli yetkileri vardı; fakat uygulamada, eyaletler bunları hiçe saydığı için hiçbir değerleri kalmıyordu. Yeni hükümeti aynı akıbetten kurtarmak için ne yapılmalıydı?
Başlangıçta temsilcilerin çoğu bir tek yol önerdiler: güç kullanılması; ancak, eyaletler üzerinde güç kullanılmasının Birlik’i yok edeceği hemen anlaşıldı. Hükümetin, eyaletlerle değil eyaletlerde yaşayan kişilerle ilgili işlemler yapması ve ülkede yaşamakta olan tüm bireyler için ve onlar hakkında yasa çıkarması kararlaştırıldı. Meclis, Anayasa’nın temel taşını oluşturan kısa ancak çok önemli iki bildiri kabul etti:
“Kongre’nin, …bu Anayasa tarafından Birleşik Devletler Hükümeti’ne verilmiş olan …gücün uygulanması için gerekli ve uygun tüm yasaları …çıkarma yetkisi bulunacaktır…”
(Madde I, Bölüm 7)
Bu Anayasa ile onun uygulanması için çıkarılacak Birleşik Devletler yasaları ve Birleşik Devletler’in yetkisi altında yapılmış ya da yapılacak andlaşmalar, ülkenin en yüce yasası olacak; tüm Eyaletlerdeki yargıçlar, Eyalet Anayasaları ya da yasalarında aksine hükümler olsa bile, bu yasaya bağlı kalacaklardır.”
(Madde VI)
Böylelikle Birleşik Devletler yasaları, kendi ulusal mahkemelerinde kendi yargıçları ve kanun adamları tarafından olduğu kadar, eyalet mahkemelerinde de eyalet yargıçları ve eyalet kanun adamları tarafından uygulanabilir konuma geldi.
Anayasa’yı kaleme alan temsilcilerin hangi amaca uygun olarak davrandıkları konusu günümüze kadar tartışılagelmiştir. Charles Beard, 1913 yılında yayınlanan Anayasa’nın Ekonomik Yorumu adlı kitabında, ellerinde çok sayıda değerini yitirmiş devlet tahvili bulunan Kurucu Atalar’ın, güçlü ve yetkeli bir ulusal hükümetin sağlayacağı istikrar sayesinde ekonomik kazanımlar elde ettiklerini ileri sürdü. Halbuki, Anayasa’nın yazılmasında en önemli rolü oynayan James Madison’un hiçbir tahvili yoktu ve buna karşın, bazı Anayasa karşıtları tahvil ve hisse senedi sahibiydiler. Ekonomik çıkarlar kadar, eyaletlerin ve kesimlerin çıkarları ile ideolojik çıkarlar da görüşmelerin gidişi üzerinde etkili oldu. Çiftçilerin ideolojilerine bağlılıkları da eşit oranda etki yarattı. Birer Aydınlanma ürünü olan Kurucu Atalar, kişisel özgürlüğü ve kamusal erdemi geliştireceğine inandıkları bir hükümet tasarladılar. ABD Anayasası’nda yer alan ideolojiler Amerikan ulusal kimliğinin temel bir öğesidir.
ONAYLAMA VE TEMEL HAKLAR BİLDİRGESİ
Anayasa, 16 hafta süren görüşmelerden sonra 17 Eylül 1787’de, oturuma katılan 42 temsilciden 39’u tarafından imzalandı. Franklin, Washington’un oturduğu sandalyenin arkasına parlak altın yaldızlı boyayla çizilmiş olan yarım-güneşi göstererek şunları söyledi:
“Oturum sırasında çok kez başkanın oturduğu sandalyenin arkasına bakıp güneşin doğuyor mu batıyor mu olduğuna karar verememiştim; sonunda, şimdi görüyorum ki bu batan değil, yükselen bir güneştir.”
Kurucu Meclis toplantıları sona ermişti; temsilciler “Kent Meyhanesi’ne gittiler, birlikte yemek yediler ve dostça vedalaştılar.” Buna karşın, daha mükemmel bir birlik kurma yolundaki çabaların çok önemli bir aşaması henüz başlamamıştı. Belgenin yürürlüğe girebilmesi için her eyalette toplanacak halk meclislerinin onayı gerekliydi.
Kurucu Meclis, Anayasa’nın, 13 eyaletten dokuzunda toplanacak kurucu meclislerin onayı üzerine yürürlüğe girmesini kararlaştırmıştı. 1788’e kadar dokuz eyalet Anayasa’ya gereken onayı vermiş, fakat, Virginia ve New York bu işlemi gerçekleştirmemişti. Çok kişi, bu iki eyaletin desteği olmazsa Anayasa’ya hiçbir zaman uyulmayacağına inanıyordu. Bir çoğuna göre, belge tehlikelerle doluydu: kurduğu güçlü merkezi hükümet zorbaca davranışlara girip koyduğu ağır vergilerle baskı yapmaz ve onları savaşlara sürüklemez miydi?
Bu sorular karşısındaki farklı görüşler iki partinin kurulmasına yol açtı: güçlü bir merkezi hükümetten yana olan Federalistler ve birbirinden ayrı eyaletlerin oluşturacağı gevşek bir bağlantıyı yeğleyen Antifederalistler. İki taraf arasında, basında, yasama organlarında ve eyalet kurucu meclislerinde hararetli tartışmalar yapıldı.
Virginia’daki Antifederalistler, Anayasa’nın ilk cümlesindeki “Biz Birleşik Devletler Halkı” sözlerine karşı çıkarak, kurulması önerilen yeni hükümete saldırdılar. Anayasa’da sayılan eyaletlerin isimlerine değinmeden, eyaletlerin kendi bireysel haklarını ve güçlerini koruyamayacağını ileri sürdüler. Yeni merkezi hükümetin gücünden korkan küçük çiftlik sahiplerinin bir numaralı sözcüsü konumuna gelen Patrick Henry, Virginia’daki Antifederalistlerin öncüsüydü. Kararsız temsilciler, Virginia kurucu meclisinin bir temel haklar bildirgesi önerisinde bulunması görüşü üzerine ikna oldular ve Antifederalistler de Federalistlere katılarak 25 Haziran’da Anayasa’yı onayladılar.
