Çin’i anlamak, sadece Solun demokrasi perspektifleri açısından değil, bir bakıma bütün dünya için önemli. Zira Çin’in nüfusu, insanlığın neredeyse dörtte biri (Hindistan’la birlikte, yüzde 40 kadarı). Üstelik, yeryüzünün en hızlı — olağanüstü hızlı — büyüyen ekonomisi. Dolayısıyla Sovyetlerin yerini doldurup, ikinci süper devlet olarak ABD’ye rakip çıkmaya, Putin’in Rusya’sından da güçlü bir aday. Zaten bu nedenle, Çin’in en yakından izlendiği yer de Amerika. Örneğin New York Times’da, hemen her hafta Çin’deki gelişmelere sayfalar dolusu yazı ayrılıyor. Döviz fazlası, nükleer silâhları, yolsuzlukları, idamları, Tibet sorunu, muhalifleri, 20-30 milyonluk kentleri, borsası, çocuk işçileri, yurtdışı yatırımları, yaklaşan Beycing Olimpiyatları, depremleri, köle (evet, köle) ticareti.
Ve bir de parti kongreleri, merkez komitesi toplantıları, politbüro değişiklikleri. 1,5 milyara yaklaşan bir ülkeyi yöneten mekanizma; demokratik olmayan bir tek-parti rejiminin tepesindeki muazzam iktidar temerküzü. “Kollektif yönetim” adı altında, birbirini yemek için fırsat kollayan klikler, himaye ve tâbiyet şebekeleri. İktidarın nimetleri; açık verip alta düşmenin ise, hukuk devleti olmamasıyla büyüyen bedeli. Bu sistemde, en üstteki kişi hem güçlü, hem kırılgandır — herhangi bir “hatâ” şahsen kendisine maledilebileceği için. Olanca kişisel prestijiyle Mao dahi bundan muaf değildi. Nitekim 1950’lerin sonlarında saçmalamaya başlamış; “Büyük İleri Atılım” sonucu milyonlarca kişinin açlıktan ölmesiyle zaafa düşmüş; belki bu yüzden daha da saçmalayarak “Kültür Devrimi”ni başlatmış; habire kuvvet toplayan rakiplerine karşı bu ölüm-kalım hamlesini yeğlemişti.
Bu çalkantılar içinde iki kere tasfiye edilip yeniden doğrulan Deng, 1980’lerde Çin’i piyasa ekonomisine geçirme riskini alırken, bir kere daha “çizgi hatâsı”ndan sorumlu tutulmak niyetinde değildi. Onun için iki kritik mevkii Hu ve Cao gibi iki dinamik yürütmeciye bırakıp, kendini güya danışmanlık konumuna çekmişti. Başarırlarsa ne âlâ; başaramazlarsa da, en azından günah keçisi olabilirlerdi. Ama her halükârda çizmeyi aşmamaları şarttı. Hu Yaobang galiba unuttu bunu; Deng kilit önemdeki askerî komisyon başkanlığından çekilmeyi önerdiğinde, bu jesti reddedeceğine, “tamam, peki” demek gafletini gösterdi. Bunun üzerine Deng, piyasa reformlarının demokratik siyasî reformlarla bütünlenmesini istemesinden zaten hoşlanmadığı Hu’yu “burjuva liberalizmi” suçlamasıyla istifaya zorladı ve Cao’yu parti genel sekreterliğine getirdi (1987-89).
Evet, ilginçtir — ilginçti — komünist partilerinin iç yaşantısı, ayak oyunları, “tarihsel şef”lerin sadakat beklentileri. Ne ki, Çin’de demokrasi rüzgârının estiği bir dönemdi ve Ekim 1987’deki bir basın toplantısında önceliği sorulduğunda bu sefer Cao Ziyang, lâfını sakınmadan “politik reform” deyiverdi. Bu tavrı, 1989 Tiananmen gösterileri sırasında, krizi “demokrasi ve kanun egemenliği” çerçevesinde çözme israrına kadar uzandı. Oysa başbakan Li Peng ve diğer bürokrat kafalılar, Deng’i “karşı-devrim niyeti”nin varlığına ikna etmişlerdi. Bir başka çeşit Macaristan olayıydı bu. Ve tam da hukuk devleti diye bir şey olmadığı için, Deng önce kendi başına ordunun başkenti kuşatmasını emretti, sonra Cao’yu çağırıp askerin zor kullanmasını onaylamasını istedi.
Gorbaçev’in aşağı yukarı aynı yıllarda, Doğu Avrupa’daki kıpırdanışların üzerine bir kere daha Sovyet tanklarını göndermeyi reddetmesi gibi, Cao’nun da hayatı pahasına Deng’e direnmesini, Çin’de bile, geleceğin daha halkçı tarihleri şükranla anacak. Buna karşılık 4 Haziran 1989 Tiananmen katliamının, resmen kimsenin üstlenemediği utancından, Deng ne yaşarken, ne de 1997’de öldükten sonra kurtulabildi. Cao’ya gelince, devrildi ama onurunu yitirmedi. “Partiyi bölmek” ve “kargaşayı desteklemek”le suçlanmasına karşın, alelusul “özeleştiri” yapmayı reddetti. Sonraki 16 yılı Beycing’de, Refah ve İktidar Sokağı No: 6’daki konutunda ev hapsinde geçirdi (hangi kanun uyarınca, hangi mahkeme kararıyla ?). 17 Ocak 2005’te, 85 yaşında öldü.
Halil Berktay
Taraf 22 Mayıs 2008
Şu an okuduğunuz bu

comment closed