Dinin aslında bulunmayan, birtakım yollarla sonradan dine sokulan ve dinî inançmış gibi telakkî edilen söz, fiil ve davranışların tümü bid’at ve hurafe kapsamına girmektedir.
Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; hemen hemen her devirde bid’at, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini muhafaza etmiştir. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir. Birçok hurafe, dinimizin esas tâlimatı arasına zararlı bir “parazit” gibi karışmıştır. Maalesef bugün okumuş-câhil, pek çok müslüman bu hurafelere inanmaktadır. O kadar ki bazıları, bu hurafeleri adeta dinî bir hüküm zannetmekte, hatta ve hatta birçok insan bunu din adına samimi bir şekilde savunmakta ve bu davranışını “hakiki dindarlık”, bunlara karşı çıkmayı ise “dinden uzaklaşma”, “itaatsızlık” ve “inançsızlık” olarak kabul etmektedirler. Halbuki, Dinin kabul etmediği anlayış, inanış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Tam tersine hurafe ve batıl inanışlar, farkına varmadan kişileri, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden ve özünden uzaklaştırır. Gerçek dindarlık, ancak Dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikad, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve hayatımızı bu prensipler çerçevesinde düzenlemekle mümkündür.
Bugün insanımızın benimsediği batıl inançlar içinde akla, mantığa uymayan, İslam Dininin emirleriyle hiç bağdaşmayan öyle saçma fikirler vardır ki, insan bunlara inananlara hem hayret ediyor, hem de üzülüyor.
Zira kimi, dişi ağrıyanın mezar taşını ısırıp arkasına bakmadan evine dönerse ağrısının kesileceğine, kimisi bazı mahallerdeki ağaç, türbe ve mescit pencerelerine bez bağlamakla, taş yapıştırmakla dileğinin yerine geleceğine, kimisi de cuma günü ezan okuyan müezzine minareden başörtüsü sallatırsa, kısmetinin açılacağına inanmaktadır.
Bu arada baykuşun ötmesinden, köpeğin havlamasından, kurbağanın sesini yükseltmesinden, yıldız kaymasından, göz seğirmesinden, burun kaşınmasından, kulak kızarmasından nice mana ve hükümler çıkarmaktadır. Cuma gecesi ev temizlemenin, cumartesi günü de çamaşır yıkamanın uğursuzluk getireceğine inananların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.
Ashab-ı Kiram ve gerçek İslam âlimleri, bu çeşit batıl inançlarla asırlar boyu mücadele etmişler, hala da edilmektedir. Ama ne yazık ki hurafelerin ve yanlış âdetlerin kökü bir türlü kurutulamamıştır.
Toplumların ortak kültürel ve sosyal derdi olan bu batıl inançların neşvü nema bulmasına, kök salmasına zemin hazırlayan birçok sebep vardır. Cehalet, âdet, gelenek, görenek, menfi propaganda, çıkar hesapları, kişisel zaaflar, insanların saf ve temiz inançlarını istismar, dini yanlış anlatma… gibi sebepler, hurafe ve batıl anlayışların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan faktörlerden bazılarıdır.
İnsan, yaratılış itibariyle inanmaya ve telkine müsait bir varlıktır. Başına bir dert, bir bela geldi mi, deva ve şifa umuduyla her çareye başvurmakta, her duyduğunu yapmaya kalkışmaktadır.
İşte insanın bu zaafını iyi bilen bazı kimseler, (üfürükçüler, muskacılar, cinciler, falcılar) bundan istifade etmesini bilmektedirler. İnsanın duygu, düşünce ve inancını istismar ederek onu, yanlış yollara sevk etmekte ve menfaat sağlamakta, hatta çevresinde manevî otorite kurabilmektedirler.
Ancak biz inanıyoruz ki, iyi niyetli, temiz düşünceli müslüman kardeşlerimizi bu kötü niyetli insanların istismarından kurtarmak için onları uyarmak ve eğitmek gerekmektedir. Zira halkımızın sağduyusu sağlamdır. Hurafe inançların ortadan kaldırılması için yılmadan, usanmadan doğru olanı söylemek ve öğretmek gerekir.
Hak gelince batılın ortadan kalkacağını Kutsal Kitabımız haber vermektedir. Nitekim İslam Dininin gelmesiyle yeryüzünde bir sürü batıl inanç yıkılmış ve ortadan kalkmıştır. Günümüzde görülen bazı yanlış inanç ve adetlerin devam etmesi, İslam’ın güçsüzlüğünden değildir. Zira İslam esaslarını, İslam düşüncesini iyi bilen hurafeye, safsataya kanmaz. Hurafelerin devam etmesi, halkın çoğunluğunun İslam Dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, bizim de halkımızı iyi eğitemeyişimizdendir. İşte bu noksanlığı gidermeye bir nebze katkıda bulunmak amacıyla bu makaleyi yazma ihtiyacını duydum.
Hurafelerin Ortaya Çıkması:
Dinler tarihi incelendiğinde görülüyor ki, insanlar ilâhî dini tebliğ eden peygamberlerden zaman bakımından uzaklaştıkça eski dinlerden kalma bazı inanç, âyin ve âdetleri yeniden canlandırmışlardır. Böylece peygamberlerin tebliğ edip açıkladığı Tevhid (Tek Allah) inancından uzaklaşarak, eski batıl inançlarına yeniden dönmüşlerdir.
Her yeni gelen peygamber, insanları bu yanlış inançlarından uzaklaştırmak için büyük mücadele vermiştir. Fakat batıl inançlarından kopamayan, ilâhî gerçekleri idrak edemeyen bazı kavimler, peygamberlere karşı direnerek, bu yolda çok kan akıtmışlardır. Çünkü insanoğlu en çok inanç ve vicdanî konular üzerinde hassasiyet göstermektedir. İnsan; inancının yanlış, gittiği yolun tehlikeli olduğunu görse bile, çoğu zaman alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmez. Eğer bir de bazı menfaatlerinin yok olacağı endişesine kapılırsa daha da hassaslaşır. Aklı ve gönlü iyice yatmadıkça kanaatini değiştirmez. Birtakım ihtiraslar onu, daha da tutucu hale getirir ve sertleştirir.
İşte bu nitelikteki insanlar, peygamberlerin tebliğ ettiği ilâhî dinlere, daima karşı çıkmışlardır. Böylece ilâhî dini kabul edenlerle, etmeyenler arasındaki kavga, tarih boyunca sürüp gelmiştir. Peygamberlerin izinden giden gerçek din âlimleri yanlış inanç ve hurafelerle mücadeleye devam etmişlerdir. Ancak her devirde ve her toplumda, yanlışa ve batıla sapanlar daima olagelmiştir. Zira bir dinin esas ilkeleri, âyinleri başka bir din içerisine hemen aynıyle geçmese de, “hurafeleri” bir din ehlinden başka bir din ehline, bir hastalık gibi sirayet edebilmektedir. Çünkü insan toplulukları her yerde, bazı kültür ve eğitim farklılıklarına rağmen insan olma nitelikleri bakımından birbirinin aynıdır. Bu itibarla diğer din toplulukları içerisinde olduğu gibi, müslüman toplumlar arasında da hurafelere inananlar mevcuttur. Özellikle çeşitli kavim ve milletlerden insanlar İslam dinine girdikten sonra bu batıl inançlar daha da çoğalmıştır. Her kavim beraberinde “cahiliye” âdetlerinden bir şeyler getirmiştir.
Müslümanlar arasında görülen, fakat İslam’ın esas prensipleriyle bağdaşmayan bazı yanlış ve acaib âdetler, Müslümanlara eski Mısır, Bâbil, Hint, Acem, Fenike, Roma ve Helenler gibi ilkçağ kavimlerinden intikal etmiştir. Bazı batıl inanışlar da Yahudi, Hıristiyan ve Şamanlardan geçmiştir.