New York’ta Alexander Hamilton, John Jay ve James Madison, Federalist Yazılar olarak bilinen bir dizi makale yayınlayarak, Anayasa’nın onaylanması gerektiğini savundular. New York gazetelerinde yayınlanan yazılar, birbirini frenleyen ve dengeleyen yasama, yürütme ve yargı organlarına sahip bir merkezi federal hükümet lehinde ve günümüzde klasikleşmiş olan görüşleri içeriyordu. Federalist Yazılar’ın New York temsilcilerini etkilemesi sonucu, Anayasa 26 Temmuz’da onaylandı.
Güçlü bir merkezi hükümete karşı beslenen husumet, Anaysa’ya karşı çıkanların kuşkularından sadece bir tanesiydi. Anayasa’nın bireysel hakları ve özgürlükleri yeterince korumadığı korkusu da pek çok kişide şüpheye yol açıyordu. Bireysel hakları teker teker saymadığı gerekçesiyle sonuç belgesini imzalamayan üç Virginialı Kurucu Meclis temsilcisinden biri de, Virginia’nın 1776 tarihli Temel Haklar Bildirgesi’ni kaleme almış olan George Mason’du. Anayasa’nın Virginia tarafından onaylanmaması için, Patrick Henry ile birlikte hararetli bir kampanya yürüttü. Gerçekten de, aralarında Massachusetts’in de bulunduğu beş eyalet, Anayasa’yı, bireysel haklara ilişkin değişikliklerin vakit geçirmeden yapılması koşuluyla onayladı.
İlk Kongre Eylül 1789’da New York’ta toplandığı zaman, bireysel hakları güvence altına alacak değişiklikler yapılması, hemen hemen oybirliğiyle istendi. Kongre, bu konuda hemen 12 değişiklik kabul etti; yeterli sayıda eyalet Aralık 1791’e kadar 10 değişikliği onaylayıp bunları Anayasa’nın bir bölümü konumuna getirdi. Anılan değişiklikler topluca Temel Haklar Bildirgesi olarak bilinmektedir. Getirilen hükümler arasında: ibadet, düşündüğünü açıklama ve basın özgürlüğü, barışçı toplantı yapma, değişiklikleri protesto etme onların düzeltilmesini isteme hakkı (Birinci Değişiklik); haksız aramalara, tutuklamalara ve mala el konulmasına karşı güvence (Dördüncü Değişiklik); tüm ceza davalarında yasal yöntemlerin izlenmesi (Beşinci Değişiklik); süratle ve adil yargılanma hakkı (Altıncı Değişiklik); acımasız ya da olağan dışı ceza uygulanmasına karşı güvence (Sekizinci Değişiklik); bireylerin, Anayasa’da açıkça yazılmamış başka hakları da olduğu (Dokuzuncu Değişiklik) bulunmaktadır.
İlk on değişiklikten (Temel Haklar Bildirgesi) sonra Anayasa’da 16 değişiklik daha yapıldı. Anılan değişikliklerin bazıları ile federal hükümetin yapısı ve işlevleri düzenlenmişse de, çoğunluğu Temel Haklar Bildirgesi ile yaratılan örneğe uygun olarak bireysel hakları ve özgürlükleri arttırmıştır.
BAŞKAN WASHINGTON
Konferderasyon Kongresi’nin son yaptığı işlerden biri de ilk başkanın seçimi için hazırlık yapmak oldu ve yeni hükümetin 4 Mart 1789’da çalışmaya başlaması kabul edildi. Yeni devlet başkanı olarak adı herkesin ağzında dolaşan George Washington 30 Nisan 1789’da oybirliğiyle bu göreve seçildi. O günden beri her başkan tarafından yapıldığı gibi Washington da başkanlık görevlerini büyük bir bağlılıkla yerine getireceğine ve “Birleşik Devletler Anayasası’nı gözetmek, korumak ve savunmak için” elinden gelen herşeyi yapacağına yemin etti.
Washington göreve başladığında yeni Anayasa, ne bir geleneğe dayanıyordu ne de örgütlü bir halk desteğine sahipti. Kaldı ki, yeni hükümet kendi çalışma biçimini de geliştirmek zorundaydı. Tahsil edilecek hiçbir vergi yoktu. Yargı organı kuruluncaya kadar yasalar uygulanamayacaktı. Ordu küçüktü. Donanma ortadan kalkmıştı.
Kongre, hemen Devlet ve Maliye bakanlıklarını Çevirmenin notu: Amerikan hükümet sisteminde bakanlıklara “department”, bakanlara da “secretary” denilmektedir. 27 Temmuz 1789’da kurulan Dışişleri Bakanlığı’nın adı 15 Eylül’de Department of State olarak değiştirilmiştir. kurarak bunların başına Thomas Jefferson ile Alexander Hamilton’u getirdi. Kongre aynı günlerde, bir başkanı ve beş üyesi olan Yüksek Mahkeme’nin yanı sıra, üç gezici bölge mahkemesi ve 13 yerel mahkeme kurarak federal yargı organını da oluşturdu. Bir savaş bakanı ve bir adalet bakanı da atandı. Washington genellikle her konuda görüşüne güvendiği kişilerle danışmada bulunduktan sonra karar vermeyi yeğlediği için, Kongre tarafından yaratılacak bakanlıklardan oluşan bir Amerikan Başkanlık Kabinesi kuruldu.
Bu sırada ülke de sürekli olarak büyüyor ve Avrupa’dan gelen göçmenlerin sayısı çoğalıyordu. Amerikalılar batıya doğru ilerliyorlar, New Englandlılar ve Pennsylvanialılar Ohio’ya, Virginialılar ve Carolinalılar Kentucky ve Tennessee’ye yerleşiyorlardı. İyi çiftlikler çok az bir bedel karşılığı alıcı buluyor ve işçi talebi giderek artıyordu. New York eyaletinin kuzey bölgelerindeki, Pennsylvania’daki ve Virginia’daki zengin vadiler, kısa zamanda, buğday üreten çok geniş bölgeler haline geldi.
