Kuzey Kıbrıs, sonu bir türlü gelmeyen müzakere süreçlerinden birine daha giriyor. Bu sefer aktörler de, uluslararası zemin de farklı. 1960′larda savaşan Kıbrıs Türk’ü ve onların çocukları, barış için devrede. Bu durum dahi, Ada’da yeni bir dönem demek.
‘1963’te Kanlı Noel olduğunda ben Ankara Mülkiye’de son sınıftım. Babam, Lefkoşa polis şefiydi. Yaralı polisler Ankara’ya getiriliyordu. Babam polislerden biriyle bana bir not göndermişti. Başka türlü haber alamıyorduk. O notta bana ‘Sevgili oğlum, biz iyiyiz. Merak etme; ama Küçük Kaymaklı düştü. 5 bin göçmenimiz var ve koyacak yerimiz yok. Biz de kuşatma altındayız; ama teslim olmayacağız, sonuna kadar savaşacağız. Sizden tek isteğim, buraya gelmeyin ve zürriyetimizi devam ettirin’ diyordu. Bu mektubu gözyaşları içinde arkadaşlarıma okudum. Burada kalalım mı, gidip savaşalım mı sorusu dolaştı ortalıkta. Ankara’da okuyan Kıbrıslı öğrenciler olarak ikinci seçenekte karar kıldık. Kıbrıslı Büyükelçi Mehmet Ertuğruloğlu’nun desteğiyle gönüllü ve gözü pek 40 kişi seçildik, üç haftalık özel bir eğitim aldıktan sonra balıkçı teknesiyle yola koyulduk. Zor bela Erenköy’e çıktık. Bir gün sonra çarpışma başladı. İlk çarpışan mücahitlerdik. 1964’ten 1966’ya kadar tam 2 yıl mücahitlik yaptım. Arkamdan İstanbul’da okuyan iki kardeşim de çıkmış Erenköy’e. İktisat’da okuyan kardeşim şehit oldu.”
Girne’nin 5 yıldızlı otellerinin hemen arkasındaki bir ofiste dinlediğimiz kahramanlık ve acı yüklü bu hikâyenin sahibi Erdil Nami, geçen dönemin Kıbrıs Ticaret Odası Başkanı. Sözü hiç dolandırmadan ‘Adada kesin çözüm isteyenlerden biriyim.” diyor. Devletler ve insanlar sonsuza kadar düşmanlık politikaları güdemez, savaşın bir yeri varsa elbette barışın da bir yeri olmalıdır ona göre. “Ölümü göze alarak savaşırsınız; ama sonra barış da yapabilirsiniz. Ben 1994’ten beri barış taraftarları arasındayım. Canı gönülden de inanıyorum. Barış, ne teslim olmak ne de haklarından vazgeçmektir; barış eşit haklardır.” diyor.
Dahası var… İşadamı Erdil Nami’nin Erenköy’de şehit düşen kardeşinin ismini taşıyan oğlu Özdil Nami, 3 Eylül’de başlayacak görüşmelerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı’nın özel temsilcisi, bir nevi başmüzakereci. Yani, 1963’te Kıbrıs için savaşanlar ve çocukları, bugün barış için masada.
KKTC’nin hikâyesini takip eden gazeteciler, bugün mesleğin emektarları sayılıyor. Rauf Denktaş’ın yaptığı görüşmeleri saymak için parmaklar yetmiyor. Daha siz hayatta değilken başlayan ve 40 yıldır süren bir mesele için yeniden bir araya gelecek ‘ılımlı’ taraflar, daha masaya oturmadan atışmaya başladı bile. KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, 3 Eylül öncesi birkaç gününü Türkiye’de geçirdi ve ortak basın toplantısında Türkiye’nin garantörlüğü meselesini masaya getirmeyeceğini belirttikten hemen sonra sözü güneyli meslektaşına getirdi: “Solcular çok konuşur; ama bu kadar da olmaz.” Zira Hristofyas’ın ‘Biz istediğimizi alıyoruz, cumhuriyetimizi koruyoruz’ tonlu konuşmaları, Kuzey’de iyi yankılanmıyor. Çözümü parti programına alan Talat, müzakerenin selameti için bir süreliğine ‘sessizlik’ talep ediyor. 3 Eylül, Annan Planı’nın Güney Kıbrıslılar’ın ‘hayır’ı ile rafa kalkmasından sonra ilk ciddi süreç olarak görülüyor. Bu sefer uluslararası baskıdan çok iki sosyal demokrat liderin dostluklarına istinaden başlayan süreç, her iki tarafın ‘statüko’sunu endişelendiriyor. Ayrıca 3 Eylül’de başlayacak görüşme evresinde Rum tarafının dezanformasyonu dikkat çekiyor.