Bugün müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği yerler, eski çağlarda hurafelerin çokluğu ile şöhret bulmuştu. Hint, İran, Mısır, Keldanistan, Filistin, Arap yarımadası kısaca Küçük Asya, vaktiyle çeşit çeşit kâhinler yetiştirmiş, acaib ve garip inançlara sahne olmuştu.
Bu hususta M.Şemsettin Günaltay, “Hurafattan Hakikata” adlı eserinde şunları yazmaktadır:
“Yıldızların vaziyet ve hareketlerinden hükümler çıkarma âdeti, insanlığa Keldânîlerin armağanıdır. Önceleri bir tapınma hissi ile başlayan efsane devri zamanla daha çok yoğunluk kazanmıştır. Halkın başına birer bela olan kâhinler, câhil kitleyi istedikleri gibi kullanmak, zâlim hükümdarları, kendi emirlerine boyun eğdirebilmek için, batıl inançların artmasını bütün şeytanlıklarıyla devam ettirip nüfuzlarını yükseltmişlerdir…”
Kahinlerin nüfuzu o dereceyi bulmuştu ki, savaş ve barış gibi büyük işlerden, yeme, içme, tıraş olma ve yıkanma gibi basit işlere kadar her şeyi kâhinlerin uygun görmesiyle yerine getiriliyordu. Kahinlerin dedikleri halk tarafından büyük bir hürmet, derin bir inanç ile karşılandığından kısa bir süre sonra gelenek hükmünü alıyordu.
Keldânîler ortadan kalkalı asırlar geçtiği halde sihirbazların, kâhinlerin ortaya attığı hurafeler, halen insanlığın önemli bir kısmında etkisini göstermektedir. Mesela, türbelerde kandil yakmak âdeti Fenikelilerden intikal etmiş bir adettir. Aslında Fenikeliler (Sur) şehrinin hamisi, servet, ticaret ve denizciliğin ilâhı olan (Melkâres)’in heykeli önünde sürekli kandil yakarlardı.
“Sihir ve reml, bakla dökmek, fala bakmak…” gibi hurafeler de Müslümanlara Mısır ve Âsurlulardan geçmiştir.
Müslümanlar arasına Süryânîlerden de bir çok batıl âdetin girdiği bir gerçektir. Süryaniler, güvercinlere kutsal hayvan nazarıyla bakarlardı. Bu inanç aynen Müslümanlara da geçmiştir. Süryanilerin Ruhanileri, ibadet esnasında, kan ter içinde kalıncaya kadar didinirlerdi.
Mahud “Kaf” dağı hurafesi de İran efsanelerinden geçmiştir. Eski İranlılar (Kaf) isminde kutsal bir dağ ile onun üzerinde “Anka” adında bir kuşun varlığına inanırlardı. Bu kuşa ait efsaneler Osmanlı Edebiyatına bile girmiştir.
İran kahramanı meşhur Rüstem ile Simer arasındaki maceralar, İran Edebiyatının en parlak hayallerinin süslü şekillerle yapılan levhalarına kaynak teşkil etmiştir. Ayrıca öteden beriden mana çıkarmak, bazı nesnelerde uğur ve uğursuzluk olduğuna inanma âdeti de Romalılarla putperest Arapların miraslarındandır. Romalılar kuşların uçuşundan, ötüşünden birtakım hükümler çıkarırlardı. Bu âdet aynıyla Araplarda da görülmektedir.
Bugün uğursuz saydığımız baykuş, Romalılar tarafından aynı şekilde kabul olunurdu. Bir Romalı, baykuşun ötmesini bir felaket başlangıcı olarak telakkî ederdi. Keldânîlerin kâhinlerine karşılık eski Arapların da Arrafları (falcıları) bulunurdu.
Eski Yunanlıların yarı tanrıları, Hıristiyanlığın yaygınlaşmasından sonra adlarını değiştirerek (Ay’a) namını almıştır. Bu geleneğin yerleşmesi zamanla türbeperestlik şeklinde, İslamiyete sokulmuştur.
İslam’dan önceki ilâhî din olan Hıristiyanlık içerisine de bir sürü batıl inanış sokulmuştur. Mesela, Hıristiyanların kutladığı “paskalya” bayramları bunlardan biridir. Bu bayram, kaynağı itibariyle, eski insanların tabiata taptıkları çağdaki cihanşümul yaz bayramının devamından ibarettir. M.Ö. 3000 yıllarındaki göçebe Yahudi kavmi bu bayrama “Pesah” adını verirdi. Tanrının merhametini celb için davarlarının ilk dölünden kurban keserlerdi. Yahudiler Filistin’e yerleşip ziraat hayatına geçtikten sonra bu kurban törenine hamursuz ekmek* de karışmış oldu. Daha sonraları bu tören Yahudilerin Mısır’dan çıktıklarının şükranı olarak dini bir bayram sıfatını kazandı. Halbuki menşeinde bu tören (kışın ölüp, ilkbaharda dirilen) “Neşvünema” tanrısı şerefine yapılan müşrik bayramı idi.
Hıristiyanlar bu Paganizm (putperestlik) devrinin bayramını “kitaba uydurup” İsa’nın ölüp dirildiği şerefine yapılan muhteşem dinî bayram olarak kabul ettiler.
Çağdaş kültürün en büyük seviyesine erişen batılı milletlerin halk topluluklarında da eski çağlardaki müşrik inanışlarının kalıntılarını görmekteyiz. Aslında bugünkü milletlerin hiçbiri hurafelerden tam anlamıyla arınamamışlardır. İnandıkları dinin kuralları içerisine daha önceki dinlerden mutlaka birtakım inanışlar, âdetler girmiştir. Çünkü hurafe inanışları bir bulaşıcı hastalık gibi bir din ehlinden başka bir din ehline geçebilmekte ve girdiği yerde de izler bırakmaktadır. Mesela eski şamanist kavimlerin -ağaç kültü- (bazı ağaçları kutsal sayma âdeti) Hıristiyanlara geçerek “Noel Ağacı” olmuştur.
Üzülerek görüyoruz ki bu âdet yılbaşlarında Hıristiyanlardakine benzer şekilde, şimdi de bizim bazı müslüman “evlerine” ve “vitrinlerine” girmiştir. Oysa Hıristiyanlar bu ağaç “Kültü”’nü Hz.İsa’nın doğumu hakkındaki bir efsaneye dayandırarak kitaplarına uydurmuş ve ona dini bir hüviyet kazandırmışlardır.
İslam Dini eski “cahiliye” inanç ve âdetlerini bırakmayı kesinlikle emir buyurmasına rağmen, birçok âdet hala varlığını devam ettirmektedir. Hala, “kutlu” sayılan bazı mahallerdeki ağaçlara, vb. şu, bu niyetle “medet umarak” bez bağlayan, mum yakan, para atan, tuz serpen, bahçesinde, eşiğinde kurban kesen zavallı müslümanlar az değildir!…
Kızının nasibini açtırmak, gelinine büyü yaptırmak, bilmem neredeki “yeraltı hazinelerini” öğrenebilmek için “falcılara”, “üfürükçülere”, “muskacı ve büyücülere” koşuşturanlar, belki tahmin edilenden çok daha fazladır. Yazıktır ki, bunların sonucu olarak meydana gelen huzursuzluklar, avuç dolusu harcanan paralar, inanılmayacak ölçüde verilen hediyeler sihir-büyü neticesi bunalıma düşen gencecik insanlar ve acı felaketler. Bu tür işlerden para kazanan hoca kisveli sahtekarlar ve onlara çanak tutan sinsi simsarlar.
