Home » Makaleler, Uygarlıklar Tarihi » Demokrasi Karşıtı Yönetim: Totaliterlik

Demokrasi Karşıtı Yönetim: Totaliterlik

Mussolini ve Faşizm

1860’larda resmen siyasi birliğini kuran İtalya bir taraftan toplumun birliğini sağlamaya, İtalyan ulusunu yaratmaya çalışırken bir taraftan da uluslararası planda Avrupa devletleri ile ekonomik ve siyasi açıdan rekabet etmek durumundaydı. Sanayileşmede geç kalmıştı, önemli siyasi ve ekonomik sorunları vardı, özellikle yoksul “Güney İtalya” ile zengin “Kuzey İtalya” arasındaki fark çok çarpıcıydı ve sorunların çözümü önündeki engellerden biri de buydu.

Böyle karışık bir ortamda ilk gelişen siyasi akım anarşizm olmuştur. Özellikle İtalyan anarşistler, göçmen özellikleri ile diğer anarşistlerden farklıydılar, Avrupa’nın bir çok yerinde eylem yapıyorlardı. 19. Yüzyılın sonu Avrupa’sı İtalyan anarşistlerin öldürme eylemleri ile çalkalanıyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot (1894), İspanya Başbakanı Antonio Canovas (1897), Avusturya imparatoriçesi Elizabeth (1898), İtalya Kralı Umberto (1900) da öldürülenler arasındaydı.

Mussolini

 

İtalya’da sanayi ve özellikle otomobil sanayinin hızla büyüdüğü bu ortamda bir taraftan işçi sınıfı gelişirken ve örgütlenirken diğer taraftan da İtalyan Devleti’nin sömürgecilik eğilimleri de gelişiyordu. Bu durumun sonucu olarak Afrika’da sömürgecilik hareketlerine başladılar. Sömürgeciliği hem İtalya’nın gerçek siyasi birliğini kurmak için yeni bir yol hem de ekonomik olarak güçlenmek, içerideki sorunların üstesinden gelmek için çare olarak görüyorlardı.

İtalyan işçi sınıfı üzerinde, sendikalardan daha çok “CAMERA” denilen işçi odaları daha etkili idi. Bunlar her zaman için sendikalardan daha önemli olmuşlardır. Bu yüzden İtalya’daki siyasi güçlerin hedefi buraları ele geçirmek ya da etkisiz hale getirmek olmuştur.
Böyle bir ortamda sosyalistler de örgütlenmişlerdi. 1895’de “İşçi Partisi” meclise 12 milletvekili sokmuştu. 1900 yılında kralın anarşist Bresci tarafından öldürülmesi kamuoyunda başlayan sola yönelişe darbe indirdi ise de yine de 1900 seçimlerinde sosyalistler 33 milletvekili ile meclise girerek kitle partisi olduklarını gösterdiler. 1904 yılında Sardinya işçilerinin katledilmesi üzerine İtalya tarihinin ilk genel grevi patlak verdi. İşçiler hızla örgütlenip ve İtalyan tarihinde önemli bir rol oynarlarken, sol içinde de önemli mücadeleler sürüyordu.

Bu ortamda çıkan Libya savaşı (1911- Trablusgarp Savaşı) işçi ve köylülerin savaşa karşı ayaklanmasına yol açtı.

İtalya, hala özünde köylü toplumuydu özelikle 1908 den itibaren büyük bir ekonomik bunalım başlamıştı. Okuma yazma bilmeyenlerin oranı kuzeyde ör; Piomento % 11 iken bu rakam Güney İtalya’da % 90 kadar varıyordu. Yurt dışına göç, özellikle güneyden devam ediyordu ve 1913 de 873 bin kişi yurt dışına gitmişti.
Libya Savaşına karşı çıkan sosyalistler arasında sendikalist gazetelere yazı veren Forlili İlkokulu öğretmeni Benito Mussolini de vardı. Bu olaylar Türk basınında saygıdeğer birer girişim olarak nitelendi ve “İkdam” , “Tanin” gibi gazetelerde, sosyalistlere teşekkür yazıları yazıldı. Sosyalist parti içinde hızla yükselen Mussolini “Avanti” gazetesinin yöneticiliğine getirildi.

