Urumlarda Aile, Gelenekleri ve Kurumsal Yapısı

Ağustos 21st, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi »

Urumlar Ukrayna’nın Donetsk Eyaletinde yaşayan Ortodoks Türklerdir. Aile yapısı,
gelenekleri ve geleneksel uygulamaları Anadolu ve çevresinde yaşayan diğer Türk
halklarıyla benzerlik gösterir. Örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlı olan bu toplumda her insan
bir diğerinden sorumludur. Kadınlar geleneğin en sıkı koruyucularıdır ve dışa kapalı olarak
yaşarlar. Dışardan aileye katılan birisi ailenin kurallarını öğrenmek ve benimsemek
zorundadır. Çocuklar çok sıkı bir eğitimden geçirilirler. Düğünlerinde özellikle oğlan
tarafını zorlayıcı çeşitli oyunlar ve cezalar uygulanır. Düğünlerdeki oyunlar Kırım Tatar
Türkleriyle benzerlikler gösterir. Bunlar Kaytarma, Yarım Ava, Ağır Ava, Sirtaki ve
Bogdanka gibi oyunlardır. Ağır Ava oyununu genellikle yaşlılar oynarlar. Kına gecesi ve
kına türküleri Anadolu ile ortaktır. Çocuk ve doğum hadisesi özel bir sevinçle karşılanır.
Kirvelik hadisesine benzer bir şekilde vaftiz ana ve baba çocuk için saygı duyulması gereken kişilerdir. Doğan çocuğu tuzlama geleneği Anadolu’daki gibidir. Ölüm törenlerinde ‘ağıt’ yakıcıları vardır. Cenazelerde ölü aşı verme törenleri yapılır. Ölen kişilerin belirli günlerde anmaları yapılır ve tütsüler hazırlatılır.

Urumlar

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Engizisyon

Ağustos 8th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi, İnançlar Tarihi »

Tarihin karanlık sayfaları

Engizisyon mahkemeleri, insanlık tarihinin en kara sayfalarından birini oluşturmuştu. Ne var ki, son yıllarda bazı tarihçilerin yaptığı belgesel araştırmalar, bu kurumun düşünüldüğü kadar ” acımasız” olmadığı konusunda önemli ipuçları veriyor.

Kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları… Tüm bunlar, 20. yüzyılda siyasi muhaliflerini susturmak ve sindirmek için, totaliter rejimlerin kullandığı zindan aksesuarları değil. Bu işkence aletleri, bir dönem, Katolik Kilisesi’nin vazgeçilmez yardımcılarıydı ve engizisyon mahkemelerinin utanç dolu sayfasını oluşturuyordu.

engizisyon


1633 yılının 22 Haziran günü, Roma, tarihinin en önemli günlerinden birine tanık oluyordu. Engizisyon mahkemesinde yargılanan Galileo Galilei’nin son sözleri merakla bekleniyordu. Ünlü bilgin acaba düşüncelerinde direnecek miydi, yoksa “itiraf” mı edecekti? Yüzlerce izleyici ve jüri sıralarını dolduran onlarca din adamının ortasında, kendisini tarihle hesaplaşmak üzere bir av gibi hisseden Galilei’nin ağzından şu sözler döküldü: “Ben, ‘Güneş evrenin merkezindedir’ dediğim için yargılanıyorum ve bu tür aykırı görüşleri nefretle kınıyorum, lanetliyorum. Aynı zamanda Kutsal Katolik Kilisesi’ne yapılan tüm yanlışları da…”

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Ortaçağ’ın Çelişkili Salınımları: Sosyo-Kültürel Bir Perspektif

Ağustos 8th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Makaleler, Uygarlıklar Tarihi »

Tüm Ortaçağ’ın çelişkilerini dopdolu eden gelişimin arka-planına (adeta bir mercek ile) bakıldığında; Potlaç Oyunu’nu görmek olasıdır. Batı; Batılı-olma yolunda oldukça çelişkili ortam ve düşünsel alandan sentezlemeler yaparak ‘Doğudan kopma’ şeklinde bir uslûp kullanmıştır. Doğu; kendince-hayatını uslup değiştirmeksizin yaşarken… Bu çelişkiyi, Ortaçağ’ın sonlarında çözülebilirliğe eriştirmiştir. Yani; kendi sosyo-ekonomisi’ni/ sosyo-politik’ini/ sosyo-kültüreli’ni yeniden inşa etmiştir.