Kanaatimizce bütün bunlar, yüce İslam Dinini iyi bilmemenin, onun gönül doyurucu, ruh okşayıcı aklî ilkelerinden uzak kalmanın belirtileridir. Bilgisizliğin manevî sahadaki yıkımıdır. Bu türlü batıl inançlar Yüce Dinimizin prensipleriyle kesinlikle uyuşmaz, İslam dini bu tür söz ve davranışları yasaklamıştır.
Şimdi burada halkımız arasında oldukça yaygın olan bazı hurafelerden bahsetmek istiyoruz;
1- Çaput Bağlamak:
Çaput bağlama hurafesi, Kuzey ve Orta Asya milletlerinin eski dinleri olan Şamanizm’e mahsus önemli unsurlardan biridir. Şamanist Türklerin inanışlarına göre her dağın, her kutlu pınarın, göl ve ırmakların, kutlu ağaç ve kayaların “İZİ” sahipleri vardır.
Çağdaş Altaylı Şamanistlerin inandıkları “İZİ”ler, Göktürklerin bıraktıkları yazıtlarda toptan “YER-SU” ile ifade edilmiştir. Göktürkler bu “YER-SU” denilen ruhları, Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı. Onların inanışlarına göre bu “İZİ” ler kişiden kurban isterler, kurban sunmayanlara da zarar verirlerdi. Ancak bu ruhlar çok kanaatkar oldukları için bunlara, bir bez parçası, bir tutam at kılı, hatta kurban niyetiyle atılan bir taş parçası bile onları tatmin etmek için yeterliydi.
İşte Türkler, Müslüman olduktan sonra da bu adetlerini büsbütün bırakmamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini Müslümanlaştırmak istemişlerdir. Oysa böyle bir âdet İslam’da yoktur.
Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bazı mahaller, daha çok kısır ve çocuğu hasta olan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Maalesef birçok kadın, bu yerlere gidip dua ederek ağaca çaputunu, suya parasını atarsa, hamile kalacağına inandırılmaktadır. Bazıları da böyle ağaçlara çaput bağlarsa, birtakım hastalıklardan kurtulacağına ümit beslemektedir. Anadolu’da ağaçlara bez, paçavra bağlamakla dileğinin yerine geleceğine inanılan pek çok yer vardır.
İslam âlimleri böyle adetlerle asırlarca mücadele etmişlerdir. Bir çok batıl inancın kalkmasını sağlamışlarsa da, tamamen yok edilememiştir. Hala birçok yöremizde türbe pencerelerine, bazı ağaçlara çaput bağlandığı, duvarlarına taş yapıştırıldığı veya cami havuzlarına ve pınarlara para atıldığı bir gerçektir.
2- Mum Yakmak:
Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma adeti, eski cahiliyet çağından kalma adetlerden biridir. Arkeologların çoğu, bu adetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler. Yani “Ateşe tapınmaktan” kalma bir adet olduğu söylenilmektedir.
Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil, başka ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı.
“Türbelerde kandil (mum) yakma adeti Fenikelilerden intikal etmiş bir ananedir. Fenikeliler Sur şehrinin hamisi ve ilâhı kabul ettikleri Melkares’in heykeli önünde devamlı kandil yakarlardı.”
Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar’ın da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meşaleler yaktıkları bilinmektedir. Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu adetlerini bırakmamışlardır. Bu Paganizm kalıntısı adet, daha sonraları Hıristiyan din adamları tarafından kitaba uydurulup, mum yakma şeklinde dini ayinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre güya bu adet, ilk Hıristiyanların karanlık mağara ve katakomplarda gizlice ibadet ettikleri zaman yaptıkları mum ve meşalelerin hatırası imiş…
İslam’da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakılır diye bir kural yoktur. Bu adet, Müslüman Türklere Mecusilerden ve Hıristiyanlardan geçmiştir. Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki, bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslam’a göre insan, ancak Allah’a iltica eder ve O’na sığınır; O’nun dışındaki varlıklardan medet ummak yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma adeti yanlış bir inançtır, hurafedir. Ayrıca halkımız arasında yaygın olan bir yanlış inanç da cenaze çıkan odada 40 gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz evini ve odasını daha çabuk bulurmuş…
Böyle inançlar batıl itikatlardandır. İslam esasları ile alakası yoktur. Ama maalesef bazı kimseler bunlara inandırılmıştır. İslam’da türbe bahçesine, kabristana ağaç ve çiçek dikilir, fakat mum yakılmaz.
3- Kurşun Dökmek:
Halkımız arasında “göz değmesi, göze gelme” diye adlandırılan bir “nazar” inancı vardır. Nazar isabet eden kimsenin kendisine, malına veya eşyasına bir zarar geleceğine inanılır. Bu nedenle nazarın isabetinden ve etkisinden korunmak üzere bazı tedbirlere başvurulmaktadır. Bunlar korunma ve kurtulma tedbirleri olmak üzere iki kısma ayrılır.
Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek, vb. hayvanlara, ev, dükkan, otomobil gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta bazı yörelerimizde de özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Ayrıca nazar muskalarının da kullanıldığı görülmektedir. Nazar isabetinden kurtulmak için ise, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin (izinli denilen) hocalara okutulmaktadır. Bazı yörelerimizde de “tuz çatılmakta”, “un yakılmakta”, “üzerlik otu” yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir. En yaygın olan uygulama kurşun veya mum dökme adetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır:
Nazar isabet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber;
“Kem göz çatlasın
Nazar değen patlasın” diye beddua ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlık otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnada çabuk çabuk,
“Üzerliksin havasın
Her dertlere devasın
Ak göz, kara göz,
Mavi göz, elâ göz
Hangisi nazar etmişse
Onların nazarını boz” denilmektedir. Şu tekerleme de söylenilmektedir:
“Elemtere fiş
Kem gözlere şiş
Üzerlik çatlasın
Nazar eden patlasın”
Burada şunu ifade etmemiz gerekir ki, nazardan korunmak veya kurtulmak için çeşitli nazar boncukları, diş, kemik, tırnak ve üzerlik otu gibi nesneleri takmak dinimiz açısından doğru değildir. Çünkü İslam’da fayda ve zarar Allah’ın takdiriyle tecelli eder. Bundan ayrılıp birtakım nesnelerden medet ummak yanlıştır, hurafedir. Zira Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), nazar boncuğu gibi birtakım nesneleri takarak, hastalıktan kurtulmaya itikad etmeyi men etmişlerdir.
Allah Elçisi şöyle buyurmuştur:
“Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak, Şirk (Allah’a ortak koşmak)tır.”
Ancak bir hususu açıklamakta yarar görüyorum. Çünkü halkımız “nazar var mıdır? varsa İslam’ın nazara bakış açısı nedir?” diye sormaktadır.
Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:
“Nazar haktır (gerçektir).”
“Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.” Öyleyse “İsabet-i ayn” denilen nazar vardır ve gerçektir. Peki mahiyeti ve İslam’a göre nazardan korunma çaresi nedir?
Nazarın mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, nazar veya göz değmesi, bazı kimselerin bakışları ile bazı olumsuz etkilerin meydana gelmesi dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de;
“…İnkar edenler Kur’an’ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi” buyrulmaktadır.
