Home » Yakın Türkiye Tarihi » Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs Sorunu

27 Mayıs olmasaydı, Kıbrıs meselesi çözülmüştü


Kıbrıs’a dair bugüne kadar çok şey söylendi ve yazıldı. Ancak hâlâ bilinmezler var. Ada’nın 1955-1983 arası tarihi, o devrin zorluklarını çeken tanıkların dilinden farklı bir boyut kazanıyor. 27 Mayısçıların yanlış siyasetinin sonuçları ortaya çıkıyor.

27 Mayıs darbesini takip eden günler. Askerin de desteğiyle gazetelerde Demokrat Parti (DP) iktidarı aleyhinde farklı iddialar yayımlanıyor. Menderes kabinesi ‘orduya alternatif güç’ oluşturmak için silah depolamak ve milis yetiştirmekle suçlanıyor…

Aynı günlerde bir grup Kıbrıslı Türk, devrin Başbakanlık Müsteşarı Kurmay Albay Alpaslan Türkeş’i makamında ziyaret ediyor. Silah konusunun çarpıtıldığını söylüyorlar. Çünkü söz konusu malzemeler Kıbrıs’ta Rum saldırılarına dayanmaya çalışan Türklere gitmektedir. DP hükûmetinin düzenli sevkıyatı müdahale sonrası kesintiye uğramıştır. Heyet eski sistemin yeniden işletilmesini ister. Aksi hâlde Rumlara karşı koyacak güçleri yoktur…

BU SEFER GEÇ KALINMADI

İlk bölümü 6 Ekim’de TRT 2 ekranlarına gelecek ‘Dünden Yarına Kıbrıs’ isimli belgesel satır aralarında kalan buna benzer birçok tarihî vakayı şahitlerin ağzından gün yüzüne çıkarıyor. Çalışma, 1955’te İngiltere’nin Kıbrıs’tan çıkma kararıyla, 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) ilanı arasında kalan dönemi irdeliyor. Yedi bölümlük belgesel için KKTC, İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Bodrum ve İzmir’de aralarında 7’nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, KKTC kurucu ve 1’inci Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve halefi Mehmet Ali Talat’ın da bulunduğu asker, sivil, gizli ve açık etkisi bulunan 70 tanıkla görüşüldü.



Ses ve görüntü kayıtlarının ham hâlleri kopyalanarak İstanbul’daki çeşitli üniversite kütüphanelerine bırakılacak belgesel bu vasfıyla da benzer araştırmalar için kaynak teşkil edecek. Eserin danışmanlığını ve metin yazarlığını üstlenen Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Satan da söz konusu hususa dikkat çekiyor: “Millî Mücadele’ye katılanlardan birkaçıyla ‘Son tanıklar’ belgeseli çekilmişti. Keşke önceden akıllara gelseydi de daha fazla isimle görüşülseydi. Aynı eksiği Kıbrıs konusunda yaşamamak için yola çıktık. Tanıkların söyledikleri de vesikadır.”

27 MAYIS DARBESİ OLMASAYDI…

Proje sayesinde resmî tarihte yer almayan birçok anekdot da gün yüzüne çıktı. Yrd. Doç. Dr. Satan’ın ‘Karanlık dönem’ diye tanımladığı 27 Mayıs 1960 sonrasıysa en önemlisi. İddiasına göre, DP iktidarı Kıbrıs meselesini 1955-1960 arasında ‘muazzam’ bir dış politikayla yürütmüştü. Çünkü 1959 Zürih ve 1960 Londra Anlaşması’yla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına katkı sağlamış, ‘garantörlük’ statüsü kazanmış ve Ada’da 650 kişilik silahlı alay bulundurmaya başlamıştı. Müdahale bunu kesintiye uğrattı. Asker gelmeseydi, konu Fatin Rüştü Zorlu idaresindeki Dışişleri performansıyla 1960’larda hallolurdu.

Seçilmişleri devirenlerinse Türkiye’nin Kıbrıs politikasından haberi yoktu: “Zorlu Dışişleri Bakanlığı’na gelince konuya ayrıntısıyla eğildi. EOKA kurulunca, bizimkiler Yunanistan ile ilişkileri düşünüp biraz bekliyor. Baskı artınca Türklerin de silahlı yeraltı örgütüyle savunmaya geçmesi kararlaştırılıyor. Böylece 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruluyor. Orduda da meseleyi devrin özel harp yapılanması Seferberlik Tetkik Kurulu mensupları biliyor.” Soydaşlarının katledilmesini istemeyen Türkiye, silah sevkıyatının yanı sıra Kıbrıslı gençlere milis eğitimi verir.

Darbe bu süreci kesintiye uğratır. Malzeme gelişi zora girince Ada’dan Türk heyeti gelir, Ankara’ya. Aralarında Rauf Denktaş’ın da yer aldığı grup konunun aslını Başbakanlık Müsteşarı Kurmay Albay Alpaslan Türkeş’e açınca problem bir nebze hallolur; fakat kaybedilen zaman da geri gelmez.

14’lerin tasfiyesiyle Kıbrıs politikasında yine atıl bir yol izlenir. Ali Satan’ın dikkatini çeken nokta sivil hükûmet ile, asker arasındaki taktik farkı: “DP bir yandan diplomatik yolları kullanıyor, diğer taraftan da fiili çatışmalarda yeraltı savunmasını güçlendiriyor. Tabir yerindeyse şahin siyaseti izliyor; ama yerine gelen asker, daha yumuşak davranıyor.”

