Home » Gündem, Makaleler » Kudüs ve Devletler Hukuku

Kudüs ve Devletler Hukuku

“Kudüs” bir kentin adı olmaktan çok daha öte bir anlam ve değer taşır. Üç monoteist dine, yani Yahudiliğe, Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa inananlar için “Kutsal Kent”tir. Yahudiler kentin adının ilk kez Tevrat’ta geçmesiyle kutsallığı ve ebedîliğinin Kral Dâvud ve Süleyman’ın (Salomon) yönetimiyle bağlantılı olduğuna inanırlar. Gerçekten, Tevrat’ta (ve İncil’de) Kudüs şiir gibi ince duygularla tanımlanır.

Kudüs
Örneğin, Mezmur’un bir yerinde (48: 3/2) “tüm dünyanın sevinci”, başka bir yerinde de (50 :2) “kusursuz güzellik” diye geçer. Mersiyeler’de de (1:1) “kentlerin prensesi” diye anılır. Birçok Yahudi yayını eski Kudüs’ün parlaklığıyla haklı olarak övünür. Burası, en başta M.Ö. 950′de yapüan ve gene M.Ö. 515′de Bâbilliler’in yıktığı, Yahudilerin buraya bir daha dönmeleriyle gene yaptırılan ve M.S. 70′da Romalılara baş kaldırdıkları sırada yıkılan Süleyman Tapınağı olmak üzere, Yahudiler için, kuşkusuz, bir mıknatıs gibi çekici olmuştur. Ama hemen ekleyelim ki, bunu söylemek başka, Yahudi dini ile asla aynı şey olmayan Siyonizmin, İsrail devletinin kurulmasından sonra askerî saldırılarla toprak elde etmesinin “Peygamber İbrahim’e yapılan vaad”ın yerine getirilmesi biçiminde yorumlamak bambaşka bir şeydir.


Filistin’in İbrahim’den olacaklara verileceğine dair din kitaplarında yazılanlar, Siyonizmin yaptığı dar yorum çerçevesinde bile, yanlıştır. Bu çerçeve içinde açık bir anlatım Tekvin’de vardır: Bugün Nablus diye bildiğimiz yerde İbrahim’e denir ki: “Bu toprağı senin sulbüne vereceğim.” (12 :7) İbrahim, Bethel yakınlarında bir tepedeyken de şu sözleri duyar: “Gördüğün bütün topraklan sana ve senin sulhundan olanlara ilelebet vereceğim”. (13 :15) Aynı kaynakta başka bir yerde (Tekvin,15:18) daha büyük bir açıklık var: “Bu toprağı Mısır’daki nehirden büyük nehre, Fırat Nehrine kadar senin sulhundan olanlara verdim.” Aynı vaad İshak’a ve Yakub’a da yapılır (28 :13). Sünnet, Tanrı ile İbrahim ve onun süibundan olanlar arasındaki andlaşmanın bir göstergesi olarak kabul edildiğinde (17/8), tüm Kenan diyarım “ebedî mülk” olmak üzere İbrahim’e verir.