Sol gelenekli bir ailenin oğlu olan Benito Mussolini 1883 de doğmuştu. Libya savaşına karşı giriştiği eylemeler O’nu sosyalist partinin şahinler kanadının lideri yapmıştı. Bu arada Emperyalist amaçla hareket eden ve gizli antlaşmalar imzalayan İtalya, savaşa Fransa ve İngiltere’nin yanında katılınca sol çevrelerde tartışma başladı ve aralarındaki bağlar kopmaya başladı.

1914 de Mussolini Avanti’de “Kahrolsun Savaş ne bir adam, ne bir kuruş” derken bir yıl sonra savaştan yana tavır alır.

Savaş, İtalya’da çelişkileri büyük ölçüde arttırdı. 21 ağustos 1917 de savaşa karşı ayaklanan Torino halkından 50’si öldürüldü, 800 anarşist ve sosyalist tutuklandı, 200 kişi zorla cepheye gönderildi.
24 Ekim- 4 Kasım arasında ise İtalya savaştaki en büyük yenilgisine uğradı.

Savaşı izleyen yıllarda bütün Avrupa iktisadi, politik ve diplomatik buhranın içine sürüklendi. Kuşkusuz iktisadi buhranın en ağır yaşandığı ülke, toprakları işgal altında olan Almanya idi. Ama kazanan ülkeler arasında en az gelişmişi olan İtalya’nın durumu neredeyse Almanya’nınkine yakındı. Ayrıca İtalya’nın birliğini çok geç kurmuş olması, yerel rekabetlerinin anısının çok taze olması, feodal ilişkileri hala koruyan Güney ile sanayileşmiş Kuzey arasındaki çıkar çatışması İtalya’nın toplumsal dokusunun iyice seyrelmesine yol açıyordu.

Bu karışıklıklarda bölünen sosyalist partinin ardından 1920 de artan enflasyon, yeni grev dalgalarına yol açtı. Genel grev en son 1922 yılında yapılabildi. Bu faşizme karşı son örgütlü direnişti.

Mussolini ve O’na bağlı faşistler 27 ekim 1922 günü yürüyüşe başladılar. Resmi binaları işgal ederek Roma üzerine yürümeye başladılar. 30 ekim günü hükümeti kurma görevi Mussolini’ye verildi.

Ulusal faşist Partisinin 2,5 milyon üyesi vardı. Her kademeden memurlar, öğretmenler ve yüksek düzeydeki görevliler, subaylar fiilen parti üyesi olmak zorundaydı. Resmi sendikalar da işyerlerinde işçileri örgütlemişti. Bu ve buna benzer kurumlar insanları boş zamanlarında bile yalnız bırakmıyorlar, tatil, spor ve kültürel faaliyetleri düzenliyorlardı. Burada asıl amaç insanı biçimlendirmekti, özellikle faşist ruha göre biçimlendirilecek olan gençlik üzerinde yoğun çabalar vardı. Çocuklar 4 yaşında “yavrukurt” oluyor, 8 yaşında “Balialla” (Antik Roma’da bir çocuk kahramanın adı) veya “Piccole İtaliane” (küçük İtalyanlar) örgütüne geçiyorlardı. 14 yaşında Avanguardisti veya Giovani İtaliane, 18’inde ise Faşist Gençlik örgütüne alınıyorlardı. Öğrencileri içine alan başka gençlik örgütleri de vardı. Bu şekilde örgütlenmiş gençlerin sayısı 1939 da 8 milyonu buluyordu.

II.Dünya savaşından önce 1936 yılında İtalya, Habeşistan’ı ilhak etti. İspanyadaki faşist generallere yardım etti, peş peşe önemli yenilgiler alan İtalya, Almanya’nın Avusturya’yı ilhakına ses çıkaramadı, Milletler Cemiyeti’nden ayrıldı, Çekoslovakya’nın parçalanmasını destekledi, Antikomintern Paktı’na üye oldu. Mussolini, 1940’da, yakın çevresinin itirazlarına rağmen Almanya yanında II. Dünya savaşına katıldı. Ama savaş İtalya için peş peşe alınmış yenilgiler ile sonuçlandı. Bu başarısızlıkların ardından 1943 yılında rejim çöktü. Garda Gölü üzerinde Almanların yardımı ile Mussolini yapay bir devlet kurdu.” “Salo Cumhuriyeti” adı verilen bu devlet nisan 1945’e kadar sürdü.

45 000 ÖLÜ, 20 000 yaralı veren İtalyan direniş örgütü savaşın hemen ertesinde en önemli direniş örgütlerinden biri olarak görülmüştür.