Elmalılı M.Hamdi Yazır “Hak Dini Kur’an Dili” adlı kitabında bu ayetin tefsirini yaparken şunları söylemektedir: “Kafirler, Kur’an’ın yüksekliğini öyle hissetmişlerdi ki kıskançlıklarından az daha nazar değdirecekler, aç ve kem gözlerin kötülükleriyle ellerinden gelse seni yok edeceklerdi. Demek ki öfkenin bedende bir hükmü ve tesiri olduğu gibi, gözlerin de karşılarındakine bakışlarına göre, iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi elektrik gibi dokunur, çarpar, mıknatıslar, manyetize eder; kimi tutkun olur, kimi de aldığı etkiyle kıskançlığından bir öfkeye düşer, türlü türlü suikastlara, tuzaklara kalkışır ki maddî veya manevî bunun hangisi olursa olsun hedefine ulaştığında göz isabet etmesi, göz değmesi veya nazar denilen şey olur… Nasıllığı ne şekilde olursa olsun göz değmesi vardır. Allah korusun göze batmak tehlikeli bir şeydir. Allah koruyacağı kulları için göz değmesine karşı bir siper yapar.”
İslam âlimleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem suresinin yukarıda zikrettiğimiz ayetlerinin okunmasını tavsiye etmişlerdir.
“Büyük velilerden Hasan Basrî Hazretleri, nazara karşı Kalem suresinin 51 ve 52. ayetlerini okur ve nazardan etkilenen kimseye de okunmasını tavsiye ederdi.”
Bu ayetlerle ilgili olarak “Esrar-ı Muhammediye” adlı eserde şöyle denilmiştir:
“Bu ayet-i kerime nazarın def’i içindir. İster yazmak suretiyle taşınsın, ister o ayetin okunduğu okunmuş suyla yıkanılsın veya o ayetin okunduğu sudan içilsin hep aynıdır. Nazarın etkisinden korunmak için tavsiye edilmiştir.”
Hz.Aişe’nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz.Peygamber (s.a.v) “Nazardan Allah’a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır.” buyurmuştur.
Rasulullah (s.a.v)’in nazar değmesine karşı, “Ayetü’l-Kürsi* ile İhlas ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) surelerini okuduğu ashabına da bunları okumalarını tavsiye ettiği nakledilmiştir.
İnsan hoşuna giden birşeye bakarken nazarı değmemesi için “Maşallah, Lâ Kuvvete İllâ Billah” demelidir. Hz.Peygamber (s.a.v) bu şekilde söylerdi.
Nazar değmemesi için çocuklara nazarlık veya boncuk takılması ise cahiliyet devri adetlerindendir. (Yani bâtıl adetlerdendir). Bu itibarla hiçbir faydası olmadığı gibi, dinen de câiz değildir.
Hastalanan kimselere Cenab-ı Hak’tan şifa umarak, Kur’an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumak câizdir. Ancak halkı kandırmak, başkalarına zarar vermek, gâibten haber vermek, falcılık ve sihir yapmak… gibi işler ise dinen haramdır. Bu tür maksatlar için üfrükçülük yapmak dinen câiz olmadığı gibi, kanunen de suçtur.
4- Fal Açmak:
Yaygın olan hurafelerden biri de fala bakmak, “fal açmak” adetidir. Fal hurafesi ile okumuşu da cahili de meşgul olmaktadır.
Bazı insanlar da: “Fala inanmıyoruz ama eğlence olsun diye açtırıyoruz” diyorlar. Bu düşünce doğru değildir. İslam Dinine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcının söylediklerine inanmak yasaktır.
Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
“Ey inananlar! şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha erişesiniz.”
Konuyla ilgili olarak Allah Elçisi Peygamberimiz (s.a.v)’de şöyle söylemiştir:
“Kuşun ötmesini, uçmasını uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskanbil kağıdı, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak sihir ve kehanet çeşidindendir.”
Bu ilâhî emirlerden açıkça anlaşılıyor ki, fal yasak bir davranış olup haram kılınmıştır. Haram olan her davranışın şakası helal olmaz. Bu bakımdan eğlence için dahi olsa, falcıların dediklerine ve fala inanmak câiz değildir. Falcılar bir takım şekil ve sembollere dayanarak geleceği gördüklerini ve gaybı bildiklerini iddia ederler. Bu iddialar yalandır. Söylediklerinden binde biri rast gelse dahi bu onların gaybı bildiklerine delil olamaz. Çünkü gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. İnsan ancak Allah’ın yarattıkları üzerinde akıl yürütür ve ilmi öğrenmeye çalışır. En akıllı ve en mükemmel varlık insan olmasına rağmen, insanın bilgisi ve enerjisi sınırlıdır. Beşerî ve tabii kanunlar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurarak birtakım olayları keşfedebilir, bilgiyi öğrenir, yeni yeni kanunlar isbat edebilir. Ama bu bilme ve tanıma gücü bir noktaya kadardır. O noktadan ötesi insan için meçhuldür, gayb âlemidir. Gaybın sırları ve tasarrufu ise Allah’ın ilmine ve iradesine tabidir. Bu nedenlerle Allah’ın bildirmediği bir şeyi ben biliyorum demek, hem ilâhî tâlimata hem de insanlık vasıflarına aykırıdır. Bu itibarla yukarıda söylediğimiz gibi, falcıların söylediklerinden birkaç tanesi rast gelse bile, bu onların gaybı bildiklerini ifade etmez.
Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur” buyrulmaktadır. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz de; “Kahin ve falcıya (yani gaibten haber verdiğini iddia eden kişiye) inanan kimsenin 40 gün namazı kabul olmaz”, “Ona inanan kişi, bana indirileni (kitab ve vahyi) inkar etmiş olur” buyurmuştur.
Bu itibarla yıldızname ve benzeri fal kitaplarına itibar edilmesi ve bu tür şeylere inanılması câiz değildir. İnsanların maddi ve manevi ilerlemesine engel olan bu tür inançlar, ilk çağ müşrik toplumlarından zamanımıza intikal etmiştir. Ne kadar garip ki modern dünyamızın modern toplumlarında hala bu tür martavallara inananlar, gönül bağlayanlar pek çoktur.
Mesela böyle hayal üzerine yazılmış bir kitapta şöyle denilmektedir: “Dahi 1231kere “Ya Muğnî” deye seccadesi altında akçe (yani para) bula. Kimseye demeye batıl olur.”
Ne saçmalık!.. Hiç oturduğun yerden “Ya Muğnî” çekmekle seccadenin altı parayla dolar mı?.. Öyle olsaydı milyarlarca insan gecesini gündüzüne katarak geçim derdi peşinde koşar mıydı?..
İşte böyle yanlış ve batıl telkinlerdir ki, asırlardır şark memleketlerini fakr-u zaruret içerisinde kıvrandırmaktadır. Bu kolaydan ve havadan para kazanma isteği tamamen tembellerin, miskinlerin falcı ve kâhinlerin uydurdukları yalanlardır. Ama bu hurafelere de en çok kanan bizim halkımızdır. Oysa mensup olduğumuz İslam Dini, kesinlikle tembellikten, miskinlikten yana değildir. Ama buna rağmen hurafelere de en çok bizim dindaşlarımız inandırılmaktadır.
Bu, bizim halkımızı iyi eğitemediğimizi, gerçek İslam düşüncesini iyi öğretemediğimizi gösterir. Burada suçlu İslam değil, İslam’ı iyi anlamayan ve anlatamayanlardır. Çünkü İslam, daima çalışma, araştırma, okuma ve düşünmeyi teşvik etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de okuma, araştırma ve çalışma ile ilgili yüzlerce ayet-i kerime vardır.
İslam Dinine göre meşru yoldan kazanç temini için çalışmak ibadet hükmündedir. Bu nedenle tembellik ve havadan para kazanma yolları İslam’da reddedilmiştir. Hele eli kolu bağlı oturup da: “Kaderimde ne varsa o çıkar” düşüncesi hiç bir şekilde kabul edilemez. Çünkü kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı noksansız verilecektir”, “Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah’ın lütfundan rızk isteyin.”