GİRİŞ

Tarihin karşısında duran Batılı insan; törenimsi bir ruhsal hal ile kendi dönemini ve özellikle kusur ve hatalarının başlangıç-nedenini bulmak ve bulduğu/ karşılaştığı cevapsız-olumsuzlukları bir daha görmemek üzere bir menfa (sürgün yeri) arama telaşlarına kapılarak, yüzünü uzak-geçmişe çevirmiştir. İşte bu-çeviriş; Ortaçağ’ı ‘karanlık’ bir geçmiş-dünya biçiminde bulmasına neden olmuştur. Böylece de, Ortaçağ; günümüz perspektifinden Batı’nın ve Batılı’nın (kültür ve uygarlık anlamında) en büyük ‘arınma platformu’ olarak algılanmaya başlanmıştır. Böylesi bir sürgün mekanı aramasının arka-planı’nda; geçmişin, çelişkiler ile doluluğu bulunmaktadır. Bu şekilde bir genelleme yapılırken o-dönemin ‘bazı ana özellikleri’ yol gösterici oldu:

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Ortaçağ, din ve felsefe

Ağustos 8th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi »

Ortaçağ, Avrupa tarihinde 1000 yıllık bir karanlık dönemi simgelemesi açısından dogmatizmin özgür düşünceye tercihinin sonuçlarını göstermesi dolayısıyla önemli. Bu dönem Avrupa’da Hıristiyanlığın iktidar ve halk üzerindeki baskın etkisi yüzünden; felsefe ve onun tamamlayıcısı olan bilimsel düşüncenin reddedildiği, aykırı düşünenlerin ise Tanrı adına vahşice cezalandırıldığı bir tarihsel kesite denk düşer.


Felsefe ile din arasındaki sürekli çatışma ve uyuşmazlık kuşkusuz sebepsiz değil. Felsefenin özgür açılımı dini otoritelerin de sorgulanmasını beraberinde getireceği için diğer dinlerde olduğu gibi kilise tarafından da reddedilip dogmatizme dönüştürülmeye çalışılmış. İnançtan kuşkulanmaya götürebilecek bir felsefik düşünce manevi anlamda Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcilerinin sorgulanımına ve itibar yitimlerine; bunun sonucunda da maddi güce sahip olan kilisenin zayıflamasına sebep oldu. Bu anlamda bilimsel düşüncenin temeli olan özgür felsefe kilise tarafından reddedilip, Tanrıtanımazlıkla (ateizm) eşdeğer tutuldu, düşünce üretme çabaları ise bir teoloji şekline büründürüldü.
Ortaçağ’daki her tür düşüncenin kaynağı olarak İncil gösterilmekteydi. Üretilecek düşünceler sadece İncil’in gösterdiği ya da yorumlandığı ölçüde açıklanmalıydı. Bu dönemde aykırı düşünen birçok düşünür acımasızca Tanrı adına kilise tarafından işkencelerle katledilmiş, hapsedilmiş ya da sürgünler de sefalet içerisinde ölümlerine neden olunmuştu.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

İran Mitolojisi

Ağustos 7th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Makaleler, Uygarlıklar Tarihi, İnançlar Tarihi »

Bir ulusa, bir dine ve uygarlığa ait mitleri konu alan, eski çağlarda yaşamış insanların doğa olayları, sosyal ilişkileri ve dinî inanışlarına bakış açılarının yorumlanması olarak nitelenen mitoloji, sözcük anlamı olarak “efsane bilimi”dir. Mitoloji, hayalî bir anlatım içine, hayallerde yer etmiş yarı tanrılar ve kahramanların hikayelerini de katan ve ilk çağlar, daha doğrusu arkaik bir zaman türüne, tarihsel zaman ötesindeki başlangıç zamanına dayanan bir hikaye anlatım biçimidir. Eski İran’da yaygın efsanelerin ve Fars mitolojisinin en önemli ve en büyük kaynağı, her şeyden önce Avestâ’dır. Dînkert, İran gelenek ve adetlerini, tarihî, mitolojik, dinî, millî ve ilmî rivayetlerini ve değerlerini Sâsânîler döneminde olduğu gibi koruyarak daha sonraki çağlara aktarması dolayısıyla çok önemli belgeler ve kaynak eserler arasında yer almaktadır. Bir Zerdüşt bilgi hazinesi niteliğindeki Bundehişn, İran mitolojisinde yer alan birçok efsaneyi yok olmaktan kurtarmıştır. Hudâynâme, İran hanedanlarının, padişahlarının adlarını, çeşitli dönemlerin tarihî gelişmeleri efsanelerle karışık olarak kaydetmektedir. Şâhnâmeler, İran millî tarihi ve mitolojisi açısından son derece önemli kaynaklardır.