2004’te yüzde 65 ‘evet’ diyerek Annan Planı’nı destekleyen Kuzey Kıbrıslılar’ın, bu defa muhtemel bir plana daha rahat ‘hayır’ diyebileceği de konuşuluyor. Basit mantık, ‘hayır’ diyen bir şey kaybetmiyor, ‘evet’ diyen de kazanmıyor! Annan Planı hayata geçmese bile adada çok şey değişmiş gözüküyor. Bunların en önemlilerinden biri, kamuoyu araştırmalarının halkın gündelik yaşamına girmesi. Bir araştırmaya göre, Annan Planı yeniden oylansa Kuzey’den ‘hayır’ çıkacak. Yani liderler anlaşsalar dahi bu sefer ‘barış taslağı’nı Kuzey Kıbrıs halkı reddedebilir. Bu argümanı en iyi değerlendiren isimlerden biri olan Rauf Denktaş, halkın eğilimleri hakkında ihtiyatlı konuşmayı tercih ediyor: “Yine de emin olamam. Türkiye’nin tavrı ve Amerika’nın dernekler kanalıyla oluşturacağı kamuoyu, hâlâ tehlikeye kapı aralayabilir.” Denktaş, bu yeni süreci endişeyle izlediğini saklamıyor: “Yüzde 25-30’u siyaseten karşı tarafla birleşme yanlısıdır. Yüzde 30’u ise Türkiye’den gelecek sinyale bakar. Nitekim Annan Planı’nda olan buydu.”
Kuzey Kıbrıs’ta üç yerde Rumlar ile Türkler birarada yaşıyor: Dipkarpaz, Sipahi ve Pile… Pile, BM kuvvetleri nezaretinde. İki halkın birbirine temas etmeden yaşamasına dikkat edilirken, geçen hafta burada tatsız bir provakasyon yaşandı. Bu, görüşmeler öncesi provakasyon olarak da nitelendirildi. Dışişleri Bakanlığı’ndan izinli ziyaretimiz mümkün olmadı bu nedenle. Dipkarpaz’da aynı kasabada yaşayan Rumlar ve Türkler yan yana kahvelerde yaşamlarını sürdürebiliyor. Yan yana kilise ve cami var. Bu, Lefkoşa’dan Dipkarpaz’a doğru yola çıktığınızda sıradanlaşan bir görüntü oluyor aslında.
Kasabanın biri Trabzonlu, diğeri Muşlu iki muhtarı, Annan Planı’na ‘hayır’ dedikleri gibi yeni sürece iyi bakmadıklarını söylüyorlar. Muşlu Cevdet Dağı, “Babamlar 1975’te davet üzerine geldiler Dipkarpaz’a. Ben 5 yaşımdaydım. Annan Planı’na ‘evet’ diyenler oldu ama vaat edilenler yapılmadı. Şimdi ise Türkiye’den gelenlerin bu topraklardan çıkarılacağı söyleniyor. Başbakan Ferdi Sabit Soyer buraya geldiğinde sorduk, ‘hayır’ dedi ama Rumlar’ın çözüm halinde buralara gelip topraklarını alacakları konuşuluyor. Çocuklarım burada doğdu, nereye gidebiliriz ki?” Diğer muhtar Emin Güngör, Annan Planı’nın kendileriyle ilgili bölümünü okumuş ve ‘hayır’ oyu vermiş. “34 yıldır Kıbrıs sorunuyla oturup kalkıyorum. Bence buranın stratejik önemi var, vazgeçilmemeli. Buradaki Rumlar’a Güney Kıbrıs yardımda bulunuyor, ama bize yardım eden yok.” diyor.
1976’da adaya yerleşmiş ve çocuklarını burada evlendiren Türkiyeliler, “Rumlar nereye gelecek?” diyorlar. Burada hayvancılık ve tarımla uğraşıyorlar. Artık vatan belledikleri yerden dönmek gibi bir niyetleri yok. ‘Dönüp de ne yapacağız?’ diyorlar.
Karşı kahvenin sahibi Rum Vasilu ise sanki her şeyden habersiz Türk kahvesini sürüyor ocağına. Sorularımıza gülümseyerek cevap veriyor. Türkler Rumca konuşmasına rağmen, yaş ortalaması bir hayli yüksek Rumlar birkaç kelime dışında Türkçe bilmiyor. Bir görüşe göre biliyorlar ama konuşmak istemiyorlar. Rumlar’ın da bir muhtarı var; ama o, resmi işlemlerini Türk muhtarlar üzerinden yapıyor. Dipkarpaz’da bir Türk ile Rum arasında iki evlenme olayına şahit olunmuş. Kaçırmak suretiyle gerçekleşen izdivacın birinde şahitliği eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş yapmış. İki evlilik de yürümemiş.
Yeniden 3 Eylül sürecine dönersek… 2004’te Annan Planı ile ilgili referandumun, Denktaş’ın karşı çıkmasıyla, Güney Kıbrıs AB’ye girdikten sonra yapılması, yani Güney için “hem AB’ye hem de Annan Planı’na evet” şeklinde sunulmaması, Kuzey Kıbrıs için kaçan tren oldu ve bu büyük bir sıkıntıydı. 3 Eylül’de başlayacak süreçle ilgili dile getirilen endişe, Güney’in fütursuzluğuna karşı dış baskı dengesinin olmaması. Yeni süreçle ilgili Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, ‘müzakere masada olmalı’ deyip konuya ilişkin ayrıntıya girmezken; karşı taraftan Güney Kıbrıs medyasına bilgi sızdırılıyor. Talat’ın ifadesiyle, doğru-yanlış pek çok bilgi ortaya çıkıyor. Dolayısıyla tam anlamıyla doğruluğu kanıtlanamayan bilgiler üzerinden tartışmalar yürütülmüş oluyor. 3 Eylül sürecinin iki liderinin inisiyatifi ile ve iki tarafta belirlenen özel temsilciler vasıtasıyla 2 yıldır oluşturulamayan çalışma grupları, 20 günde işlerlik kazandı. Güvenlik, mülkiyet, güç paylaşımı ve yönetimi, AB müfredatı, ekonomi gibi uzayıp giden başlıklar altında komisyonlar kuruldu. Bu çalışmalar netice vermeye de başladı.
