Halil Berktay
Gecikmiş-hızlandırılmış, yukarıdan aşağı, otoriter modernizasyon deneylerinin adım adım duraganlaşma aşamalarında, boğulan reformlar ve reformcular deyince, Kruşçev ve Turgut Özal ile birlikte, mutlaka Cao Ziyang da geliyor akla. Üstelik, üçünün de takıldığı ortak bir nokta var : demokrasi ve hukuk reformu. Ayrıca, en azından ikisine kurulan tuzaklar, devletin sınırsız ve hukuk dışı zor kullanımıyla ilgili.
Önce ve bir kere daha, Kruşçev ve Özal. İkisinin de değişim vizyonu politikalar düzlemiyle sınırlı kaldı; temel kurumları dönüştürmeyi içeremedi. (1) Kruşçev, 20. Kongre’de gizli polis terörü ve “kişiye tapma kültü”ne karşı çıktı. Stalinizm kadar keyfî olmayan bir “sosyalist legalite”yi savundu. Ama özünde, “proletarya [= parti] diktatörlüğü” teorisi ve pratiğine dokunamadı. Başlı başına bu, gerçek bir hukuk devletini olanaksız, erişilmez kıldı. Dahası, aynı 1956 yılında Macar ayaklanması patlak verdi. Politbüro içindeki muhafazakârlar, “sosyalist sistem tehlikede” diye Kruşçev’i müdahaleye zorladı. Büyük dönüşüm süreçlerinin başını çekenler, bazen böyle tercihlerle karşılaşır : demokrasiye, reformlara veya devrime devam mı, yoksa düzeni, devleti, (varsa) imparatorluğu savunmaya çekilmek mi ? 1908’den sonra İttihatçıların konumu da buydu. İşçi grevlerini ezmeyi, Libya’da savaşmayı, Balkan uluslarıyla düşmanlaşmayı yeğlediler — ve bu, “hürriyet”in sonu anlamına geldiği gibi, savaş ve soykırıma da yol açtı. Kruşçev’in de Sovyet tanklarını Macaristan’a yollaması, statüko yanlılarına teslim olması demekti. Sekiz yıl daha süründü gerçi. Ama yolunu şaşırmıştı bir kere; yelkenleri pörsümüş, kendine bağlanan umutları tüketmişti. Hakkından gelemediği parti bürokrasisi, onun hakkından geldi. Farklı bir Masalların Masalı : 1964’te Brejnev-Kosigin-Podgorni üçlüsü geldi. Önce Podgorni gitti, Brejnev-Kosigin kaldı. Sonra Kosigin de gitti, Brejnev kaldı. Sonra Brejnev gitti. Sonra SSCB de gitti.
(2) Özal, Türkiye ekonomisinin devletçi, himayeci ve kendi içine kapalı yapısına karşı, piyasa kurallarının işlerliği, dışa açıklık ve dünyaya entegrasyon yönünde önemli adımlar attı. Ancak bunu yaparken, sistemin ataletini belirli noktalara yetenekli “prens”lerini paraşütle indirmek suretiyle aşabileceğini sandı. Karl Polanyi, laissez faire liberalizminin yanlışlığını; piyasanın doğal olmadığını, tarihin her aşamasında görülmek şöyle dursun, ancak çok özel koşullarda ortaya çıkabildiğini, daha 1940’larda vurgulamıştı. Sağlıklı bir kapitalizmin, belirli bir hukuk ve kültür çerçevesi olmalıydı. SSCB ve Doğu Avrupa’da 1990’dan itibaren yaşananlar, pazar ekonomisinin kendiliğinden, tıkır tıkır işlemesini bekleyen herkese, bu dersi tekrar öğretti. Ama bu anlayış 80’lerde henüz yoktu. Özal hukuk alanını önemsemedi; kapsamlı bir hukuk reformunu öngörmedi, ya da habire erteledi. Yeni piyasa ekonomisi akılcı hukukî dengelerden yoksun kalınca, benzersiz bir yolsuzluk furyası yaşandı. Yakın çevresinin de yuvarlandığı bu girdap Özal’ı korkuttu. Atatürkçü ulus-devletin tabulaştırdığı alanlara pek giremedi. Tersine, siyaset alanını terk ederek Çankaya’ya çıktı-sığındı ve orada öldü.
Hem Kruşçev hem Özal, değiştirmeye kalkıştıkları rejimin şiddetli direnişiyle karşılaştı. Özünde, ikisi de revizyonizmle damgalandı (bunun Türkiye’deki özel adı “liboş”luk oldu). Sonuçta, Sovyetlerin ve Türkiye’nin kendine özgü, hukuk devletini aşan “derin” mekanizmaları, her ikisinin başını yedi. Özal ile aşağı yukarı aynı sıralarda, (3) Cao Ziyang da benzer bir süreçten geçti. Cao (veya Zhao), 1980-87 arasında Çin başbakanıydı ve ekonomiden sorumluydu. Partinin başında ise ufku en geniş olan Hu Yaobang vardı. Ama asıl iktidar görünüşte hiçbir sorumluluk taşımayan “iki ihtiyar”da, daha çok Deng Şiaoping ile biraz da Çen Yun’da toplanıyordu. Çok tehlikeli bir durumdu bu, çünkü davul önce Hu’nun ve sonra Cao’nun boynunda, ama tokmak daima Deng’in elindeydi. Nitekim sonraki gelişmeler içinde görece demokrasi yanlısı Hu ve Cao yenilecek; Deng’in “piyasaya evet, demokrasiye hayır” çizgisi egemen olacaktı.
17 Mayıs 2008
Taraf
Şu an okuduğunuz bu

comment closed