I. Giriş

 Mitleri, doğuşlarını ve anlamlarını yorumlayan, inceleyen bilim dalı olan mitoloji; bir ulusa, bir dine ve uygarlığa ait mitleri konu alır. Bir bakıma eski çağlarda yaşamış insanların doğa olayları, sosyal ilişkileri ve dinî inanışlarına bakış açılarının yorumlanması olarak nitelenen mitoloji, sözcük anlamı olarak “efsane bilimi” yani ilkel insanlar ve insan üstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır. Her ulusun mitolojisi; o ulusun tarihi, çeşitli efsaneleri, destanları, kahramanlık öyküleri, inanç sistemleri, tanrıları, insanları, masalları ve söylencelerini barındırır. Mitoloji, hayalî bir anlatım içine, hayallerde yer etmiş yarı tanrılar ve kahramanların hikayelerini de katan ve ilk çağlar, daha doğrusu arkaik bir zaman türüne, tarihsel zaman ötesindeki başlangıç zamanına dayanan bir hikaye anlatım biçimidir.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

İnsanlığın Anayurdu Mu Uygarlığı ve Anadolu

Temmuz 25th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi »

Batık Uygarlıkları incelediğimizde; bildiğimiz ya da bize şimdiye kadar ders kitaplarında anlatılan resmi tarihin birçok eksiklikleri hatta yanlışları olduğunu görebiliyoruz. Batık kıta Mu’nun keşfedilmesiyle birlikte insanlığın ve dünyamızın tarihimine daha farklı bir gözle bakmak zorunda kalıyoruz. Geçmişimizin ya da dünyamız üzerinde yaşamış olan uygarlıkların, bilinenden çok daha eski olduğunu ve bu uygarlıkların; gelişmişlik düzeyi, kullandığı eşyalar v.s. gibi birtakım arkeolojik bulgulardan çok daha önemli “ezoterik” bilgilere sahip olduğunu görebilmekteyiz. Bu sebeple, Mu Uygarlığının günümüzdeki tarih anlayışından daha derin bir anlayışla ele alınması gerekmektedir.


Üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları birçok uygarlığın beşiği olmuştur. Ayrıca Anadolu’nun güneydoğusundaki Mezopotamya bölgesinde kurulan Sumer, Babil, Asur gibi önemli uygarlıklarla da sürekli bir etkileşim içinde bulunmuştur. Ancak bilinen tarihin biraz daha derinlerine inip baktığımızda (özellikle Anadolu’da) bugüne kadar pek dikkate alınmamış Batık Uygarlıklarla Anadolu arasındaki bağlantı oldukça dikkate değerdir.
Ezoterik bilgilerimize göre Doğu ve Batı uygarlıklarının iki ana kaynağı vardır. Bunlardan biri “Atlantis” diğeri de büyük Anavatan “Mu Uygarlığı”dır. Batık Mu Uygarlığı konusunda elde mevcut belgeler o kadar birikmiştir ki, bu belgelere dayanarak dünya beşer tarihinin geçmişi yeniden yazılsa, kuşkusuz pek çok şey değişecektir.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Türk Kültüründe “Yada Taşı” (Yağmur Taşı)

Haziran 28th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi »

Türk kültür tarihine baktığımızda, yada taşı diye bilinen taş vasıtası ile, bir nevi sihir yoluyla kar ve yağmur yağdırıldığının pek çok örneklerine rastlamaktayız.