Ambulanslar arama yapılmadan sınırdan diğer tarafa geçemiyordu. Şimdiye kadar bir güvenlik işbirliği söz konusu değildi iki taraf için de. Güney’de suç işleyen Kuzey’e geçebiliyordu. Tersi de mümkündü ve hiçbir işlem yapılmıyordu. Şimdi ise delillerin paylaşımı ve suçlunun takibi konusunda anlaşma sağlandı. Lokmacı barikatının ve Yeşilırmak kapısının açılması konuşuluyor.
Komisyonlarda yeni kurulacak devletin federatif yapısı ve AB ile ilişkilere kadar her şey konuşuldu. Her iki liderin önünde her iki tarafın mevcut yaklaşımı hazır durumda. Aldığımız bilgiye göre, bazı konularda işbirliği sağlansa bile mülkiyet gibi meselelerde taraflar rezervlerini koruyorlar. Talat-Hristofyas Müzakeresi ile ilgili BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Avustralya eski Dışişleri Bakanı Alexander Downer’ın ortağı bulunduğu lobi şirketinin bir Rum ortağının olması Kuzey Kıbrıs kamuoyunda bir karşılığı olsa bile müzakere heyetinde BM temsilcisinin tarafsızlığı konusunda bir endişe doğurmuş değil.
Dünyada uluslararası sorun teşkil eden donuk problemlerde çözülmeler görülüyor. Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesi, Gürcistan’daki olaylar uluslararası ilişkilerde yeni bir döneme girildiğinin işareti şeklinde yorumlanıyor ve bu dalganın Kıbrıs’a kadar ulaşacağı ihtimal dışında değil. Öte yandan AB’nin cılız da olsa Kuzey Kıbrıs’a bir açılım yapması sorun olabiliyor. Güney Kıbrıs için en büyük korku, çözüm olmadan Kuzey’de bir düzelmenin ve açılımın olması. Talat-Hristofyas müzakereleri yine BM çatısı altında yapılıyor. Annan Planı’nda olduğu gibi büyük bir dış baskı yok; ancak her iki tarafın görüşmeler için teşvik edildiği ve bir takım uyarıların yapılabileceği söyleniyor.
Annan Planı kabul edilmese bile süreç Kuzey Kıbrıs’ta neredeyse kemikleşmiş olan siyasi yelpazenin dağılmasına yol açtı. Ahmet Turan Alkan’ın tabiriyle biraz da Kıbrıs’ın tarihi demek olan Rauf Denktaş, siyaset sahnesinden çekildi. Partisi başka bir liderle yolunu devam ederken; baba Denktaş, desteğini oğlu Serdar Denktaş’ın partisine verdi. Serdar Denktaş, koalisyon ortaklığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı. Halen parti liderliğini sürdürüyor. Daha yakın bir zamanda üniversitede akademik hayatını sürdüren Dr. Turgay Avcı da siyasete girdi ve Kuzey Kıbrıs’ın önemli bir siyasi yüzü. Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı oldu. 3 Eylül sürecini değerlendirmek için Avcı ve Serdar Denktaş ile konuşuyoruz.
RUMLAR’IN SON ŞANSI, İYİ DEĞERLENDİRSİNLER!
KKTC Dışişleri Bakanı Turgay Avcı’ya göre 3 Eylül süreci evvela, yeni zeminde Rum yönetimindeki düşüncülerin değişip değişmediğini görme fırsatını verecek. “3 Eylül başlıyor diye her şey konuşuldu ve çözüme ulaşıldı demek değil. Ben Dışişleri Bakanı olarak Kıbrıslı Türklerin geldiği noktadan bir adım geri atmayacağını vurgulamak istiyorum. Bugünlere kolay gelinmedi. 60’larda yaşadıklarımızı unutmadık. 74’ten beri kurulan ve her gün güçlenen bir devletimiz var. Yani Kıbrıs Türk’ü sokakta değildir. 70 milyonluk anavatan da yanımızda. Adil ve eşit bir çözüm için masadayız.”
Turgay Avcı, yeni müzakerelerin Türkiye ile istişareli yürütüldüğüne ve Kuzey’deki birliğe vurgu yapıyor: “İki bölgeli, iki halkın siyasal eşitliği, eşit iki kurucu devlet. Yani Rum yönetiminin seslendirdiği mevcut sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yama olacak bir Kıbrıs hükümeti asla düşünülemez. Biz kesinlikle eyalet olmayacağız. İki devletin biraraya gelerek kurdukları bir devlet olacak. Türkiye’nin garantörlüğü devam edecek. Ne cumhurbaşkanı ne de hükümet, iki eşit devletin dışında bir çözüme evet demez. Ve en sonunda halk evet ya da hayır diyecek. Zoraki çözüme ulaşma gibi bir durum yok.”