Pek çok gereç evlerde yapılmakla birlikte Endüstri Devrimi Amerika’da da başlıyordu. Massachusetts ve Rhode Island’da büyük dokuma endüstrisinin temelleri atılıyor; Connecticut’ta madeni kap kaçak ve saat üretimi başlıyor; New York, New Jersey ve Pennsylvania kağıt, cam ve demir üretiyordu. Deniz taşımacılığı, Birleşik Devletler açık denizlerde İngiltere’den sonra ikinci sırada olacak kadar gelişmişti. 1790’dan önce bile Amerikan gemileri, kürk satmak için Çin’e kadar gidiyor ve çay, baharat ve ipek getiriyordu.
Ülke gelişmesinin bu duyarlı döneminde, Washington’un akılcı liderliği yaşamsal bir önem taşıyordu. Başkan, ulusal hükümeti örgütledi, daha önce İngiltere ve İspanya’nın elinde olan topraklarda yerleşime ilişkin siyaset geliştirdi, kuzeybatı sınır bölgesinde istikrarı sağladı, üç yeni eyaletin kabulünü gerçekleştirdi: 1791’de Vermont, 1792’de Kentucky ve 1796’da Tennessee. Son olarak ta, Veda Konuşması’nda, ulusu “yabancı dünyanın hiçbir kesimi ile kalıcı ittifaklar yapmaması” için uyardı. Bu uyarısı, Amerika’nın dış dünyaya bakışını kuşaklar boyunca etkiledi.
HAMİLTON JEFFERSON’UN KARŞISINDA
1790’larda Federalistlerle Antifederalistler arasında gelişen anlaşmazlık, Amerikan tarihi üzerinde büyük etkiler yarattı. Varlıklı Schuyler ailesinden bir kızla evlenmiş olan Alexander Hamilton’un önderliğindeki Federalistler, liman bölgelerinde yerleşik kentlilerin ticari çıkarlarını temsil ediyor; Thomas Jefferson’un lideri olduğu Antifederalistler ise kırsal bölgelerin ve güney kesimlerinin çıkarlarını savunuyorlardı. İki gurup arasındaki tartışmada, merkezi hükümetin gücü karşısında eyaletlerin gücü konu ediliyor ve Federalistler birinciyi yeğlerken, Antifederalistler de eyaletlerin haklarını savunuyorlardı.
Hamilton, ticaret ve endüstrinin çıkarları doğrultusunda davranacak güçlü bir merkezi hükümet istiyordu. Kamu yaşamına, verimlilik, düzen ve örgütlenme aşkı aşılamıştı. Temsilciler Meclisi’nin “kamu borçlanmaları için yeterli destek” planı yapılması yolundaki çağrısına yanıt olarak, sadece kamu ekonomisine değil aynı zamanda etkin bir hükümete de ilişkin ilkeleri geliştirdi ve destekledi.
Hamilton, endüstriyel kalkınma, ticari faaliyet ve hükümet çalışmaları için Amerika’nın kredi sağlaması gerektiğini belirtti. Bunun için de halkın kesin güveni ve desteği gerekliydi. Ulusal borçları reddetmek ya da sadece bir kısmını ödemek isteyen çok kimse vardı. Buna karşın Hamilton, borçların tümüyle ödenmesini istedi ve eyaletlerin Devrim sırasında oluşan ve ödenmemiş kalan borçlarının da federal hükümet tarafından devralınmasını öngören bir plan üzerinde de ısrar etti.
Hamilton ayrıca, ülkenin çeşitli bölgelerinde şube açmaya yetkili olan bir Birleşik Devletler Bankası da kurdu. Bir ulusal darphane açılmasını destekledi ve “yeni kurulmuş endüstri” görüşüne dayanarak, gümrük tarifeleri geliştirilmesini savundu. Bu görüşe göre, yeni kurulmuş şirketlerin geçici olarak korunması sayesinde rekabetçi ulusal endüstriler geliştirilebilirdi. Federal hükümet borçlarının sağlam bir temele oturtulmasına ve ödenmesi için gerekli tüm gelirlerin sağlanmasına yönelik bu önlemler, ticaret ve endüstriyi teşvik etti ve ulusal hükümetin ardında sağlam bir cephe oluşturan güçlü bir iş adamları gurubu yarattı.
Jefferson, tarıma dayalı bulunan ve merkeziyetçi olmayan bir cumhuriyeti savunuyordu. Güçlü bir merkezi hükümetin dış ilişkilerdeki değerini kabul etmekle birlikte, bu hükümetin diğer alanlarda güçlü olmasını istemiyordu. Daha verimli bir örgütlenme Hamilton’un güçlü emeliydi; buna karşın Jeffeson bir konuşması sırasında “ben enerji dolu bir hükümetin dostu olmam” demişti. Hamilton anarşiden korkuyor ve düzeni temel alıyor; Jefferson ise, zorbalıktan korkuyor ve özgürlüğü temel alıyordu.
Birleşik Devletler’in her iki görüşe de gereksinimi vardı. Bu iki kişinin varlığı ülke için iyi bir şans oluşturuyordu ve zamanla ikisinin felsefeleri birleştirilip aralarında uyum sağlanabilirdi. Jefferson dışişleri bakanı olarak göreve başladıktan kısa bir süre sonra aralarında ortaya çıkan bir çatışma, Anayasa’nın yeniden ve köklü bir biçimde yorumlanmasına yol açtı. Hamilton, bir ulusal banka kurulmasına yönelik yasa taslağını sunduğunda Jefferson buna karşı çıktı. Eyaletlerin haklarına inananlar adına yaptığı konuşmada, federal hükümete ait tüm yetkilerin Anayasa’da teker teker sayıldığını ve kalan tüm yetkilerin eyaletlere ait olduğunu ileri sürdü. Federal hükümetin bir banka kurma yetkisi kesinlikle yoktu.
Buna karşılık Hamilton, gerekli ayrıntılar çok fazla olduğu için, pek çok yetkinin genel ifadelerle belirlendiğini ve bunlar arasında, Kongre’nin özellikle verilmiş olan yetkilerini kullanabilmesi amacıyla, “gerekli ve uygun olan tüm yasaları çıkarma” yetkisinin de bulunduğunu savundu. Anayasa, ulusal hükümete vergi koyma ve tahsil etme, borçları ödeme ve borçlanma yetkisi veriyordu. Bir ulusal bankanın, bu işlevlerin etkin biçimde yerine getirilebilmesine somut katkısı olabilirdi. Bu nedenle de Kongre’nin, genel yetkilerine dayanarak, böyle bir bankayı yaratma hakkı vardı. Washington ve Kongre Hamilton’un görüşlerini kabul etti ve federal hükümetin yetkilerinin geniş anlamda yorumlanmasına ilişkin önemli bir örnek oluşturuldu.