Bu zikretmiş olduğumuz ayetler, kişinin ve toplumun mutluluğu için çalışmanın ve araştırmanın önemine dikkatlerimizi çekmekte ve çalışmanın Allah emri olduğunu ifade etmektedir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de, her vesile ile çalışmayı önermiş, tembelliği kişinin yüzkarası olarak nitelemiştir.
5- Kabirlere Kurban Adamak:
Halkımızdan bazıları belki de bilmeyerek bazı kabir ve türbelere kurban adıyorlar. Bu yanlış bir uygulamadır. Öyleyse doğrusu nedir? Adak ne demektir? Şartları nelerdir? Önce ana hatlarıyla bunları açıklayıp daha sonra da yanlışlığın ne şekilde yapıldığını belirtelim.
İslam dinine göre adak (nezir); “Bir kimsenin Allah tarafından, yapılması kendisine emrolunmamış bir işi, kendi nefsine vacip kılmasıdır.” şeklinde tarif edilmiştir. İslam dinine göre adağın yerine getirilmesinin hükmü vaciptir. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de; “Adaklarını yerine getirsinler” buyurmaktadır. Hz.Peygamber (s.a.v)’de; “Kim Allah’a itaat etmeyi adamışsa ona itaat etsin, kim de Allah’a isyan etmeyi adamışsa ona isyan etmesin” buyurmuştur.
Adakta en çok dikkat edilmesi gereken husus, adak olarak yapılacak işin cinsinden farz veya vacip bir ibadetin bulunması gerekir. Şöyle ki bir kimse, “Allah için bir gün oruç tutayım veya Allah rızası için bir kurban keseyim” derse bu adak geçerlidir. Çünkü oruç nevinden farz, kurban cinsinden vacip bir ibadet vardır. Fakat bir kimse, “falan hastayı ziyarete gitmeyi nezrediyorum (adıyorum)” dese, bu adağı geçerli değildir. Zira ziyaret farz ve vacip cinsinden bir ibadet değildir.
Adak yapılacak kurbanın kesilmesinin borç olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
1. Adak kurbanının cinsi dinimizin kabul ettiği hayvan türlerinden olmalıdır. Bunlar; keçi, koyun, sığır, manda ve deve cinsi hayvanlardır. Tavuk, horoz, hindi, ördek, kaz gibi kümes hayvanlarından kurban adağı olmaz. Ama halkımızdan pek çok müslüman, adak olsun diye tavuk ve horoz kesiyorlar. Belirttiğimiz gibi bu hayvanlardan adak kurbanı olmaz.
2. Adanan kurban, kişinin zaten kesmesi gereken kurban olmamalıdır. Mesela; zengin bir kimse, “şu işim olursa Kurban bayramında bir kurban keseyim” diye adakta bulunursa, o kimse işi olunca iki kurban birden kesmesi gerekir. Birisi adağı için, diğeri de zaten kesmesi vacip olan kurbanı için.
3. Adanan kurban Allah’a masiyet (itaatsizlik, günah) olan bir adak olmamalıdır. Mesela: “şu işim olursa nefsimi hak yolunda kurban edeyim” diye yapılan bir adak gibi. Bu adak değil, intihar olur, cinayet olur.
4. Adanan kurbanın kesilmesi imkansız olmamalıdır.
5. Adanan kurban, adayanın kendi malından fazla ya da başkasına ait olmamalıdır. Mesela; bir kimse başkasının koyununu kesmeyi adasa bu adak geçerli değildir.
6. Bir şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse o şart gerçekleşmeden kurbanı kesemez. Sınıfı geçersem bir kurban keseceğim diyen bir şahıs, ancak sınıfını geçince kurbanını keser.
7. Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan bir kişi, şartın yerine gelmesinden sonra istediği zamanda kurbanını keser.
8. Bir kimse adayacağı kurbanını yalnız Allah için adamalıdır. Allah’tan başkası adına kurban kesilmez.
İşte en çok yanlışlık bu hususta yapılmaktadır. Zira İslam’da bir yatıra, bir kabre, tekkeye veya falan devlet adamına kurban adamak câiz değildir. Çünkü kurban, vacip olan bir ibadet olması hasebiyle yalnız Allah rızası için, Allah adıyla kesilir.
Kabirlere gidip kurban kesme adeti İslam’dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir. İslam dini kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır. Hz. Muhammed Efendimiz, bir hadislerinde; “Kabirler üzerinde kurban kesmek İslamiyette yoktur” buyurmuştur. Buna göre İslam dininde olmayan bir adeti varmış gibi kabul etmek, kötü bir bid’at olup, büyük bir manevî sorumluluğu vardır.
Bir müslüman kurban adarken dileğinin olmasını Allah’tan değil de bir kabirden veya türbeden beklerse küfre girer. Bu nedenle adak yapmak isteyen bir kişi, adakla ilgili zikrettiğimiz şartları dikkate almalı veya bir bilen yetkiliye sormalıdır.
Adak, kabir veya bir yatır başına gitmeden de kesilir. Allah rızası için kesilen kurbanın sevabı, orada yatan zatın ruhuna ithaf olunabilir. Allah’a mağfiret etmesi için dua edilir. Bu câizdir, ancak bir kişi, “kurbanımı şu zatın yüzü suyu hürmetine dileğimin yerine gelmesi için kestim” diyemez.
Şu iyi bilinmelidir ki, İslam’da tazim ve taat için hiçbir aracıya lüzum yoktur. Mü’min, Rabbına karşı şükranını, kulluğunu vasıtasız arzeder. Nitekim beş vakit namazımızın her rekatında Fatiha suresini okurken 5. ayette; “ancak sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” diyoruz. Çünkü İslam esaslarına göre Allah’tan başkasına kulluk etmek, ilâhî takdiri başkasından beklemek câiz değildir.
Allah’ın takdir ettiği şeyin hiçbir şekilde değişmesine imkan yoktur. Nezir (adak); ilâhî iradeyi değiştirmez, ancak nezredeni cimrilikten kurtarır.
Kabirler ölümü tefekkür, ahireti hatırlama ve ibret almak için ziyaret edilir. Orada yatanlar için Kur’an okunur, ruhlarına Allah rızası için bağışlanır. Ancak onların şefaatçi olması ümidiyle mezar başlarında kurban kesilmez. Çünkü İslam inancına göre kutsiyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. O da Cenab-ı Allah’tır, başka hiçbir varlığa kutsiyet vermek câiz değildir.
6- Kabirlerde Dua:
İslam’da dilek ve istekler sadece Allah’a arz edilir. Allah’tan başkasına sığınmak ve O’ndan başkasından mağfiret dilemek doğru değildir. Gerçek böyle olmasına rağmen, halkımızdan bazıları dua şeklini ve adabını adeta değiştirmişlerdir. Duaya bir sürü batıl hareketleri sokmuşlardır.
Bazıları dua ederken sanki kavga ediyormuş gibi bağırıp çağırıyor. Kimisi dua yapmak için türbelere, yatırlara koşuyor. Kimisi de mezarlara elini yüzünü sürmekte, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmektedir. Bu hareketlerin tamamı yanlış ve batıldır. Dua etmek için kabir başına, yatır taşına gitmeye gerek yoktur. Zira kabirde yatan mevtalar insanların dileklerini yerine getiremezler. Dua eden kişi ile Allah arasında vasıta olamazlar. Çünkü İslam’da Allah’a sığınmak, O’na dua etmek için bir aracıya ihtiyaç yoktur. Kul, hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymadan Allah’a iltica edebilir. Bu itibarla; “falan yatıra gittim ona dua ettim, o mübarek zatın himayesiyle duam kabul oldu” demek câiz değildir.