Avcı’ya göre Rum tarafının olumsuz tutumu da halkın güvenini olumsuz etkiliyor: “Biz iyi niyetimizi koyduk ama Rum yönetiminde iyi niyet yoktur. Onlar hep engelleme tarafında. Bizim istediğimiz de herhangi bir çözüm değil. Daha iyi olmak, dünya ile bütünleşmek istiyoruz. Rumların bir daha düşünmesi gerekiyor. Kıbrıs Türkü aciz değildir. İyi düşünsün Rum yönetimi. Bu son şans olabilir.”
Annan Planı sonrası yurt dışı açılım hız kazanmış. Sadece son 2 yılda Tel Aviv, Roma, Umman gibi 7 yere temsilcilik açılmış. Avcı’ya göre, elbette bazı şeyler çok eskiden de yapılabilirdi: “Suriye ile başlayan feribot seferi 30 yılın açılımıydı. Rumlar hâlâ uğraşıyor engellemek için. Bu feribotla kazandığımız sonuç, yasağın olmadığıdır. Yıllar önce denenmiş olsaydı bu çoktan yol alacak ve dünya ile bütünleştiğimiz görülecekti. Ama Rumlar bu dış açılımdan tedirgin oluyor.”
SERDAR DENKTAŞ: ANNAN PLANI’NDAKİ AVANTAJIMIZI
DEĞERLENDİREMEDİK
Bir önceki Dışişleri Bakanı ve Demokrat Parti’nin lideri Serdar Denktaş’la konuşuyoruz bu sefer. Denktaş’a göre, Annan Planı’na hayır diyen Rumlara uluslararası arenada baskı yapılması kullanılamadı. Kuzey Kıbrıs’ın kendi yolunu belirleyeceği yönünde söylem geliştirilebilirdi ama sonrasında izlenen Gambari süreci, bu avantajı da ortadan kaldırdı. Serdar Denktaş’ın Annan Planı vurgusu dikkat çekiyor ve bu noktada baba Denktaş’tan ayrılıyor: “Bizim geldiğimiz nokta bellidir. Halkımızın yüzde 65’i buna onay vermiştir. Ben buradan bir milim gerilemem. Rum’u bu noktaya çeksinler derdim. Annan Planı noktasında kalırdım. Annan Planı çok mükemmel bir plan değildi. Ama halkımızın desteklediği plandı. Annan Planı iki devleti kaldırıyor, yeni bir devlet oluşuyordu ve bu devlete iki eyalet olarak katılım oluyordu. Burada çözüm isteyen Türklerdi ancak bu avantajı kullanamadık. Bizde lobicilik gelişmemiş.”
Serdar Denktaş, Kuzey Kıbrıs’ın verdiği ‘evet’i ve ayrıca 3 Eylül sürecini tehlikeli bir gidişat şeklinde yorumluyor: “Şimdi Kıbrıs Cumhuriyeti duruyor, KKTC bir eyalet olarak içine nasıl sokulur onun pazarlığı yapılıyor. Egemenlik hakları devrediliyor.”
Müzakereler başlasa bile Serdar Denktaş’a göre şöyle esaslı bir sorun var her zaman:
“Masa etrafına oturduğumuzda Rumlarla bütün dünya bizi eşit tanıyor. İki tarafa da ‘ekselansları’ diye hitap ediliyor. Ancak bir sonraki toplantıya kadar masadaki Rum eşitimiz, tüm dünyaya kendi gözüyle sorunları anlatıyor. Oysa biz masadan kalkınca sadece Türkiye’yi görebiliyoruz. Türkiye vasıtasıyla, AB’nin Kuzey Kıbrıs’taki elçileri vasıtasıyla duruşumuzu anlatmaya çalışıyoruz. Bundan dolayı fark atıyor Rum tarafı. Ayrıca bütün dünya Güney’i Kıbrıs’ın sahibi olarak görüyor. O halde niçin bizimle aynı masaya otursunlar. “
Annan Planı sonrası iki üç yıl yüksek oranda seyreden büyüme hızı, geçen yıl yüzde 2 küçülme ile hız kesti. Buna rağmen kişi başına düşen milli gelir 12 bin dolar. Kıbrıs’ta 3-4 milyar YTL memur maaşı alanların oranı toplumun neredeyse yarısını teşkil ediyor. Erdil Nami’ye göre Kuzey Kıbrıs, “Kapitalizm ve komünizmden sonra memurizmi keşfetti. Kıbrıs’ın nüfusuna oranla memur sayısı çok büyük bir rakam. Hükümetten ayda 70 bin ödeme çıkıyor memur ve emekliye. Nüfusumuz 200 bin olduğuna göre 3 kişiden biri maaş alıyor. Bunu hangi ülke yapsa o devlet batar. Bunu zamanında Kıbrıslı Türkleri işsiz bırakmamak, adadan kaçırmamak için teşvik ettik. Erken emeklilik yasası çıkardık. 30 yaşındaki insanlar emekli oldu. Bu yapı düzeldi; ama o miras kaldı. Bu parayı da vergilerden çıkarmaya çalışıyoruz. Türkiye’deki liderler de destek vermiş bu sisteme. Türkiye bize para göndermesin dedim, bana kızdılar. Para gelmeseydi bu insanlar kendine başka işler çıkartırdı. Kıbrıslı Türklerin şikayet etmeye hakkı yok. Bunlar devleti zor durumda bırakıyor. Sendikalar ‘çalışanlar’ diyor; ama bana göre ‘çalışmayanlar’ bunlar.”