YURTTAŞ GENET VE DIŞ POLİTİKA
Yeni hükümetin ilk görevlerinden biri iç ekonomiyi güçlendirmek ve ülkenin mali konumunu güvence altına almak olmakla birlikte, Birleşik Devletler dış ilişkilerini göz ardı edemezdi. Washington dış politikasının temel taşları, barışın korunması, ülkeye yaralarını sarmak için zaman tanınması ve ulusal birleşmenin yavaş yavaş yürümesine olanak sağlanmasıydı. Avrupa’daki gelişmeler bu amaçları tehdit ediyordu. Çok sayıda Amerikalı Fransız Devrimi’ni yakından izliyor ve ona olumlu gözle bakıyordu. Nisan 1793’te gelen haberler, bu çatışmayı Amerikan siyasetinin bir sorunu yaptı. Fransa Büyük Britanya ve İspanya’ya savaş ilan etmişti ve Fransa’nın, Yurttaş Genet olarak bilinen yeni elçisi Edmond Charles Genet Birleşik Devletler’e geliyordu.
Kral XVI. Louis’nin Ocak 1793’te idam edilmesinin ardından, İngiltere, İspanya ve Hollanda Fransa ile savaşa girmişlerdi. 1778 tarihli Fransız-Amerikan İttifak Andlaşması uyarınca, Birleşik Devletler ile Fransa sürekli olarak müttefik kalacaklardı ve Amerika Batı Hint Adaları’nı savunması için Fransa’ya yardım etmek zorundaydı. Buna karşın, askeri ve ekonomik açılardan çok zayıf bir ülke olan Birleşik Devletler, büyük Avrupa güçleriyle yeni bir savaşa girebilecek durumda değildi. Washington 22 Nisan 1793’te, Birleşik Devletler’in “savaşan taraflarla dost ve onlara karşı tarafsız” olacağını açıklayarak, bağımsızlığına olanak vermiş bulunan 1778 andlaşmasının hükümlerini iptal etti. Genet geldiğinde, pek çok vatandaş sevgi gösterilerinde bulundu; fakat, hükümet tarafından soğuk bir resmiyet içinde karşılandı. Buna kızan Genet, ele geçirilmiş bir İngiliz gemisinin korsan teknesi olarak donatılmayacağı yolunda verilmiş bulunan sözü ihlal etti. Bundan sonra da, hükümeti atlayıp konuyu doğrudan doğruya Amerikan halkına danışacağı tehdidinde bulundu. Kısa süre sonra da, Birleşik Devletler, Fransa Hükümeti’nin onu geri çağırmasını istedi.
Genet olayı, Büyük Britanya ile ilişkilerin doyuruculuktan çok uzak bulunduğu bir sırada, Ameika’nın Fransa ile olan ilişkilerini de gerginleştirdi. Batı’daki kaleler hala İngiliz askerlerinin işgali altındaydı, Devrim sırasında İngiliz askerlerinin götürdüğü mallar ne iade edilmiş ne de bedeli ödenmişti ve Fransa limanlarına gitmekte olan Amerikan gemilerine İngiliz donanması tarafından el konuluyordu. Washington, bu sorunları çözümlemek amacıyla, Yüksek Mahkeme’nin ilk başkanı John Jay’i özel elçi olarak Londra’ya gönderdi. Jay, görüşmeler sonunda, İngiliz askerlerinin batıdaki kaleleri boşaltmasını sağlayan bir andlaşma imzaladı ve İngiltere tarafından 1793 ve 1794’te el konulmuş bulunan gemilere ve taşıdıkları yüklere karşılık Londra’nın tazminat ödeyeceği konusunda söz aldı. Andlaşmada, Amerika’nın Batı Hint Adaları ile olan ticaretine büyük sınırlamalar getirilmesi ve ne gelecekte Amerikan gemilerine el konulmasından ne de Amerikalı denizcilerin zorla İngiliz donanmasında görevlendirilmesinden söz edilmiş bulunması, ABD’nin çok zayıf bir durumda olduğunu gösteriyordu. Jay ayrıca, İngilizlerin, donanmaya ait malların ve savaş malzemesinin kaçak mal sayıldığı ve tarafsız gemiler tarafından düşman limanlarına taşınamayacağı yolundaki görüşlerini de kabul etti.
Jay’ın imzaladığı Andlaşma, artık Cumhuriyetçiler olarak tanınan Antifederalistlerle Federalistler arasında hararetli dış politika tartışmaları başlamasına neden oldu. Temsil ettikleri çıkar çevreleri İngiltere ile yürütülen ticaretten yararlandığı için, Federalistler İngiltere yanlısı bir siyasetten yanaydılar. Bunun aksine, Cumhuriyetçiler, daha çok ülküsel nedenlerle, Fransa’dan yana davranıyor ve Jay Andlaşması’nın İngltere’ye çok fazla çıkar sağladığını düşünüyorlardı. Yine de, uzun tartışmalardan sonra Senato andlaşmayı onayladı.
ADAMS VE JEFFERSON
Ulusun başında sekiz yıldan fazla kalmayı kesinlikle reddeden Washington 1797’de emekliye ayrıldı. Başkan Yardımcısı, Massachusettsli yeni başkan olarak seçildi. Başkanlığa getirilmeden önce Alexander Hamilton ile sürtüşmüş olan Adams, bölünmüş bir parti ile çalışmak zorundaydı.
Uluslararası karmaşa bu iç zorlukları daha da arttırıyordu: İngiltere ile yeni yapılan andlaşmayı öfkeyle karşılayan Fransa, İngilizlerin iddialarını benimseyerek, düşman limanlarına götürülmekte olan besin maddelerine, donanmaya ait mallara ve savaş malzemesine Fransız donanması tarafından el konulacağını açıkladı. 1797’ye gelindiğinde, Fransa 300 Amerikan gemisine el koymuş ve Birleşik Devletler’le diplomatik ilişkilerini kesmişti. Adams, görüşmelerde bulunmak üzere Paris’e üç temsilci daha gönderince, Fransa Dışişleri Bakanı Charles Maurice de Talleyrand’n ajanları (Adams, Kongre’ye verdiği raporda bunlardan X, Y ve Z olarak söz etmiştir), Birleşik Devletler’in Fransa’ya 12 milyon dolar borç ve Fransa Hükümeti yetkililerine de rüşvet vermesi koşuluyla görüşmelere başlanabileceğini bildirdiler. Amerikalıların Fransa’ya karşı düşmanlıkları yüksek bir düzeye erişti. XYZ Olayı denilen gelişmeler sonucunda, silah altına asker alınmaya ve genç ABD donanması güçlendirilmeye başlandı.