Kabirler, ölümü düşünmek, ahireti hatırlamak ve insan hangi mevkide olursa olsun bir gün gelip mezarda yatan gibi toprak olacağını görmek ve ibret almak için ziyaret edilir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir hadislerinde; “Kabirleri ziyaret edin çünkü bu ziyaret sizi dünyada zahidâne yaşatır, size ahireti hatırlatır, sizi gafletten uyandırır” buyurmuştur.
Kabir başına varınca, ölülerin ruhuna Kur’an okumak, okunan Kur’an’ın sevabını mevtaların ruhuna “Allah rızası için” armağan etmek câizdir ve sevaptır. Ancak, “duam oraya gitmekle kabul olacak” diye inanmak yanlıştır.
Bugün bazı yerlerde, türbelere, kabirlere gidenler, orayı adeta bir piknik yerine çeviriyor, yiyip içiyorlar ve adaklar adıyorlar. Ayrıca Kur’an ve mevlitler de okunuyor. Dua bittikten sonra, bazı türbelerin bahçelerinde salıncaklar kurulup şarkılar söyleniyor. Zevk-ü sefa yapılıyor. Bütün bu yapılanlar yanlıştır ve İslam emirlerine uygun değildir. Türbe ve kabristanlıklarda yapılan bu adetlere son vermek gerekir.
7- Kuş Ötmesi, Hayvan Uluması:
Halkımız arasında bazı kuşların ötmesi, bazı hayvanların uluması çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. Bunlardan kimisi uğur, kimisi uğursuzluk, kimisi de ölüm işareti olarak kabul edilmektedir. Oysa İslam esaslarına göre bu tür inançların tümü batıl ve hurafedir. Buna rağmen halkımızdan pek çok kişi bunlara inanır.
Halk arasında ölümü önceden haber verdiği sanılan bazı hayvanlarla ilgili batıl inançlar çok yaygındır. Hayvanların insanlarda bulunmayan kimi yetenekleri, sezişleri, biçimsel özellikleri, uğurlu yada uğursuz sayılmaları bu türden inançların oluşmasında ve evrensel çizgiye erişmesinde büyük bir rol oynamaktadır. Evcil ve yabani hayvanların ötüşleri, ulumaları, kişnemeleri, böğürmeleri, belli hareketleri, uçuş yönleri, alışılmışın dışındaki davranışları, yaklaşan bir ölünün ön belirtileri ve işareti olarak yorumlanmaktadır.
Bu tür hayvanlar içinde köpek, kedi, at, koyun, keçi, inek ve öküz gibi evcil olanları; tilki, kurt, çakal, yarasa, yılan gibi yabani olanları; horoz, tavuk, kaz gibi kümes hayvanları; baykuş, karga ve leylek gibi yabani kuşları sayabiliriz. Bunların içlerinde özellikle köpek ve baykuşla ilgili inanmalar çok yaygındır. Evcil sadık ve sezi yeteneği çok gelişmiş olan köpeğin sadece uluması ile değil uluma biçimi, uluma zamanı ve uluduğu yerin de yaklaşan bir ölümü haber verdiğine inanılmaktadır. Köpeğin bu türden ulumasını önlemek için de köpek kovalanır, taşlanır, önüne ekmek doğranır, “başını ye” denir. Baykuşun sesinin de sesinin ve yüzünün sevimsizliği, yıkıntılarda ve terk edilmiş yerlerde yuva yapması bir ölüm kuşu olarak bilinmesinin temelinde yatan nedenlerdendir. Baykuşun da tıpkı köpek gibi salt ötmesi ile değil, aynı zamanda ötüş biçimi, ötme zamanı, konduğu ve öttüğü yerle de ölüm habercisi olduğu zannedilmektedir.
Halk arasında yaygın olan kuş ve hayvanlarla ilgili batıl inanışların bazıları şunlardır:
- Akşam ve yatsı ezanları okunurken köpek ulursa o civarda biri ölür.
- Gece vakitsiz horoz öterse savaş çıkar.
- Tavşan, tilki ve kara kedi yolu keserse, uğursuzluk gelir.
- Kara karga kimin evinde öterse, o haneden cenaze çıkar.
- Baykuş kimin evinde öterse o haneden cenaze çıkar.
- Baykuş kimin evinde öterse o haneye ya bela gelir ya da ölüm.
- Ala karga kimin evinde öterse o eve müjde gelir.
- Kurbağalar sesini yükseltirse yağmur yağar.
İslam’a göre herhangi bir nesnede veya canlıda uğur veya uğursuzluk kabul etmek doğru değildir. Nitekim Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Baykuş ötmesinde şer (kötülük) yoktur. Herhangi bir şeyde uğursuzluk da yoktur.”
Hayvanlar herhangi bir zamanda herhangi bir sebeple öter veya ulur. Bunu kötüye yorumlamak inancı zaafa uğratır. İnsanın ölmesi hayvanın ulumasına değil, Allah’ın takdirine bağlıdır. Biz, her canlının vadesi gelince öleceğine inanırız. Ama insan nerede, nasıl, kaç yaşında ve hangi şekilde ölecek onu bilemeyiz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Aranızda ölümü takdir eden (ne zaman öleceğinizi belirleyen) biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Kimse bizim tayin ettiğimiz vakti geçemez).”
Allah’ın emri ve takdiri değişmez bir yasa olduğuna göre kimse kuş ötmesinden, köpek ulumasından korkmasın.
8- Günlerin Uğursuzluğu İnancı:
Yanlış inançlardan biri de haftanın bazı günlerinin uğurlu bazı günlerinin de uğursuz sayılmasıdır. Oysa İslam’da günün güne üstünlüğü yoktur. Günler, gün olması bakımından birbirinin aynıdır. İnsan dilediği günde iş yapar, dilediği zaman da seyahate çıkar. Akıllı ve inançlı bir müslüman, “şu gün çalışılmaz, şu gün işe başlanmaz” gibi hurafelere kanmamalıdır. Ama ne yazık ki halkımızdan bazı kimseler bu uydurmalara kanmaktadır.
Haftanın bazı günlerini uğurlu, bazı günlerini uğursuz ve bazı günlerinde de çalışmayı günah saymak, âlimlere göre, Yahudi ve Hıristiyan adetlerinden geçmiştir. Gerçekten de Hıristiyanlar salı gününü uğursuz, pazar günü de çalışmayı günah sayarlar. Yahudiler ise cumartesi günü çalışmazlar.
Halbuki İslam dininde, sadece istirahat ve ibadet saatleri dışında devamlı olarak çalışmak tavsiye edilmiştir. Buna rağmen çalışmaktan en çok kaçar hale de biz gelmişiz. Bir sürü hurafeye kanarak adeta haftanın günlerini çalışmamak için parsellemişiz.
Günlerle ilgili halkımızı etkileyen hurafelerden bazıları şunlardır:
- Salı günü işe başlanırsa bitmez sallanır.
- Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.
- Perşembe çamaşır yıkanırsa zengin olunur.
- Salı günü yeni elbise giyilirse yanar.
- Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.
- Cuma akşamı ve cuma günü ev temizlemek günahtır.
- Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.
- Arefe günü dikiş dikmek günahtır.
- Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa onun derilerini diker vs.
- Çarşamba gecesi işe başlanırsa, “çarşamba karısını” kızdırır ve o eve kötülüğü dokunur.
Dikkat edilirse hemen haftanın bütün günleri ya belaya, ya da günaha sebep gösterilmiştir. Sanki müslümanın çalışması suç kabul edilmiştir. Bu inanç, hem dini hem de milli kalkınmaya ihanettir. Şunu unutmamalıyız ki İslam Peygamberinin en hoşlanmadığı hallerden biri tembelliktir. İslam Dini tembelliği değil, çalışmayı tavsiye etmiştir. :Hatta çalışmayı ibadet derecesine yükseltmiştir.