Erdil Nami böyle konuştuğu için memur düşmanı ilan edilmiş: “Biz ilk önce kendi evimizi toparlamamız, bürokrasiyi düzeltip, kurumsallaşıp, yabancı yatırımcıyı ve ev alanları rahatlatmamız lazım. Ev alan yabancıların tapusu 1 yılda veriliyor. 4 bin yabancı ev aldı ama tapusunu daha veremedik.”
“Herkesin bir evi ve arabası vardır burada.” diyor bir dostumuz, villa tipli evin önündeki iki lüks arabayı göstererek. Karı-koca devlet memuru, taksitle bir jeep alabiliyorlar, lüks bir dairede yaşayabiliyorlar. 12 yaşından beri Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türkiyeli müteahhit Ahmet Yorulmaz, “Kuzey Kıbrıs’ın en önemli özelliği, bir memur ailesi ile iki bina ötede en zengin kişilerden birinin yaşayabilmesidir.” diyor. Kuzey Kıbrıs elbette bir ‘Dubai’ değil; ama zengin bir ada. Kıbrıslı bir işadamının deyimiyle İstanbul dışında rastlanamayacak restoranları Girne’de görmeniz mümkün. Lefkoşa’nın caddeleri İstanbul’un birkaç yerinde rastlanacak lüks arabalarla dolu. Memuriyetle sağlanan bu lüks yaşamın ağır vergilerle özel sektöre yüklenmeye başladığı da açık.
1974 harekâtı sonrası adaya gelen Türkiyeliler, ev ve arazi sahibi olanlar, hâlâ bu sahipliklerini koruyorlar. Ancak bu durum, 80 ve 90’larda gelenler için belirsiz, en azından öyle bir hava var. Bu görüşmelerde endişeli taraftan biri de onlar. 1974 sonrası Türkiye’den devletin teşviği ile Kuzey Kıbrıs’a yerleştirilen ailelere sahip çıkıldığı söylenemez. Almanya’daki Türkler sendromu var. Herkes Kıbrıs’a sahip çıkarken ya da öyle görünürken, en çok ihmal edilen onlar olmuş. Dolayısıyla Kıbrıslı Türk ile Türkiyeli Türk iki ayrı dünyanın insanı gibi burada. Son yıllarda ‘ipini koparan’ın adaya gelmesi ve Kıbrıs hapishanelerini yüzde 90 oranında doldurması, ‘yeni bir imaj’ sorunu da doğuruyor. Ve yeni çıkan iş yasalarında bu kolay ve sakıncalı göçü engelleyen maddeler geliyor. Ancak belirsizlikten mi, yoksa bilgilendirme eksikliğinden mi, 30 yıldır adada yaşayan Türkiyeliler, ‘Acaba yeni muhaceret yasası beni de etkileyecek mi?” endişesi yaşıyor. Yurt dışında bulunan Türk işadamların şikayeti de burada tekrarlanıyor: “Ticaret ataşesini iş ortamlarında göremiyoruz.”
Casino… Her otel tabelasının yanında bu yazıyor. Kuzey Kıbrıs vatandaşları, öğrenciler ve askerlerin Casino’ya girmesi yasak. Ancak yasakların delindiği de bir gerçek. Hafta sonları Türkiye’den Kıbrıs’a gelenlerin sadece kumar için geldikleri düşünülüyor. Kuzey Kıbrıs’ın 1974’ten sonra kurulan ilk casinosu Dome, İtalyanlar tarafından açılıyor ve savaş sırasında otel kısmı Rumlar için iyi hatıralar taşımadığı için hiçbir Güneyli Rum buraya ayak basmıyor. Casinonun sahibi Ünsal Ecesoy, Güneyli müşterilerin yüzde 20’lik pay oluşturduğunu söylüyor. Bundan Rum hükümetinin ve Rum kilisesinin çok rahatsız olduğunu da belirtiyor. Yeşil hattın ikiye böldüğü başkent Lefkoşa’da iki beş yıldızlı otel inşaatını, Güney’den gelen müşteri potansiyeline bile bağlayan var. Ünsal Ecesoy’a göre casinoda kaybetmemenin tek yolu, girmemek. Kıbrıs’ın ilk casinosunun sahibi, kanunen yasak getirilmesi halinde ilk önce kendisinin kapatılacağını söylüyor. Orta ölçekli bir casinonun devlete 1,5 milyon dolar katkısı olduğu görüşünde.