Fransızlarla bir dizi deniz çatışmasından sonra savaş kaçınılmaz görünüyordu. Bu bunalım sırasında, Adams, savaşmak isteyen Hamilton’un önerilerini bir kenara iterek Fransa’ya üç yeni temsilci gönderdi. İktidara yeni gelmiş olan Napoleon, temsilcilere içten bir kabul gösterdi ve görüşmeler sonunda, Birleşik Devletler’i Fransa ile 1778’de yapmış bulunduğu savunma ittifakının yükümlülüklerinden resmen kurtaran Sözleşme’nin 1800 yılında imzalanmasıyla çatışma tehlikesi azaldı. Buna karşın, Amerika’nın zayıflığı yüzünden, Fransa, Fransız donanmasının el koyduğu Amerikan gemilerine karşılık 20 milyon dolar tazminat ödemeyi reddetti.
Fransa’ya karşı duyulan düşmanlık, Kongre’nin Yabancılar ve İsyan Yasaları’nı kabulüne yol açtı ve bu yasalar Amerika’da vatandaşlık hakları üzerinde önemli etkiler yarattı. Vatandaşlığa alınma süresini beş yıldan on dört yıla yükselten Vatandaşlık Yasası, Cumhuriyetçiler’e destek verdiğinden kuşku duyulan İrlandalı ve Fransız göçmenleri hedef alıyordu. Sadece iki yıl yürürlükte kalacak olan Yabancılar Yasası, başkana, savaş sırasında yabancıları hapse atma ya da sınır dışı etme yetkisi veriyordu. İsyan Yasası, başkan ya da Kongre hakkında “yanlış, iftira sayılan ve kasıtlı” her tür yazıyı, konuşmayı ya da yayını yasaklıyordu. İsyan Yasası uyarınca verilen birkaç mahkumiyet kararı, vatandaşlık hakları konusunda azizler yarattı ve Cumhuriyetçiler’e destek sağladı.
Yasalar direnmeyle karşılandı. Jefferson ve Madison, Kasım ve Aralık 1798’de, Kentucky ve Virginia yasama organlarının, aynı adla anılan birer Karar almalarına öncülük ettiler. Bunlara göre, eyaletler, federal hükümetin kararlarına kendi görüşleri çerçevesinde “müdahale” edebilecek ve onları “geçersiz” kılabileceklerdi. Geçersiz kılma kuramı, gelecek yıllarda, gümrük tarifeleri ve daha da kötüsü, kölelik konularında kendi çıkarlarını Kuzey’in çıkarlarına karşı savunmak amacıyla Güney eyaletleri tarafından kullanılacaktı.
1800’e gelindiğinde Amerikan halkı bir değişikliğe hazırdı. Washington ve Adams’ın yönetimi sırasında Federalistler güçlü bir hükümet kurmuşlardı; fakat, Amerikan hükümetinin vatandaşların isteklerine karşılık vermek zorunda olduğu ilkesini zaman zaman göz ardı ederek, büyük gurupları yabancılaştıran bir dizi siyaset izlemişlerdi. Sözgelimi, 1798’de bir konut, arazi ve köle vergisi çıkararak ülkedeki tüm emlak sahiplerini etkilediler.
Jefferson sürekli olarak çevresinde büyük çiftçi, dükkan sahibi ve diğer işçi kitleleri topladı ve onlar da 1800 seçimlerinde etkilerini gösterdiler. Jefferson, Amerikan idealizmine hitap ettiği için olağan üstü destek elde etti. Yeni başkent Washington, D.C.’de okunan ilk resmi söylev olan göreve başlama konuşmasında, halk arasında düzeni koruyacak “akıllı ve tutumlu bir hükümet kurulacağına”; ancak, “onların, bunun dışında, kendi çalışmalarını ve gelişmelerini düzenlemekte özgür bırakılacaklarına” söz verdi.
Jefferson’un sadece Beyaz Saray’daki varlığı bile demokratik yöntemler geliştirdi. Maiyetindekilere, kendilerine halkın emanetçileri olmaktan başka bir gözle bakmamalarını öğretti. Tarımı ve batıya doğru genişlemeyi teşvik etti. Amerika’nın baskı altında kalan kişiler için bir barınak olduğuna inandığı için, özgürlükçü bir vatandaşlık yasası çıkarılmasını istedi. İkinci görev döneminin sonlarına gelindiğinde, uzak görüşlü Maliye Bakanı Albert Gallatin, ulusun borçlarını 560 milyon doların altına düşürmüştü. Jefferson yanlısı tutkular ülkeye yayıldıkça, pek çok eyalet birbiri ardından, seçme hakkı için emlak sahibi olma koşulunu kaldıran ve borçlularla tutuklulara daha insanca yaklaşan yasalar çıkardılar.
LOUISIANA VE İNGİLTERE
Jefferson’un faaliyetlerinden biri ülkenin yüzölçümünü iki katına çıkarmak oldu. Yedi Yıl Savaşları sona erdiğinde Fransa, Mississippi Nehri’nin batısındaki araziyi İspanya’ya terk etmişti. Ohio ve Mississippi vadilerinden alınan Amerikan ürünlerinin taşınmasında vazgeçilmez konumda olan New Orleans limanı, Mississippi Nehri’nin ağzında kuruluydu. Jefferson başkan olduktan kısa bir süre sonra, Napoleon, zayıf düşmüş İspanyol hükümetini, Louisiana diye adlandırılan geniş bir toprak parçasını Fransa’ya geri vermeye zorladı. Olay Amerikalıları kuşkulandırdı ve öfkelendirdi. Napoleon’un, Birleşik Devletler’in hemen batısında büyük bir koloni imparatorluğu kurma planı, Amerika’nın iç kesimlerindeki tüm yerleşim birimlerinin ticaret haklarını ve güvenliklerini tehdit ediyordu. Jefferson, Fransa Louisiana’yı eline geçirirse “o anda bizim de İngiliz donanması ve ulusuyla evlenmemiz gerekir” diye konuştu.