Bu hususta Çin kaynaklarında olduğu gibi İslam kaynaklarında (Arap, Fars ve Osmanlı) da bilgi vardır. Arapça İslam kaynaklarında hacerü’l metar, Farsça kaynaklarda seng-i metar (yağmur taşı), seng-i ceda (ceda taşı) diye geçen taşa, muhtelif Türk lehçelerinden Yakutça’ da sata, Altaycada cata, Kıpçak grubu lehçelerinde cay adı verilir. (1)

yada-tasi.jpg


Yağmur taşını, yat diye isimlendiren Kaşgarlı Mahmud,

“Bir türlü kamlık (kahinliktir). Belli başlı taşlarla (yada taşı ile) yapılır. Böylelikle yağmur ve kar yağdırılır; rüzgar estirilir. Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu Yağma ülkesinde gözümle gördüm. Orada bir yangın olmuştu, mevsim yaz idi; bu suretle kar yağdırılırdı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü” (2) demektedir.

Kırgız Sözlüğü’nde de,

“caytaş: Güya koyun işkembesinde bulunan ve yağmur yağdırma hassasına malik olan küçük taş” denilmektedir. (3)

Tarama Sözlüğü,

“yada taşı, eskiden usulüne göre kullanılınca yağmur yağdırdığına inanılan bir taş, yağmur taşı” derken, bir İngilizce sözlükte,


“yede, Cebrail tarafından Nuh Peygamber’e verildiği bilinen bir taştır. Yağmurun yağışına ve yağan yağmurun kontrolüne vesile olur” denilmektedir.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

İslamiyetten önce Türkler

Haziran 24th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi »

Türkler, dünyanın en eski, asil, büyük devletler kurup, pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir. Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir. Tarihî şahıs, boy ve millet adlarının oluşumuna göre, Türk kelimesinin aslı “türümek” fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş, kişi ve insan anlamında “türük” ve nihayet hece düşmesiyle “Türk” kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümekten “yürük” adını almışlardır. Türk kelimesi, ayrıca, çeşitli kaynaklarda; “töreli, töre sahibi, olgun kimse, güçlü, terk edilmiş, usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam” manâlarında kullanılmaktadır. Coğrafî ad olarak Turkhia (Türkiye) tabiri ise altıncı yüzyıldaki Bizans kaynaklarında, Orta Asya için kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırlarda, Volga’dan Orta Asya’ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye, Hazarlar’ın; Batı Türkiye ise Türk asıllı Macarların ülkesiydi. Memluklar’ın ilk zamanlarında, Mısır’a da Türkiye deniliyordu. Selçuklular zamanında, onikinci yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Türkiye denilmeye başlandı. Türk kelimesini, Türk devletinin resmî adı olarak ilk defa kullanan, yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devleti’ydi.

Bilinen en eski Türk kavmi, Çinlilerin Hiung-nu dedikleri, M.Ö. 3. asrın başından itibaren tarih sahnesinde görülen Hunlardır. Bu kavmin anayurdu, Tienşan’ın kuzey kesimiyle batıdaki Altay Dağları, Orta Urallar ve Hazar Denizi’nin kuzey hudutları içinde kalan vadideydi. Şenyu denilen hükümdarlarının ordugâhı, Orhun Irmağı kıyısında bulunuyordu. Nüfus çoğalması ve fetih isteği gibi iki büyük sebeple yayılmaya başladılar ve Çin hudutlarına kadar olan bölgeyi ele geçirdiler.

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Anadolu’da Açılan Misyoner Okulları

Haziran 15th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi »

a) Harput Amerikan Koleji:

Rahip Dunmore, Doğu Anadolu’yu karış karış gezmiş ve Harput Ovası’nda yoğun bir Ermeni nüfusu bulunduğunu görmüştü. Bu nüfusun Protestanlaştırılması halinde bölgede Amerikan uydusu bağımsız bir Ermeni devleti kurulabileceğini düşünmüştü. Boston’daki “American Boards of Commissioners for foreign Missions’a Harput’un adını bu yüzden vermişti. Boston bu raporu hemen işleme soktu ve 1852’de Harput’a önce bir misyoner istasyonu kurdu. Ardından da 1859’da burada bir Amerikan Koleji açıldı. Bu koleje Fırat Koleji adı verilmekle beraber Ermeniler tarafından “Yeprud” (Ermenistan) Koleji olarak telaffuz ediliyordu. Bu kolejin eğitim dili Ermenicedir. Kolejin öğretmen kadrosunun tamamına yakını Amerikan misyonerleri tarafından seçilip eğitilmiş olan Ermenilerden oluşmaktadır. Bunlar ihtilalci fikirler taşıyan fanatik Ermeni milliyetçilerdir.[1]