ÇÖZÜM OLSUN AMA RUMLARLA KOMŞULUK YAPILMAZ!
İlk gençlik çağında kendini savaşın içinde bulan Ünsal Ecesoy, siyasi süreci yakından izleyenlerden. Ona göre, Yunanistan’da iş başına gelen darbeciler Makaryos’un tedrici yok etme stratejisini bırakıp Türk tarafını derhal ilhak etmeye girişmeseydi, bugün Kuzey Kıbrıs diye bir yer olmazdı. Çünkü Kıbrıslı Türkler birer birer yurt dışına gidiyor, adadan tedricen uzaklaşıyordu.
Kuzey Kıbrıs’ta çözümü desteleyen taraf, zaman zaman ‘Kıbrıs’ı satmakla’ itham ediliyor. Ecesoy’a göre bunun nedeni belli: “Bazıları kendilerini ve yakınlarını Türkiye’nin güvenebileceği, diğerlerini de her an vatan haini olabilecek kişiler olarak gösterdi. Bütün Kıbrıs Türkü’nü hain gibi göstermeye çalıştılar. Kıbrıs Türkü’nün istediği, iki kesimli federasyon. Rumla komşuluk yapılmaz, artık bunu biliyoruz.”
Elbette görüşmelerle ilgili içi o kadar rahat değil: “Taraftarım ama aldatılmaktan da korkuyorum, ne olup bittiğini bilmiyoruz.” Eğer herhangi bir anlaşmada Türk askerinin adadan gitmesi söz konusu olursa son askerle birlikte adayı terk edeceğini de ilave ediyor: “Ne kendim ne de çocuklarım için güven görmem.”
Adada en önemli mesele, ‘Egemen kim?’ sorusu. Bunun için Kıbrıs’ta kimin kimi yönettiğinin tarihsel köklerine kadar gidiliyor. Rum kesiminin adada hiçbir zaman Türk’ü yönetmediği, 300 yıllık Osmanlı hakimiyetinde tersinin geçerli olduğu dile getirilen önemli bir argüman. 1947 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında 2-3 yılını Mersin’de geçiren, Anadolu’dan Kıbrıs’a yerleşecek ailelerin koordinasyonunu yürüten, hâlen de Türk Mukavemet Teşkilatı Derneği Başkanlığı’nı sürdüren Yılmaz Boral, “ 50 yıldır fiilen ve hâlen kendimi cephede addediyorum.” diyor. 3 Eylül süreci ona göre tehlikeli bir yol. Bir açıdan da Kıbrıs Türk halkı 1960’larda kendi kaderine sahip çıktığını göstermiş, 25 yıldır da ayrı bir devlet olarak yaşamıştır. O halde karamsar olmamak gerekir.
Kıbrıs’ta bugünlerde çok mevzu edilmese bile din önemli bir yer tutuyor. Belki de burada ‘Güney Kıbrıs’ demeliydik. Güney Kıbrıs’ta dinin devlet ve toplumsal yapıda ağırlıkları var. Kıbrıs sorununun baş gösterdiği 60’lar ve öncesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti içinde yaşayan Türk cemaati ile ilgili uluslararası düzenlemeler yapılırken, müftülük makamına Türk toplumunu temsil etme yetkisi verilir. Yani güçlü bir makamdır aslında müftülük. Tam da bu nedenle, siyasetin kendine yer açması için, din işlerinin uzun yıllar boyunca ve hâlen sadece vekaleten yürütülmesine yol açtığı söyleniyor. Denktaş döneminde 24 yıl müftü vekilliği yapan bir kişi bile var bu nedenle. Hem Kuzey Kıbrıs halkında dünyeviliğin ağır basması hem de müftülük makamının tam doldurulamaması, Güney’dekinin aksine Kuzey’de dini hayatı görünmez kılmış. Bir yıldan beri Din İşleri Başkan Vekili görevini sürdüren Emin Yeltekin, zaten siyaseten ve de dinen Güney’de olduğu gibi bir yapıya iyi bakılamayacağını ancak diyanet işlerinde yıllara varan ihmallerin olduğunu belirtiyor. Adada dini bir eğitim veren kurum olmaması, din adamının yetiştirilememesi ona göre en büyük sorun: “Son dönemde ilahiyat öğrencilerinin Türkiye’ye gidişi arttı. Birikimi olan bazı kişilere iç hizmet eğitimi vererek imam da yetiştiriyoruz. Din adamlarına ‘din adamı’ olduklarını hissettirmeye çalışıyoruz. Bu sene Milli Eğitim Bakanlığı işbirliği ile din öğretmenleri 7-8 Kur’an kursu açmış. Gelecek yıl daha iyi çalışacaklarını ümit ediyorum.”
Kuzey Kıbrıs’ta 200’e yakın cami var. Müftü vekili Emin Yeltekin’den Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan bir vatandaş gözüyle 3 Eylül sürecini değerlendirmesini istiyoruz: “Bence bu süreç, çözümle sonuçlanabilecek bir süreçtir. Çünkü iki taraf da 40-50 yıldır masaya oturuyorlar ve kimin ne istediği belli artık. Sürenin uzamadan her iki toplumun da menfaatine sonuçlanmasını bekliyoruz. Çözüm bulunursa Kıbrıs Türkü’nün üzerindeki acımasız ambargolar kalkacak ve bu mesele her platformda Türkiye’nin karşısına çıkmayacak.”