Büyük Britanya’ya karşı yeni bir savaşın başlamak üzere olduğunu bilen Napoleon, Louisiana’yı Birleşik Devletler’e satarak İngilizlerin erişiminden uzaklaştırmayı ve hazinesini doldurmaya karar verdi. Anılan karar Jefferson’u bir anayasal açmazla karşı karşıya bıraktı: Anayasa, hiçbir kuruma arazi satın alma yetkisi vermemişti. Jefferson başlangıçta Anayasa’yı değiştirmek istedi; fakat, danışmanları, gecikme yüzünden Napoleon’un fikir değiştirebileceğini ve arazi satın alma yetkisinin andlaşma yapma yetkisi içinde var olduğunu söylediler. Jefferson, “ülkemizdeki sağduyu, gevşek bir yapı kötü sonuçlar doğuracak olursa onu düzeltir” diyerek ısrardan vazgeçti.
Birleşik Devletler 1803’te 15 milyon dolar ödeyerek “Louisiana Alımı”nı gerçekleştirdi. Anılan işlem, 2.600.000 kilometre kareden daha geniş bir araziyi ve New Orleans limanını kapsıyordu. Ülke böylelikle, zengin çayırları, dağları, ormanları ve nehir ağı bulunan bir arazi kazanmış oluyordu. Bölge, 80 yıl içinde ülkenin kalbi ve dünyanın en zengin tahıl ambarlarından biri konumuna gelecekti.
Jefferson, 1805’te ikinci görev dönemine başlarken, Büyük Britanya ile Fransa arasındaki savaşta Amerika’nın tarafsız kalacağını açıkladı. Her bir taraf diğerine yönelik tarafsız deniz taşımacılığını sınırlamaya çalışmakla birlikte, denizlerdeki egemenliği sayesinde İngiltere, Napoleon Fransası’nın yapabileceğinden çok daha ciddi müdahale ve el koyma faaliyeti gerçekleştirdi.
İngilizler 1807’ye kadar, 700’den çok savaş gemisi inşa etmiş ve bunlarda 150.000’e yakın denizci ve deniz piyadesi görevlendirmişti. Bu çok büyük güç, deniz yollarını denetim altında tutuyor, Fransız limanlarını abluka altına alıyor, İngiliz ticaretini koruyor ve İngiltere ile kolonileri arasındaki yaşamsal bağların sürdürülmesini sağlıyordu. Buna karşın, İngiliz donanmasında görevli denizcilerin yaşam koşulları o kadar ağırdı ki, olağan yöntemle mürettebat bulmak olanak dışı oluyordu. Pek çok denizci firar ediyor ve ABD gemilerine sığınıyordu. Bu koşullar karşısında, İngiliz subayları kendilerinin Amerikan gemilerini arayıp İngiltere vatandaşlarını yakalama hakkı olduğunu düşünüyor; Amerikalılar da bu davranışı çok aşağılayıcı buluyorlardı. Buna ek olarak, İngiliz subayları, sık sık Amerikalı denizcileri de zorla kendi gemilerinde çalıştırıyorlardı.
Jefferson İngiliz savaş gemilerinin Amerika karasularından çıkmasını emreden bir bildiri yayınlamasına karşılık olarak İngilizler daha çok sayıda denizciyi zorla çalıştırmaya başladılar. Jefferson, İngilizlere geri adım attırmak için ekonomik baskı uygulamaya karar verdi. Kongre Aralık 1807’de Ambargo Yasası’nı kabul ederek tüm dış ticareti yasakladı. Gücü sınırlı hükümet sistemini en hararetli biçimde savunan Cumhuriyetçiler, kaderin bir cilvesi olarak, ulusal hükümetin yetkilerini çok büyük oranda arttıran bir yasa kabul etmişlerdi. Amerika’nın ihracatı bir yıl içinde eskiden olanın beşte birine düştü. Alınmış olan önlem nedeniyle ticaret çevreleri hemen hemen tümüyle yok olmuşlardı; New England ve New York’ta duyulan hoşnutsuzluk giderek çoğalıyordu. Güney’deki ve Batı’daki çiftçilerin üretim fazlası tahıl, pamuk, et ve tütünü ihraç edememeleri yüzünden fiyatlarda büyük düşüşler olduğu için, tarım çevreleri de büyük zarara uğradıklarını gördüler.
Ambargonun Büyük Britanya’da açlık yaratacağı ve siyaset değişikliğine yol açacağı yolundaki umutlar gerçekleşmedi. Ülkedeki yakınmalar çoğalınca Jefferson, denizcilik çevrelerini yatıştıran daha ılımlı bir önleme yöneldi. 1809 yılında, İngiltere, Fransa ve onların sömürgeleri dışındaki tüm ülkelerle ticaret yapmaya izin veren, İlişkide Bulunmama Yasası’nı imzaladı.
1809’da Jefferson’un yerine James Madison başkan oldu. Büyük Brtitanya ile olan ilişkiler daha da kötüleşti ve iki ülke hızla savaşın eşiğine geldiler. Başkan, Kongre’ye, İngilizlerin Amerikan vatandaşlarını zorla silah altına aldıklarını gösteren binlerce olayı içeren ayrıntılı bir rapor sundu. Buna ek olarak, kuzeybatıdaki yerleşimciler, Kanada’daki İngiliz ajanlarınca kışkırtıldığını düşündükleri Kızılderililerin gerçekleştirdiği saldırılarda zarara uğramışlardı. Bu gelişme sonucu, çok sayıda Amerikalı, Kanada’nın fethedilmesi görüşünü desteklemeye başladı. Böyle bir girişim başarılı olursa, hem Kızılderililer üzerindeki İngiliz etkisi ortadan kaldırılmış olacak hem de üzerinde yeni koloniler kurulabilecek arazi elde edilecekti. Kanada’yı fethetme isteği, denizcilerin zorla silah altına alınmasından duyulan öfke ile birleşince bir savaş coşkusu doğdu ve Birleşik Devletler 1812’de İngiltere’ye savaş ilan etti.