Biz müslümanlar Yüce Kitabımız Kur’an ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in emirlerine ve uyarılarına kulağımızı tıkayalı, gerilemeye başlamışız ve dün hükmettiğimize bugün el açar duruma gelmişiz. Bunun vebali dinimizde değil kendimizdedir.
Dünyanın hızlı değişimi karşısında ona ayak uydurabilmek istiyorsak, artık şu gün çalışılmaz, şu gün işe başlanmaz safsatasını bırakalım. Bugünü dünden, yarını bugünden daha ileriye götürmeyi ülkü haline getirelim. Yüce Allah’ın şu buyruğunu da unutmayalım:
“Allah’ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez.”
9- Temizlik ve Sağlığa Karışan Hurafeler:
Bilindiği gibi dinimiz temiz olmayı ve temizliğe uymayı emreder. Peygamber Efendimiz 15 asır evvel; “Ölüm gelmeden evvel, hayatın, hastalık gelmeden sağlığın kıymetini bilin” sözüyle konunun önemine çok güzel bir şekilde dikkatleri çekmektedir. Çünkü mal, mülk, mevki, makam, servet, kısaca herşey, sağlık ve afiyet içinde olursak anlam kazanır.
Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın şu deyişi ne kadar ibretlidir!..
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.”
Gerçekten de insan için en büyük devlet, en büyük saadet sağlık ve afiyettir. Sağlıksız bir insan hiçbir işe yaramaz. Sağlıksız insan ibadetini bile yapamaz. Hiç kuşkusuz sağlığın sürekliliği, temizliğe ziyadesiyle riayet etmeğe bağlıdır. Bu hususta Rasulullah (s.a.v); “temizlik imanın yarısıdır” buyurmuştur. Bunun içindir ki, atalarımız uğradıkları ve eğemen oldukları hemen her yerde, öncelikle bilim merkezleri olarak “medreseleri”, sağlık kurumları olarak “daru’ş-şifâları”, inşa etmişlerdir. Anadolu şehirlerinde tarihi belgeler olarak bunlara sık sık rastlanır. Bu arada halkımızdan bazıları (daha çok cahil kimseler) sanki temizliğe riayet suçmuş gibi birtakım hurafelere kanarak şunları uydurmuşlardır:
- Gece ev süpürülürse fakirlik gelir,
- Cuma akşamı ev süpürmek kıtlık getirir,
- Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır,
- Cuma günü ev süpürmek günahtır,
- Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.
- Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir,
- Güneş battıktan sonra ev süpürülmez, uğursuzluk gelir.
- Gece tırnak kesilirse ömür kısalır.
- Gece değirmen çevrilmez, yoksulluk gelir,
- Zifaf gecesi gelin ve damat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan aralarına acı ve ayrılık girer.
- Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürülürse hastalık bulaşmaz,
- Başı ağrıyan bir kadın camiye gider; yazması ile camiyi süpürür ve yazmayı tekrar başına örterse ağrısı geçer.
- Cenaze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeye konup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.
- Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı yattığı odanın eşiğine veya beşiğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.
Örneklerini verdiğimiz bu inançların hepsi hurafedir, İslamla ilgisi yoktur. Üstelik her biri zamana, sağlığa ve imana zararlıdır.
10- Kadın ve Hurafe:
Tarih incelendiği zaman görülüyor ki kadın, asırlar boyu ihmal edilmiş, horlanmış, en ağır zulüm, baskı ve işkencelere maruz tutulmuştur. 19. yüzyılın ortalarına kadar, gerek Avrupa, gerek Asya’da kadın, hukukundan yoksun bırakılmıştır.
Mesela; Yahudi kızları babalarının evlerinde hizmetçi kabul edilmiş, İran’da Mezdek, ana ve kız kardeşle evlenmeyi meşru gören yeni bir din kurmuştu. Çin ve Hind gibi çok eski milletlerde de kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Hind’de kadın, zavallı bir yaratık olarak kabul ediliyor, her türlü aşağılık arzulara alet ediliyordu. Kadın okumaktan uzak tutuluyor, ayin ve merasimlere kabul edilmiyordu. Kadının dini efendisine hizmet etmekti. Görevi ve değeri, eğer kocası ölmüş ise onun cesedi üzerinde kendisini yakmasıydı.
Eski Yunanlarda da kadın, medeni haklar adına hiçbir şeye mâlik değildi. Kadın kocasının, kocası yoksa babasının, o da olmazsa akrabasından diğer erkeklerin vasiliği altında yaşardı. Kocası onu istediği zaman boşar ya da başkasına devredebilirdi.
Eski Roma’da da kadının durumu çok feciydi. Hatta Roma’da bazı toplantılarda, kadının ruhsuz ve hayattan nasibi olmayan bir hayvandan ve şeytanın iğrenç işinden ibaret bulunduğuna dair kararlar alındığı bile vakidir.
Ortaçağda Bizansın en şaşalı zamanlarında bile kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Bizans’ta kadının durumu kısaca şöyleydi: Kadın erkeğin malı idi. Erkeğin onda istediği gibi tasarruf hakkı vardı. Hayat ve ölümü eşinin elindeydi. Köle olarak kabul edilirdi. Kadının önce babasının, evlendikten sonra kocasının, kocası ölünce de oğlunun esiri idi. Kadın bir şehvet malı olarak kabul edilirdi. En medeni olan Atinalılar arasında bile kadın çarşılarda satılır, başkalarına ihale olunurdu. O sadece evin düzeni ve çocuklara bakmak için lazımdı.
1788 yılına kadar kadın İngiltere’de de kocasına mutlak itaata mecbur olup hemen hemen hiçbir hakka sahip değildi. 1888 yılında İngiliz piskoposlarından “Dour”, Vestminister kilisesinde yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu: “Bundan 100 sene öncesine kadar kadın, erkeğin sofrasına oturmak hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze karışması da câiz değildi. Kocası da başının ucuna kocaman bir sopa asardı ki karısı ne zaman bir emrini tutmazsa, onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocukları ise analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla değer vermezlerdi.”
İslamiyetten önce Arap yarımadasında da kadının durumu yürekler acısı idi. Araplar kızlara karşı nefrette o kadar ileri gidiyorlardı ki, yaşama hakkını dahi onlara çok görüyorlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi kendilerine fazilet kabul ediyorlardı. Herhangi birisinin bir kız çocuğu dünyaya geldiği zaman öfkesinden o suçsuz günahsız çocuğu diri diri toprağa gömerdi.
İslam’a kadar bütün dünyada kadın değersiz bir yaratık olarak kabul edilmiş, yüzyıllar boyu ona hiçbir sosyal hak verilmemiştir. İslam, o zamana kadar kadınlara verilmeyen haklar getirmiş, kadını özgürlüğüne kavuşturmuştur. İslam’a göre kadın erkeğin eşi, yardımcısı ve danışmanı olarak kabul edilmiştir. Ona, aile içerisinde söz hakkı tanınmış ve birtakım görevlerle yükümlü kılınmıştır. Hz.Muhammed (s.a.v); “kadın da kocasının evinde bir çobandır ve yönetimi altında olanlardan sorumludur” buyurmuş, onun aile içinde söz sahibi olduğunu cihana ilan etmiştir.
İslam’da kadına işkence etmek, onu horlamak, küçük görmek, mal varlığına tecavüz etmek yoktur. Kadına aile içinde ve toplumda saygı esastır. Nitekim Peygamberimiz; “sizin en hayırlınız kadınlarına karşı en iyi davrananızdır” buyurmaktadır.
İslam göre kadın da erkek gibi inanç, amel ve ahlak hükümleriyle yükümlüdür. İyilik ve doğruluk üzere davranmada, kötülüklerden sakınmada aynen erkek gibidir. Kadın hukuk açısından ve haklarını kullanması bakımından o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan ve hiçbir dinde görülmeyen geniş yetkilere kavuşmuştur.