Faşizmin “ İNAN, İTAAT ET, SAVAŞ” çağrısı 1930’lar Türkiye’sinde de benzer çağrılara ilham kaynağı olmuştur. “ ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN” sloganları, faşist üslupla gerçekleştirilmiş anıtsal heykellerin kaidelerine kazınmıştı. Avrupa’nın faşist olmayan öteki ülkelerinde de faşist hareketler iktidara gelmeseler bile İtalyan ve Alman modellerine göre yapılanmalar kurmaya girişmişlerdi. İngiliz Faşistler Birliği 1932 de kurulmuş gamalı haç amblemini Almanlardan, ilkelerini İtalyanlardan almışlardı. Ancak hiç bir zaman bir kitle hareketi haline gelemediler. Naziler ve faşistlerden sonra en etkili hareket İspanyol falanjistleri idi, onlar iktidarı ele geçirip uzun süre elinde tutan tek parti olmuştur.

Kısacası liberal demokrasinin sağlam temellere oturmadığı, toplumsal reformların çok geciktiği üretkenliğin sınırlı kaldığı ya da Almanya gibi sanayileşmiş olsa bile yarı- feodal devlet yapısının öteki ülkelere yetişmeyi engelleyen bir ayak bağına dönüştüğü bu ülkelerde faşizm çeşitli bunalımları aşmak için bir umut olarak belirmiştir.

ADOLPH HITLER


Hitler ve Nasyonel Sosyalizm

Araştırmacılar, nasyonal sosyalizmin ideolojik köklerini Fichte, Hegel, Nietzsche, Heinrich von Treitschke, Oswald Spengler, Houston Stewart Chamberlain’da bulurlar. Ama bu düşünsel birikimin kullanılmasını sağlayan asıl etken I. Dünya savaşı yenilgisinin orta sınıflarda yarattığı hayal kırıklığı ve yoksullaşma oldu. Versaillles Antlaşması’nın ağır hükümlerine boyun eğen hainlerden hesap sorma ve yeniden silahlanma yönündeki çağrılarla askeri çevrelerde kolayca destek bulan Hitler, yoğun bir propaganda ile işlediği yayılma ülküsüne Alman ırkının üstünlüğü ve yüce misyonu gibi fanatik bir inancı ve toplumsal devrim coşkusunu da eklemeyi başardı. Nasyonal sosyalizmin temel ilkeleri en iyi ifadesini Hitler’in “Mein Kampf”, “kavgam” adlı yapıtında bulmuştur. Nasyonal sosyalizm, tutucu ve milliyetçi bir ideolojiyi radikal bir toplumsal öğretiyle bağdaştırma denemesiydi. Bu çerçevede akılcılığı, hukuk düzenini ve insan haklarını ret ederek, bunların yerine mutlak bir otoriteyi ve bireyin devlete bağlılığını geçirmeyi amaçlıyordu. İnsanlar ve ırklar arasındaki eşitsizlikten yola çıkarak güçlünün zayıfı yönetim hakkını öne çıkarıyordu. Rakip siyasal ve dinsel kurumları baskı altına almaya ya da ortadan kaldırmaya çalışırken sertliğe ve vahşete başvurmayı gerekli ve haklı görüyordu.
İdeolojinin temeli ırkçılığa dayanır, ırk; Hitler’e göre insan varlığının merkezi ilkesi, dünya tarihinin anahtarıdır. Dünyaya hakim olma ayrıcalığı yalnız “ari” ırka aittir. “Asalak”, “mikrop taşıyıcılar”, “çürüme nedeni”, gibi nitelemelerle anılan Yahudiler ise diğerlerinin kanını kirletip zehirleyen, doğuştan bozucu unsurlar olmakla suçlandılar. Bu yüzden daha ilk yıllardan itibaren terör, baskı ve tecrit için toplama kampları açıldı. İlk Kamp 1933 de Münih yakınlarında açılmıştır. İlk aşamada kamplarda her türlü aşağılama ve baskı vardı ama daha cehenneme dönüşmemişti, oysa savaş başladıktan sonra buraları tam bir cehenneme dönüşmüştür. 1939 dan sonra kampa getirilenlerin sayısı hızla arttı.

Kamplarda her esirin ait olduğu kategori elbisesinin üzerine işlenen üçgenin rengi ile ayırt ediliyordu.