1812 SAVAŞI
Ülke İngiltere ile yeni bir savaşa daha hazırlandığı sırada Birleşik Devletler içerdeki ayrılıklardan sıkıntı çekmeye başladı. Güney ve Batı savaşmayı istiyor, ticaretleri engellenen New York ve New England ise savaşa karşı çıkıyordu. Savaş ilan edildiğinde askeri hazırlıklar henüz tamamlanmamıştı. 7.000’den az asker vardı ve bunlar da kıyı bölgesindeki, Kanada sınırı yakılarındaki ve ülkenin uzak iç kesimlerindeki karargahlara dağıtılmış durumdaydılar. Eyaletlerin disiplinsiz milis birlikleri bu askerlere destek olacaklardı.
İki ülke arasındaki çatışma Kanada’nın işgal edilmesiyle başladı. Bu işgal girişimi iyi planlanmış ve zamanlanmış olsaydı, Montreal’e karşı birleşik bir harekat oluşturacaktı. Aksine, tüm harekat kötü yönetildi ve İngilizlerin Detroit’i ele geçirmeleriyle sonuçlandı. Buna karşın, ABD donanması başarılar kazandı ve ülkede yeniden bir güven duygusu yarattı. Ayrıca, Atlas Okyanusu’nda dolaşan Amerikan korsanları, 1812 ve 1813 sonbahar ve kış aylarında 500 İngiliz teknesi ele geçirdiler.
1813 yılı kampanyası Erie Gölü üzerinde yoğunlaştı ve ileriki yıllarda başkanlığa seçilecek olan General William Henry Harrison komutasında milis güçlerinden, gönüllülerden ve muvazzaf askerlerden oluşan bir ordu, Detroit’i geri almak için harekete geçti. Harrison 12 Aralık’ta hala Ohio’nun kuzeyindeyken, Erie Gölü’ndeki İngiliz donanmasının Tuğamiral Oliver Hazard Perry tarafından yok edilmiş olduğu haberini aldı. Detroit’i geri aldı ve kaçan İngilizlerle Kızılderili müttefiklerini Thames Nehri’nde yenerek Kanada içerilerine ilerledi. Böylelikle tüm bölge Amerikan denetimine geçti.
Bir yıl sonra, Tuğamiral Thomas Macdonough’un, New York’un kuzeyindeki Champlain Gölü’nde bir İngiliz filotillasıyla yaptığı yakın topçu düellosunu kazanması sonucu, savaşta önemli bir aşamaya erişildi. Donanma desteğinden yoksun kalan 10.000 kişilik İngiliz işgal birliği Kanada’ya çekildi. Yaklaşık olarak aynı günlerde, “imha ve yok et” emri almış olan İngiliz donanması Doğu kıyılarına saldırılar yapıyordu. 24 Ağustos 1814 gecesi bir öncü güç federal hükümetin merkezi Washington, D.C.’ye saldırdı ve kenti alevler içinde bıraktı. Başkan James Madison Virginia’ya kaçtı.
Savaş bir yandan sürerken, İngiliz ve Amerikalı görüşmeciler birbirlerinden ödün koparmak peşindeydiler; fakat, İngiltere temsilcileri, Macdonough’un Champlain Gölü zaferini öğrenince, direnmekten vazgeçmeye karar verdiler. Wellington Dükü’nün barış için zorlaması ve büyük ölçüde Napoleon Savaşları’nın yaratmış olduğu harcamaların İngiltere hazinesini boşaltmış bulunması karşısında, Büyük Britanya görüşmecileri, Aralık 1814’te Ghent Andlaşmasını kabul ettiler. Böylelikle çatışmalar kesildi, işgal edilen yerler boşaltıldı ve sınır anlaşmazlıklarını çözümlemek amacıyla bir komisyon kuruldu. Bir barış andlaşması imzalandığının farkında olmayan taraflar, Louisiana’nın New Orleans kentinde savaşmayı sürdürdüler. General Andrew Jackson komutasındaki Amerikan birlikleri savaştaki en büyük kara zaferini kazandılar.
İngilizler ve Amerikalılar barış görüşmeleri yaptıkları sırada, Massachusetts, Rhode Island, Connecticut, Vermont ve New Hempshire yasama organlarınca seçilen Federalist temsilciler, Connecticut’un Hartford kentinde “Bay Madison’un savaşı”na karşı muhalefeti simgeleyen bir toplantıda biraraya geldiler. New England savaş boyunca düşmanla ticaretini sürdürmeyi becermiş ve belirli yöreler bu ticaret sonucu gerçekten zengin olmuştu. Federalistler yine de savaşın ekonomiyi yıkıntıya uğrattığını iddia ediyorlardı. Toplantıya katılan bazı temsilciler Birlik’ten ayrılmayı savundularsa da, çoğunluk, Cumhuriyetçilerin etkisini azaltacak bir dizi anayasa değişikliği yapılması üzerinde anlaştılar. Bunlar arasında, 60 günden daha uzun süreli ambargo konulmasının yasaklanması ve aynı eyaletten ardı ardına başkan seçilmesinin engellenmesi de vardı. Hartford Toplantısı’ndan gönderilen haberciler Washington, D.C.’ye ulaştıklarında, savaşın sona ermiş olduğunu gördüler. Hartford Toplantısı’nın Federalistlere bulaştırdığı sadakatsizlik lekesi bir daha temizlenemedi.
İKİNCİ BÜYÜK UYANIŞ
XVIII. yüzyıl sonlarında pek çok okumuş Amerikalı, geleneksel Hıristiyan inançlarına bağlılığını iddia etmez olmuştu. Çağın din karşıtı ortamına tepki olarak, bir dinsel yeniden canlanış dalgası XIX. yüzyılın ilk yarısında batıya doğru yayıldı.
Amerikan tarihindeki bu ikinci büyük yeniden canlanış, bölgelere ve dinsel bağlılığı gösterme biçimine göre, çeşitli faaliyetler olarak ortaya çıktı. New England’da, dine duyulan yeni ilgi bir toplumsal hareketlilik dalgası oluşturdu. Batı New York’ta, yeniden canlanma ruhu, yeni mezheplerin doğmasını teşvik etti. Kentucky ve Tennessee’nin Appalachian bölgesinde, yeniden canlanma Metodistleri ve Baptistleri güçlendirdi ve yeni bir dinsel ifade türü yarattı: kamp toplantıları.