Zaten Cumhuriyet sonrası 1955’e kadar Türkiye’nin Kıbrıs derdi yoktur. Dışişleri eski bakanlarından Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın anlatımıyla mevzu Lozan Konferansı’yla kapanmış addedildiğinden ilkokul haritalarında dahi Ada’ya yer verilmez. Amaç eski hatırlanmasın. Darbe sonrası askerin Kıbrıs’a atadığı büyükelçi de sıkıntılara yol açar. Şahitlerin anlatımıyla büyükelçi Türklerden ziyade Rumların etkisindedir. Ona göre Denktaş ve ekibi ikili anlaşmaları bozmaya niyetlidir. Ankara’ya iletilmek üzere yazılan tüm raporlar da sümen altı edilir. Denktaş bunu öğrenince hayrete düşer. Sürecin acı faturası, tarihe ‘Kanlı Noel’ diye geçen 1963 olaylarıdır. EOKA’lı teröristler Türklere saldırır.

İNÖNÜ’NÜN İNSANİ HATASI

Olaylar 1964’ün ilk aylarında devam edince devrin başbakanı İsmet İnönü konunun kısa sürede hallini ve Kıbrıslı Türklere yardım için Birleşmiş Milletler’e (BM) başvurarak Ada’ya güç gönderilmesini ister. Ancak BM kimi muhatap alacaktır? Rum baskısı Kıbrıs’ı ikiye bölmüştür. Türkler her yerden dışlanır. Resmî binalara dahi alınmaz. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir kurucu ortağı diğerini istememektedir. Aslında bu durum anlaşmalarla kurulu devletin hukuken bittiğinin işaretidir. Çünkü ortak yoksa devlet de yoktur. Türkler kendi arasında bir yönetimdir, artık. BM bunu dikkate almalıdır.

Diplomatlar Türkiye’nin bu tezine uygun yol ararken Başbakan İnönü müdahale eder. Çünkü her geçen dakika Kıbrıs Türkü aleyhinedir. Neticede ‘şerhli’ bir BM kararı Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ve onun cumhurbaşkanı Makarios’a hitaben çıkar. Böylece Rum idaresi uluslararası camiada tanınır. Türklerse ‘idareye isyan eden grup’ durumuna düşer.

Denktaş tartışma sürecinde kendi deyimiyle çok dil döker ama nafile: “Türkiye 1964 kararını şartlı kabul etti. Kıbrıs Hükûmeti denilen idare 1960 ortaklık hükûmetidir, dedi. İngiltere de şerh koydu ama artık şerhler, şartlar kabul edilmiyor, uygulama Makarios Hükûmeti’ni muhatap aldı. O tarihten sonra çözüm mümkün olmadı. Türkiye’de konu irdelenirken konuştum, her şeyi anlattım; buna rağmen karar bu şekilde çıktı. Ağlayarak odayı terk ettim.” Satan’a göre 1959 ve 1960’ta elde edilen haklar bu kararla bir nevi BM’ye devrediliyor. Zaten BM’nin çağrılmasına gerek de yoktu. Ancak Türkiye’nin hazırlıksızlığı bu neticeyi doğuruyor.

Aynı süreçte Türkler Kıbrıs’ta iç göçe başlar. Şehirler ikiye bölünür. Güvenli yerlere taşınılır. Kıbrıs Türk Yönetimi altında toplanılır. Rumlar bununla da sınırlı kalmaz, 1974’e kadar Türk bölgelerine çimento, akü hatta yağmurluk girişini dahi engeller.

TÜRKİYE 1974 SONRASINDA DA NE YAPACAĞINI BİLEMEDİ

Belgeselde tanıkların anlattıklarından yola çıkan Yrd. Doç. Ali Satan, Türkiye’nin Barış Harekâtı sonunda da nasıl davranması gerektiğini tam anlamıyla bilemediğine dikkat çekiyor.

  • 1974 sonrası süreç kazanç mı peki?


1878’de Ada’nın İngilizlere geçmesinden sonra en iyi netice; korunması lazım. Harekâtı CHP-MSP koalisyonu gerçekleştiriyor. Ama barış anlaşması imzalanmadan seçime gidiliyor ve hükûmet bozuluyor. Savaşı yapan barışı yapar sözü var. Siyasi belirsizlik kötü etkiliyor o zaman, Kıbrıs’ı. Hükûmet sıcağı sıcağına barış anlaşmasını imzalamalıydı. O basiret gösterilemedi. Sürüncemeye girince karşı taraf işi uzattı. Bu da aleyhimize gelişti.

  • Federe devletin kuruluşu, sonra bağımsızlık. Direkt bağımsızlık ilan edilemez miydi?


Orada da bir kafa karışıklığı var. Kararsızlık var. Direkt bağımsızlık çok daha iyi, anlamlı ve kalıcı olurdu. Keşke o gün ilan edilseydi ve Kıbrıs meselesinin bittiğini söyleyebilseydik. Tanıtıma o günden başlasaydık.

Zaten bağımsızlık da ayrı bir konu. O tarihte de Türkiye’de darbe idaresi var. Millî Güvenlik Konseyi son kararı veriyor. İlter Türkmen Dışişleri Bakanı, bağımsızlığın ilan edileceğinden haberdar ve bunun Türkiye tarafından da kabul edilmesi taraftarı. Kenan Evren’e bilgi veriyor. Evren ise “Denktaş inisiyatif aldı, biz de tanıdık.” diyor. Ama şu var, Denktaş BM’de bağımsızlık yönünde konuşuyor, ardından Ankara’ya geliyor. Bizimkiler de ‘git, federasyon da mümkün diye bir konuşma yap’ diyor. Orada kopuyor zaten. Uluslararası camia, madem anlaşma durumunuz var, niye şimdi sizin bağımsızlığı kabul edelim, diyor.

Sedat Gülmez
Aksiyon Haftalık Haber Dergisi
6 Ekim 2008

Şu an okuduğunuz bu yazı , tam olarak 357 defa görüntülenmiş.

comment closed