Kuzey Kıbrıs’taki üniversiteler ada kimliğinin bir parçası artık. 6 üniversite ve 42 bin öğrenci, 200 bin nüfuslu bir ada için ciddi bir rakam. Yakındoğu Üniversitesi’nin kurucu rektörü Suat İ. Günsel, eğitimi bir toplumun üç varlık sebebinden biri olarak görüyor. 3 Eylül meselesine gelince de “Ne olursa olsun, Türkiye- Kıbrıs bütünlüğü bozulmasın.” diyor sadece. Yakındoğu’da 60 ülkeden öğrenci okuyor. Pek çoklarına göre Kuzey Kıbrıs çoktan bir üniversite adasına dönüştü: “KKTC üniversiteleri, kalitesiyle Rumları kışkırtıyor. Çünkü bizim bugün 60’a yakın ülkeden gelen öğrencimiz var ve bundan rahatsızlar.”
Sonuç olarak, fiilen 25 yıldır süren bir devlet, 3 Eylül’de “Güney’le birlikte acaba yeni bir devlet çatısı altında olabilir miyiz?” sorusunun cevabını arayacak. Pek çoklarına göre bu son viraj. Ya da sonlardaki virajlardan biri… Hem Güney, hem de Kuzey için…
KIBRIS SORUNUNUN 43 YILLIK KRONOLOJİSİ
1955 Yunan terör örgütü EOKA, 1 Nisan’da Kıbrıs’ta faaliyete geçti.
1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları imzalandı.
1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları yapıldı.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna İlişkin Antlaşma imzalandı.
1967 Yunanistan’da ordu yönetime el koydu ve 1974′e kadar iktidarda kaldı.
1971 Rauf Denktaş, Toplumlararası Görüşmeler ile ilgili olarak Klerides’e mektup yazdı.
1974 Yunan cuntası Cumhurbaşkanı Makarios’u devirdi ve Türkiye soykırıma uğrayan Kıbrıslı Türkleri kurtarmak amacıyla adaya barış harekatı düzenledi.
1975 Üçüncü Viyana Anlaşması oluştu.
1977 Denktaş-Makarios Doruk Anlaşması yapıldı.
1979 Denktaş-Kyprianou Doruk Anlaşması imzalandı.
1982 Kıbrıs Federe Devleti kuruldu.
1983 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin bağımsızlığı ilan edildi.
1984 – 1990 KKTC’nin kurulmasından sonra toplumlararası görüşmeler yeniden başladı.
1986 BM Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar’ın çözüm önerisi taraflara sunuldu.
1991 BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar, Türkiye’nin önerdiği Dörtlü Doruk Toplantısı’nı kabul ettiğini belirtti.
1992 BM Genel Sekreteri Butros Gali’nin Fikirler Dizisi iki topluma sunuldu.
1994 BM Genel Sekreteri Butros Gali’nin girişimleriyle ‘Güven Arttırıcı Önlemler Paketi’ düzenlendi. Rum tarafı karşı çıkınca rafa kaldırıldı.
1999 Helsinki zirvesinde genişleme sürecindeki Türkiye’nin konumu ve Kıbrıs sorunuyla ilgili özel maddeler yer aldı. Sorun AB’ye taşındı.
2002 BM Genel Sekreteri Kofi Annan, ‘Kıbrıs Barış Planı’nı ilk kez dile getirdi.
2004 Rumlar AB’ye girdi.
2004 Annan Planı için iki kesim de referandum yapıldı. Rumlar “hayır”, Türkler “evet” dedi.
2006 BM Özel Temsilcisi İbrahim Gambari, Talat ile Papadopolos’u biraraya getirdi.
2008 Rum Kesimi’nde yapılan devlet başkanlığı seçimlerini sol lider Hristofyas kazandı.
2008 Talat ile Hristofyas arasında BM şemsiyesi altında yeni bir müzakere süreci başlatıldı.
BİZ HİÇ DEVLET İSTEDİK Mİ Kİ!
- 3 Eylül sürecini Annan Planı ile karlaştırdığınızda ne görüyorsunuz?
Ondan da geriye gider… Türklere, yani azınlığa, hak etmedikleri kadar fazla hak verdiği için reddettik diye açıklama yaptılar yakınlarda. Şimdi bizimkiler zemin Annan Planı olacak diye ısrar ediyor. Sen bu seviyeden başlarsan pazarlığa, daha da altına ineceksin demektir.
- Sonuçta bir referandum olacak değil mi?
Şimdi yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın yüzde 60-70’i KKTC’nin ve garantilerin lehinde eğilim gösteriyor. Ama Annan Planı’nın tecrübesini yaşadık. Amerika ve Avrupa parayı arttırdı.
- Evleri, arabaları var, müreffeh bir hayat var; ama ‘evet’ dedi yine de Kuzey Kıbrıs halkı.