  • Siyasi tutuklular, direnişçiler, Nazi karşıtları: Kırmızı
  • Adi suçlular: Yeşil
  • Eşcinseller : Pembe
  • Yehova Şahitleri: Mor
  • Toplum dışılar: Siyah

1939-45 arası bu kamplara 1 650 000 insanın götürüldüğü zannediliyor (bu rakam ırklarından ötürü kamplara götürülenleri kapsamamaktadır). Bu rakamın en az 550 000’i ölmüştür (en fazla ölüm siyasi tutuklularda ).
Toplama kampları sistemi içinde baskı ve imha arasında temel bir ayırım vardı. Bir yanda Yehova Şahitleri, eşcinseller, direnişçiler öte yanda çingeneler, Yahudiler ve akıl hastaları. Birinciler kötü muamele, zorla çalıştırma, salgın hastalıklar, sonu gelmeyen cezalar, sürekli aşağılama ve işkenceyle korkunç kaderi yaşadılar. Pek çoğu bunlardan ötürü öldü. İkinciler ise doğrudan gaz odalarında ölüme gönderildi.

Nazilerin Yahudi sorununun kesin çözümü olarak adlandırdığı olgu (Avrupa’daki tüm Yahudilerin yok edilmesi) çeşitli evrelerden geçmiştir.

  • 1939’a kadar: Yahudileri Almanya’dan sürmek “göç ettirme politikası/tehcir”.
  • 1939’da: Yahudileri sonradan göç ettirmek üzere bir kampta toplamak.
  • 1940’da: Fransa yenilince Hint Okyanusu’nda geniş bir bölgede toplama projesi.

(SS vali denetiminde- Madagaskar Planı) bu arada göç ve getto politikası izlendi.

  • 1941 dönüm noktası oldu: Komünistlerin ve Yahudilerin yakalandıkları yerde kadın, çocuk demeden öldürülmesi kararı alındı (750 000 kişi öldürüldü).

Aynı katliam kamplarda da devam etti (gaz odaları- kurbanların öldürülmesi için en çabuk ve gizlenmesi en kolay yöntemdi).

Altı milyon Yahudi kurban sayısının ilk doğrulandığı yer Nürnberg duruşmalarıdır.

Doğu Avrupa, Polanya, Baltık Yahudilerinin % 90’ı ile Ukrayna ve Beyaz Rusya Yahudilerinin yaklaşık üçte ikisi öldürülmüştür.
Romanya ve Macaristan da bu oran % 50’dir.
Batı Avrupa’da oranlar önemli ölçüde farklıdır.
Hollanda’da % 75, Belçika’da % 50, Fransa’da %25, İtalya’da %20.

1930’lu yıllarda Nazi Almanya’sında değersiz yaşamlara son verilmesini savunan teoriler gelişmişti. Hitler’in emri ile akıl hastalarına “ötenazi” uygulandı. Toplam
100 000 kişi bu yolla yok edildi.
Çingeneler de aynı yollardan yok edildi. Kurbanların toplam sayısı 250 000 olarak tahmin edilmektedir.
Bu rakam Avrupa çingene nüfusunun üçte biridir.

Değişik toplumsal sınıfların en uyumsuz ve başarısız unsurlarını saflarına çekebilen Nasyonal Sosyalizm kitleleri zorlama ve yönlendirme yöntemleri bakımından da yeni bir anlayış getirdi. Bütün iletişim ve kültür araçlarını kullanarak kesintisiz bir propaganda bombardımanı uyguladı.

Lenin tipi (vb.) ile Hitler tipi propaganda arasında büyük farklar vardır. Lenin’in propagandaları bir takım efsanelere iç güdülere çağrıda bulunsa da yine de rasyonel bir temele dayanıyordu. Naziler propagandayı soysuzlaştırmışlardır. Onların propagandası irrasyoneldir ve daha çok kine, öfkeye, korkuya ve gurura dayanmaktadır. Kitleyi hatip ile birlikte kendinden geçirme ve coşturma esasına dayanır. Psikolojik batarya olarak kitleyi şok edecek ne varsa kullanılırdı, ortada fikir diye bir şeyden eser bırakılmıyor, kelimeler ve sloganlar yağmur gibi yağdırılıyordu.

Mussolini, “Modern insan kandırılmağa son derece elverişli bir yaratıktır” derken, Hitler, “ Halkın çoğunluğu kadın gibidir, öylesine zaafları var ki , düşüncelerini yönlendiren muhakemeden ziyade, duyguları üzerinde yapılan etkidir. Hitler, “propaganda sayesinde iktidara geldik, propaganda sayesinde dünyayı feth edeceğiz” diyordu. Siyasal propagandada cinsel duygulara da hitap ediliyordu (erkeklik duygusu, erkek gururu, erkek büyüklüğü vb.)