Harputta Ermeni Koleji açıldıysa da Babıali bu ismi tanımadı. Bunun üzerine açılan bu kolejin adı Fırat Koleji (Euphrates College veya College Hill-Kharpoot) olarak değiştirildi. Harput’taki kolejde genellikle Ermeniler eğitiliyordu. Aslında 1860 senesinde açılan Harput İlahiyat Okulu, ilk yıl 25 öğrenci almıştı. 1894-1895 ve 1896 yıllarındaki Ermeni katliamı sonrası Harput ve Maraş’taki olaylar neticesiyle Osmanlı-ABD ilişkileri gerginleşmiş, ilk ciddi kriz doğmuştu. Bu kolejin hedefi Ermeni kitlesini eğitmek, onları ayrı bir devlet kurmak üzere bilinçlendirmekti.[2]

Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button

Türkiye Seferadları

Haziran 9th, 2008 İsmail Akkaya Yazıyı paylaşan Uygarlıklar Tarihi »

İbrani dilinde “Sefarad” sözcüğü, İspanya’yı simgeler. Ortaçağ Vizigot döneminden başlayarak, İberya yarımadasında izlerine rastlanan Yahudiler, Arap hükümdarlığı sırasında, saygın devlet adamları, bilginler ve düşünürleri ile bir çeşit “altın çağ” yaşamalarının ardından, 1492 yılında ülkeyi ele geçiren Kral II.Ferdindand tarafınca kıyımlara uğratılıp bu topraklardan kovulduklarında, 250.000 kişi olan bu halk topluluğuna Osmanlı Padişahı II.Bayezit kucak açmıştı. Kuzey Afrika ve İtalya topraklarının yanısıra en yoğun biçimde Osmanlı topraklarına yerleşen İspanyol (ve 1497/98 yıllarında da Portekiz) kökenli Yahudiler, başta Selanik, İstanbul, Edirne, Gelibolu, Bursa, Manisa, İzmir,Tokat ve Amasya gibi kentlere yerleşirler. Padişah, özellikle “Yahudilerin gelişlerine herhangi bir zorluk çıkarılmaması, bilâkis onların dostça karşılanması” buyruğunu vermişti. Gerçekten de, yanlarında hiç bir servet olmaksızın bu ülkeye sığınanlar, Osmanlı yerel yöneticileri tarafınca koşulsuz olarak kabul edildiler ve bundan böyle yaşamlarının huzur içinde sürdürülmesine tüm olanaklar tanınacaktı.

Sefaradlar, dini özerkliklerini koruyabildiler ve ana dillerini konuşmayı sürdürdüler. Cervantes dönemi öncesi bu İspanyolca dili, günümüz İspanya’sında artık kullanılmadığı gibi, Türkiye’de de yüzyıllar içeriside doğal bir etkileşim ve değişime uğramıştır. “Ladino” veya “Judeo-Espanyol” olarak tanımlanan bu ilginç lisanın sözcük dağarcığı, artık “müzelik” sayılabilen Ortaçağ İspanyolcası yanısıra, çok sayıda Türkçe ve İbranice sözcük ile bazı Rumca ve Fransızca deyimler içerir. Aynen Aşkenazların konuştuğu “Yidiş” dili gibi, okullarda öğretilmeyip daha çok evlerde konuşulurdu ve bu nedenle günümüzde gittikçe yitirilmek üzeredir. Türkiye dışındaki Sefaradların yaşadığı İsrail ve Fransa gibi ülkelerin bu dildeki yazını ve basını yanısıra, İstanbul’un en eski gazetelerinden olan “Şalom”, Türkçe yazıları dışında yayımladığı Judeo-Espanyol sayfası ile, bu dilde haftalık olarak sürekli yayın yapan dünyanın tek yayın organıdır (İlgi duyanlar için, “Şalom”un web sayfa adresi: www.salom.com.tr).
Devamını oku.. »

Bu Yazıyı Yazdırmak İçin Tıkla >>>
AddThis Social Bookmark Button