Dünyanın her yerinde insan haklarının çiğnendiği, insan ve kadın ticaretinin yapıldığı, kadına hiçbir hakkın tanınmadığı, her türlü zulüm ve hareketin reva görüldüğü, bir mal gibi elden ele satıldığı, hatta uzun süre “kadının ruhu var mıdır, yok mudur?” diye tartışmasının yapıldığı bir çağda, İslam’ın ve sevgili peygamberimizin kadın haklarına karşı gösterdiği titizlik, hiç şüphesiz yüce dinimiz İslam’ın getirdiği yeniliklerdir. Tarih budur, gerçek budur.
İslam kadını bu şekilde değerlendirmesine rağmen, maalesef bazı cahil kişilerin gözünde o, hala “saçı uzun, aklı kısa” kabul edilerek ezilmeye, horlanmaya mahkum bir varlık gibi muamele görmektedir. Toplumumuzda kadın hakkında söylenen bir sürü hurafeler vardır. İşte kız, kadın ve gelinler hakkında söylenen hurafelerden bazı örnekler;
- Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider.
- Kısa boylu kadın uğursuzdur.
- Hayızlı kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.
- Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur.
- Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.
- Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır.
- Çocuğu ölen kadın cuma günü iş yapmaz.
- Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır.
- Aş veren bir kadın çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.
- Bekar kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir.
- Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur.
- Evli birinin yüzüğünü bekar kız takarsa kısmeti kesilir.
- Doğum yapan kadın yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir çocuğu götürür, başka bir çocukla değiştirir.
- Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama, bıçak konursa al basmaz.
SONUÇ:
Günümüzde, Yüce Dinimiz İslam’ın yasakladığı birçok inanış ve davranış halkımız arasında oldukça yayılmaya başlamıştır. Adeta haramlar helal, helaller haram olmuştur. Bunun hem dinimize hem de halkımıza pek çok zararı vardır.
Hurafelerin yayılmasında çeşitli sebepler bulunmakla beraber, kanaatimizce en başta gelen ana neden, manevî eğitimin yetersizliği, İslam esaslarının iyi bilinmemesidir.
Hiç kuşkusuz gerçeğin bilinmediği ve yeterli önlemlerin alınmadığı bir ortamda sahtenin, yalanın, yanlışın ve safsatanın hakim olduğu sosyal bir gerçektir. Nitekim bu durumu iyi bilen bazı iç ve dış mihraklar, onların güdümündeki çıkarcılar, değişik yöntemlerle üretip geliştirdikleri bir sürü hurafeyi, birçok yanlış adeti halka benimsetmeyi başarmışlardır. İslam’ın mantık ve gönül doyurucu emirlerini, yasaklarını, görmemezlikten gelmişlerdir. Zira bunda pek çok maddi ve manevi menfaatleri bulunmaktadır.
Bu münafık çıkarcılar, İslam dinini iyi bilen, okuyan, araştıran kimselere tesir edememekle birlikte, cahil halkı ve İslam’ı öğrenmekten korkan bazı aydınları ağlarına düşürmektedirler. Kendini münevver kabul edip te şu bu bahaneyle yada herhangi bir dileğinden ötürü falcıya, muskacıya, üfürükçüye veya falan yatıra “yardım” umuduyla koşan okumuşlar, tahmin edilenden çok daha fazladır. Maalesef bazıları da İslam’ı, sadece bu hurafe adetlerden ibaret zannetmektedirler.
Oysa İslam, tüm batıl ve hurafe düşüncelerin karşısındadır. Bu hurafelerin temelinde derin bir cehâlet bulunmaktadır. Hurafelerin devam etmesi; halkın çoğunluğunun İslam Dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, sağlıklı dini bilgiye sahip olmayışından, inanç boşluğu içinde bulunmasından ve halkımıza dinin iyi öğretilemeyişinden kaynaklanmaktadır. Dinimizin inanç esasları, ibadet ve ahlak ilkeleri konusunda yeterli bilgiye sahip olanların, İslam’ı aslına uygun bir şekilde bilenlerin; bid’atçıların tuzağına düşmesi, hurafe ve safsatalara kanması düşünülemez.
Bid’atler ve batıl inançlardan kurtulabilmenin en emin yolu; ihlas ile Kur’an ve Sünnete sarılmaktır. Müslümanlar; dinin emirlerini doğru öğrenip, hayatlarında tatbik ettikçe hem yücelmişler hem de huzur içerisinde yaşamışlardır. İlâhî gerçeklerden kaçtıkça, hurafelere ve bid’atlara saptıkça hem gerilemişler, hem de binbir felakete uğramışlardır. Tarih bütün gerçekleriyle birlikte buna şahittir.
Artık aklımızı başımıza alalım, hurafelerden arınalım. Ve neden böyle, niçin böyle oldu kavgasını bırakıp, daha ileri ve daha gelişmiş bir ülke olmanın yolunda yürüyelim.
Doç.Dr. H.Mehmet SOYSALDI
KAYNAKLAR:
- Aktaş, Recep, Batıl İnanışlar, İst, 1973.
- Altan, Bayram, Nazar ve Büyü, İst, 1987.
- Bilmen, Ömer Nasûhi, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yay., İst.
- Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b.İsmail, el-Câmiu’s-Sahih, İst, 1981.
- Buhârî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih, Terc: Kamil Miras, Ahmet Naim, DİB Yay, Ankara.
- Caviş, Abdülaziz, Anglikan Kilisesine Cevap, DİB Yay., Ankara.
- Döndüren, Hamdi, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkan Yay., İst, 1991.
- Ebû Dâvûd, es-Sicistânî, es-Sünen, İstanbul, 1981.
- Elmalılı, M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İst, 1992.
- Erdil, Kemalettin, Yaşayan Hurafeler, Ankara, 1991.
- Günaltay, M.Şemsettin, Hurafattan Hakikata, İst, 1332.
- Hatte, Muhammed Kamil, Muhammed Aleyhisselamın Peygamberliği, Terc: İsmail Ezherli – M.Asım Köksal, DİB Yay., Ankara, 1967.
- İbn Mâce, Ebû Abdillah el-Kazvinî, Sünen, İst, 1981.
- İnan, Abdülkadir, Hurafeler ve Menşeleri, DİB Yay., Ankara, 1962.
- Keskioğlu Osman, A.Himmet Berki, Hz.Muhammed ve Hayatı, Ankara.
- Muhibbî, Divan-ı Muhibbî, Osmaniye Matbası, İst, 1925.
- Müslim b.Haccac el-Kuşeyrî, el-Camiu’s-Sahih, İst, 1981.
- Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b.Şuayb,es-Sünen, İst, 1981.
- er-Râzî, Fahru’d-Din Muhammed b.Ömer, et-Tefsiru’l-Kebîr, (Mefatihu’l-Gayb), Tahran, trs.
- Nevevî, Muhyiddin, Riyazü’s-Salihîn,Terc: Kıvamüddin Burslan-H.Hüsnü Erdem, DİB Yay., Ankara, 1964.
- Suyûtî, Celalü’ddin b.Ebî Bekr, el-Câmiu’s-Sağir, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut, trs.
- Suyûtî, Celaluddin, Fethu’l-Kebir, Örnek, Sedat Veyis, Türk Halk Bilimi, Ankara, 1977.
- Tanyu, Hikmet, Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri, Ankara, 1967.
- Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b.İsa b.Sevre, es-Sünen, Çağrı Yay., İstanbul, 1981.
- Vehbi Mehmet, Ahkam-ı Kur’aniye, İst, 1947.
- ez-Zühaylî, Vehbe, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Müt: Komisyon, İst, 1994.