Naziler, düzenli ve resmi her yerde hazır üniformalı kadrolarıyla “son derece güçlüyüz” havasını yaymayı başardılar. Bu propaganda aygıtının gerisinde toplama kampları ve gizli poliste odaklaşan terör aygıtı yatıyordu. Propaganda aracılığı ile basmakalıp ırkçı düşünceler bir kitle hareketine dönüştürülüyordu. Örneğin Yahudileri nefret edilen ve korkulan her şeyin simgesi olarak gösteren aldatıcı retorik, Yahudilerin toplumun bütün sınıflarına düşman olduğu imgesini yarattı.

 


Nasıl iktidara gelmişlerdi?…

Nazi partisinin Almanya’da iktidara gelmesi 14 yıllık bir süreyi kapsamıştır. Yukarıda anlatıldığı gibi Almanya I.Dünya savaşından yenik olarak çıkmıştı, hem toplumsal psikolojik açıdan çökkün ve eziktirler, hem de ekonomik olarak ülkede büyük sıkıntılar yaşanmaktaydı. 1919’dan başlayarak demokrasiden memnun olmayan, çoğunluğu asker kökenli insanlar, bir araya gelmeye başladılar. Hitler bu grupları ve insanları bir araya getirerek Nazi partini kurdu. 1929 ekonomik bunalımı ile sarsılan dünyada bu durumun sonuçları en fazla kendini Almanya’da hissettirmiştir. Bu umutsuz ortamda yeni bir umut olarak kendini göstermeyi başaran Nazi Partisi 1930 seçimlerinde Parlamentoda (Reichstag) büyük başarı kazanır. 30 Ocak 1933 de Hitler önderliğinde bir koalisyon hükümeti kurulur. Hemen arkasından 27 Şubat 1933 de Reichstag’da çıkan bir yangın ile Hitler Bolşevik tehlikesini ileri sürer ve 5 Mart 1933 de seçimlere gidilir. Oyların % 44 ini alan Nazi partisi çoğunluğu ele geçirir.

24 Mart 1933’te hükümete diktatörce yetkiler veren yasları çıkardılar ve bir kaç ay içinde Almanya totaliter bir devlet durumuna geldi. Cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölümünden sonra Hitler cumhurbaşkanlığı makamını kaldırdı ve başkomutanlık makamı oluşturup bunu da kendi üstlendi “Führer und reich-skanzler”- “önder ve şansölye” oldu (Ağustos 1934 ).

Bütün askeri birlikler ve subaylar Hitler’e kişisel bağlılık yemini etmek zorunda bırakıldı. 19 ağustos da yapılan plebisitte yaklaşık % 88’lik bir oy çokluğu işe bütün bu girişimler onaylandı.

1934 -39 arasında ülke içinde tam bir denetim kurmaya çalışan ve bunu başaran Naziler, hazır hale geldiklerine inandıkları 1938 yılından itibaren (1938-1945 arası) Almanya dışındaki topraklara yayılma politikasını uyguladılar.

Almanya’nın II .Dünya savaşını başlatması Hitler’in planlarının kaçınılmaz bir sonucu idi. Nasyonal Sosyalizm totaliter ve eşitsizliğe dayalı bir düzen kurmada kendini yalnızca Almanya ile sınırlama niyetinde olmadığını daha başında göstermişti. Hareketin dinamizmi genişleme ve yayılmasına bağlıydı ve doğası gereği kendi iradesini sınırlama yeteneğinden yoksundu. Hareketi ancak daha üstün karşı bir güç durdurabilirdi.

1941’e kadar elde edilen askeri başarılar üzerine elde etmeyi planladıkları yerleri daha da genişlettiler, sonunda Hitler’in hedefi Nasyonal Sosyalizmi bütün dünyaya egemen kılacak ve insanlığı Alman süngülerinin koruduğu ve birleşik bir parti bürokrasisinin yönettiği bir barışın nimetlerini sunacak bir dünya düzeni kurma planına dönüştü.

Bütün bu planlar, altı yıl sonra Almanya’nın yenilgiye uğraması ile sona erdi. Bölünmüş işgal edilmiş bir Almanya ortaya çıktı.

Derleme:

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansk. (Dilara Kahyaoğlu)

 

 

Şu an okuduğunuz bu yazı , tam olarak 699 defa görüntülenmiş.

comment closed