Türkiye ağırlığını koymasaydı olmazdı. ‘Evet’ diyenlerin yüzde 65’in içindeki yüzde 30 Türkiye’den gelen vatandaşlardır. O vatandaşlar bana bakarlardı. Ama Türkiye, tüm ağırlığıyla bu köylere adamlarını gönderince, ‘Evet deyiniz bundan iyisi olamaz. Evet derseniz insan başına 10 bin dolar alacaksınız’ gibi telkinlerde bulununca, yüzde 30’u o tarafa kayınca evet çıktı. ‘Denktaş yanlıştır, Türkiye karışmasın, Rumlar iyidir, Rumlarla anlaşırız’ diyen takımın büyük çabaları vardı. Onların yüzde 25-30 oyu vardır daima. Bir de liderlik değişti, güya Rum’un ne olduğunu anladı. Daha dikkatli devam edecek…
- Cumhurbaşkanı Talat’ı mı kastediyorsunuz?
Anladım diyor, beyanatları benimkinden daha keskin. Ama gittiği yol aynı yol. Bizim esas temelimiz KKTC ve garantilerdir. Şimdi garantiler de askıda. Eyaleti kabul ettik, tek halkı kabul ettik, bana ‘merak etme, bunun içini dolduracağım’ diyor.
- Siz konuşuyor musunuz?
Tabii. İçini dolduracaksın da, nasıl dolduracaksın? Yani bu kap bu kadar küçültülürse senin içine koyacağın haklar bunun dışına taşıyorsa…
- Siz 30 yıl müzakere yaptınız Rum tarafıyla. Çözüme yaklaştığınız en yakın an ne zaman oldu?
68’ten 74’e kadar Klarides’le görüşmeler yaptık, hemen hemen anlaştık, Makaryos’a bunu onaylamasını istedik. Onun cevabı, “Madem ki Denktaş statüde ısrar ediyor, hayır” oldu. Makaryos, 74’ten sonra dışta. Kıbrıs’a gelemiyor. 75’e geldik. Türkiye’den Melih Esembel telefon etti. “Amerikalılar ve İngilizler Makaryos’un böyle dışta serseri mayın gibi dolaşmasını istemiyor. Kıbrıs’a göndermek istiyorlar. ‘Belki gerçekleri görür. Meseleyi halledin.’ diyorlar” dedi. Biz kaç yıldır “Makaryos gayri meşrudur, teröristtir, yapılanların sebebidir.” deyip ortalığı ayağa kaldırmışken Makaryos’u meşru cumhurbaşkanı olarak kabul edin diyorlar. “Kabul eder etmez ‘Meşruiyet avdet etmiştir, yardımcı oldunuz, buyurun çıkın adadan diyecektir’ dedim ben de. ‘Ne yapacağız?’ dedi Esembel. ‘Makaryos geldiği hafta ya da geleceği haber verilir verilmez biz ayrı devlet kurmalıyız, yeni gelen bizim yeni cumhurbaşkanımız değil, biz seçmedik denilir ve dengeyi kuralım pazarlık bu denge üzerine gitsin’ dedim. Devleti kabul ettirelim demiyorum. Ama bir dengeden başlayalım. ‘Olur mu öyle şey’ dedi. İki saat sonra telefon etti. ‘Evet bir şey yapmamız lazım, federe devlet olun, tam devleti kaldıramayız’ dedi. Efendim federe devletin anlamı yok. O da ‘Denktaş bey tam devleti kaldıramayız, ambargolar (silah ambargosu) devam ediyor, bu da bir ilerlemedir böyle yapın’ dedi. Peki dedim, öyle yaptık. Federe devlet kurduk, davet ettik onları. Adamları bizi Güvenlik Konseyi’ne götürdü. Ama biz federe devleti kurduktan sonra 17-18 İslam ülkesine gittik. Cumhurbaşkanları ve krallar tarafından büyük bir saygı ile karşılandık yeni Müslüman toplum egemenliğini kazandı görüntüsü içerisinde… Biz ve Türkiye, ‘valla biz egemenlik istemedik, federasyon istiyoruz’ diye diye söndürdük onu. Ne oldu? 75’ten 83’e kadar zaman kaybettik.
- Asıl sorun Türkiye’nin 1974’ten beri net bir duruş sergilememesi mi?
Türkiye devamlı surette inandı ki 1960 anlaşmalarında hem Kıbrıs Türküne hem Türkiye’ye verilmiş olan hakları bu müzakere sürecinde alabiliriz. Hep buna inandı. Halbuki Güvenlik Konseyi’nin Amerika’nın ve İngilizlerin Makaryos’u meşru hükümet olarak tanıdığından beri bunun mümkün olamayacağını, mümkün olabilmesi için fiilen 60’taki o dengeyi kurmamız gerektiğini, bunun da ayrı bir devlet olduğunu kabul edemediler. İnandılar ki bu görüşme yoluyla bu halledilecek.
Muhsin Öztürk & Mesut Çevikalp
Aksiyon Haftalık Haber Dergisi
1 Eylül 2008 Sayı: 717
Şu an okuduğunuz bu



comment closed