1730’lardaki Büyük Uyanış’ın aksine, doğudaki yeniden canlanış hareketi, isteri derecesinde coşku yokluğu ve duyguların açıkça ortaya vurulmayışı ile göze çarpıyordu. Bunlar yerine, inanmayanlar, inançlarını belirtenlerin “saygılı suskunluğu” karşısında büyüleniyorlardı.
New England’daki Hıristiyanlaştırma hevesi, Batı’yı Hıristiyan yapabilmek amacıyla mezheplerarası misyoner toplulukları kurulmasına yol açtı. Anılan toplulukların üyeleri yalnız inanç havarileri olarak değil, aynı zamanda eğitimci, toplum önderi ve Doğu’nun kentsel kültürünün tefsircileri gibi çalışıyorlardı. Yayın ve eğitim toplulukları Hıristiyanlık eğitimini teşvik ediyordu. Bunlar arasında en ünlüsü, 1816’da kurulmuş olan Amerikan İncil Derneği’dir. Yeniden canlanışın ilham verdiği toplumsal etkinlik, köleliğin kaldırılması için çalışan gurupların ve Alkol Kullanmamayı Teşvik Derneği’nin doğmasına olduğu kadar, hapishanelerin ıslah edilmesine ve engellilerle zihinsel özürlülere bakım sağlanmasına yönelik çabalara da yol açtı.
Batı New York’taki yeniden canlanma, büyük ölçüde, New York’un Adams kentinde avukatlık yapan Charles Gradison Finney’in eseriydi. Ontario Gölü ile Adirondack Dağları arasında kalan bölgede, geçmişte o kadar çok dinsel yeniden canlanma hareketi görülmüştü ki, yöre “Yanık Kesim” olarak tanınıyordu. Finney 1821’de Tanrının hayalini görmüş gibi oldu ve batı New York’ta Tanrı Buyruğu’nu yaymaya başladı. Yeniden canlanma toplantıları özenle hazırlanıyor, aktörlüğe ve reklama dayanıyordu. Finney, 1820’ler boyunca ve 1830’ların başlarında Yanık Kesim’de vaaz vermeyi sürdürdü ve 1835’te Ohio’ya giderek Oberlin Üniversitesi’nde kürsü sahibi oldu. Daha sonra da üniversitenin rektörlüğüne getirildi.
Amerika’daki iki önemli mezhep olan Mormonlar ve Yedinci Gün Yeniden Gelişçiler de Yanık Kesim’de ortaya çıktılar.
Appalachian bölgesindeki yeniden canlanış hareketi, bir önceki yüzyılda oluşan Büyük Uyanış’a benzer özellikler taşımaya başladı. Ancak burada, “evlerinden uzakta oldukları için bulundukları yerde konaklamak zorunda kalan kimselerin birkaç gün süreyle yaptıkları dinsel ibadet” diye tanımlanan kamp toplantısı, yeniden canlanış hareketinin merkezini oluşturuyordu. Nüfusu seyrek yörelerde yaşayan öncüler, kamp toplantılarına, sınır bölgesindeki yalnız yaşamdan bir kaçış yolu olaak bakıyorlardı. Yüzlerce ve hatta binlerce kişiyle birlikte bir dinsel yeniden canlanış toplantısına katılmanın yarattığı coşkuyla, bu etkinlikler sırasında dans ediliyor, bağırılıp çağırılıyor ve şarkılar söyleniyordu.
İlk kamp toplantısı, Temmuz 1800’de, güneybatı Kentucky’deki Gasper Nehri Kilisesi’nde yapıldı. Bundan daha büyük bir toplantı, Ağustos 1801’de Kentucky’nin Cane Ridge kasabasında yapıldı; toplantıya 10.000-25.000 arası kişi ile birlikte Presbiteryen, Baptist ve Metodist din adamları katıldılar. Metodist ve Baptist gibi mezheplerin, kiliselerini yaygınlaştırmak için örgütlü yeniden canlanışı temel yöntem olarak benimsemeleri bu toplantıyla başladı.
Büyük yeniden canlanış kısa sürede Kentucky, Tennessee ve güney Ohio’da yayıldı ve bundan en çok Metodistler ve Baptistler yararlandılar. Her mezhebin, sınır bölgesinde gelişmesini sağlayan nitelikleri bulunuyordu. Metodistlerin, uzak sınır bölgelerindeki yerleşimcileri ziyaret eden ve gezici süvariler diye bilinen din adamlarına dayalı etkin bir örgütleri vardı. Gezici süvariler sıradan insanlar oldukları için, Hıristiyanlık aşılamayı umdukları sınır bölgesi halkıyla kolayca iletişim kurabiliyorlardı.
Baptistlerin resmi bir kilise örgütleri yoktu. Çiftçi-vaizleri, Tanrı’nın “çağrı”sını duymuş, İncil’i öğrenmiş, bir kilise kurmuş ve sonra da kilise tarafından rütbe verilmiş kişilerdi. Diğer din adamı adayları da bu kiliselerden yetişiyor ve Baptist Kilisesi’nin vahşi kırsal alanlarda daha çok yayılmasına yardımcı oluyorlardı. Bu yöntemleri uygulayan Baptistler, sınır bölgelerinin tümünde ve Güney’in büyük bir kesiminde egemen oldular.
İkinci Büyük Uyanış’ın Amerikan tarihi üzerinde derin etkileri oldu. Baptistlerin ve Metodistlerin sayısı, koloni döneminde egemen olan Angilikan, Presbiteryen ve bağımsız kilise mezheplerinin sayısına erişti. Anılan ikinci gurup mezhepler arasında görülen, toplum sorunlarına Hıristiyanlık eğitimi uygulama çabaları, XIX. yüzyılın sonlarındaki Toplumsal Tanrı Buyruğu’nun habercisi oldu. Amerika XIX. yüzyılda daha çok çeşitlilik taşıyan bir ülke oldu ve Amerikan Protestanları arasındaki büyüyen ayrılıklar bu çeşitliliği yansıttığı gibi ona katkıda da bulundu.
Kaynak: http://ankara.usembassy.gov/
Şu an okuduğunuz bu



comment closed