Ne var ki, din çerçevesi içindeki bu vaad yalnız Yahudilere yapılmış değildir. “Senin süibundan” sözlerinden amaç yalnızca Yahudiler olamaz ki! Gene din çerçevesi içinde, İbrahim’in oğlu İşamel’den olanlar Müslüman ve Hıristiyan Araplardır.1 Bu anlayış içinde, İşamel Arap kavimlerinin babasıdır. İbrahim’in çocukları arasında bir fark olmadığını Tevrat ta söyler (Tekvin, 21 :10-12). Kaldı ki, sünnet andlaşması yoluyla Kenan diyarı “ebedî mülk” olarak verildiğinde sünnet olmuş olan İşmael’di, Sarah’dan olma İshak değil din kitaplarında Yahudilerin türediğine inanılan İshak daha doğmamıştı bile…
Kuşkusuz, önemli olan konunun hukuksal yönüdür. Bu incelemede de, asıl bunun üstünde durulacaktır. Ancak, tarihe dayandırılmak istenen bazı savlan da burada özetlemek ve gereken yerlerde yanıtlamak zorundayız. Kudüs kenti, gene aynı nedenlerden ötürü, Hıristiyanlık için de bir kutsallık sığmağı, tarihin bir çeşit başladığı yerdir. İsa da, Hıristiyanlık da orada doğmuştur. Kutsal Gömüt, Velâdet Kilisesi ve daha kırk kadar Hıristiyan tapmağı oradadır. İsa’nm doğumu, yaşamı ve ölümüyle ilgili tüm yerler Kudüs’te ve hemen onun çevresindedir. Ve Kudüs’te Hıristiyanlık deyince içine Roma Katolikliği, Yunan ve Rus Ortodoksluğu, Ermeni, Kıptî, Marûnî ve birçok Protestan Kilisesi girer. Kişi Kudüs’te İncil’de geçen tüm yerlerle sürekli ve fiziksel temas durumundadır. İsa’nın kente şuradan girdiğini, o yanda gözyaşı döktüğünü, beride kanmı akıp ötede gömüldüğünü söyleyebilir. Kudüs’lü birçok eski Arap ailesi Hıristiyandır; kökleri Haçlı-lara, hattâ daha da gerilere gider. Hıristiyanlara sorarsanız, Kudüs’ün bugün Siyonizmin sultası altında kalması, tarih ve hukuk öğretilerinin ışığı altmda düzeltilmesi gereken bir yanlıştır. Berem ve İkrit köylerinin Hıristiyan halkının basma gelenler bugünkü İsrail’in Hıristiyan yurttaşları için de neler tasarlamakta olduğunun sembolik belirtisidir. İsrail yetkilileri 1948 yılında bu İM küçük köyün Hıristiyan halkma köylerini iki hafta için terketmelerini, ancak hemen geriye dönebileceklerini söylemişler, aradan bunca yıl geçmiş olmasına karşın konutlarını bir daha görmemişlerdir!

Hiç kuşku yok ki, Kudüs İslâm ve onun simgelediği kültür için de kutsaldır. Müslümanlar (Araplar ve Türkler) bu topraklarda 1.300 yıl kadar egemen olmuşlardır. Kudüs, bütün Müslümanlar için kutsallıkta yalnız Mekke ve Medine’den sonra gelir. Kudüs’teki El-Harâm el (eş)- Şeriften daha kutsal ancak Mekke’de Kabe ve Medine’deki El-Harâm olabilir. İslâm Peygamberi Muhammed dualarını, ilk başlarda, Kudüs’e dönerek okurdu. “Kıble” Mekke yönüne daha sonra çevrildi. Ama bu değişiklik bir yana, Kudüs Müslümanlık açısından da kutsal olmakta devam etmiştir. Ve yalnız Kur’andaki çeşitli sûrelerden ötürü değil/Müslüman tarihinin bu kentle sarmaş-dolaş oluşundan ötürü de…

Kentin Geçmişindeki Özellik:

Şimdi, kentin geçmişine ve bu geçmişin bize bıraktığı mirasa biraz daha yalandan bakalım. Bu bakış bazı hukuksal dayanaklar için de bize sağlam hareket noktaları verecek.

Bugün “Kenânhlar” diye bildiğimiz bir Arap kavmi tâ M.Ö. 3.000 yıllarında orta Arabistan çöllerinden yukarı doğru çıkarak ulaştıkları noktada kurdukları kente (o zamanki tanrılarından ötürü) “Ora-salem” demişlerdi. Tarihte Aramî ya da Bâbil kökenli kelimeler olarak “Varya Salem” ve “Yaro Salem” diye de geçiyor. Gene Kenânlıların bir kolu olan Jebusitlerden ötürü, M.Ö. 1.400 dolaylarında Kudüs’e “Jebus” dendiğini de biliyoruz. Kenan diyarı ikiyüz yıl sonra İbrani işgaline uğradı.. M.Ö. 1.000 dolaylarında Kral Dâvud, yerli halkla birlikte, Judah ve İsrail kabilelerinin bir çeşit federasyonunu kurmayı başardı. Bu federasyon onun oğlu Süleyman’ın ölümüyle dağıldı ve ortaya çıkan iki ayrı krallığın birinin başkenti Kudüs, ötekininki de Samiriye (Samana) oldu. Her ikisi de Asurlular’m batıya yönelişleriyle yıkıldı. Bâbil Kralı Nebukadnezar da Asurluları ezip kenti ve Süleyman’ın Tapınağını yerlebir etti. Yaşamlarmı yitirmeyen İsraillilerin Bâbil’e götürülmeleri ve orada kölelikleri M.Ö. 586′da başlar. Pers İmparatoru Sirus onların ancak yarım yüzyıl sonra geriye dönmelerine izin verdi. Ama ancak bir kısmı döndü.

harameyn kudüs

Birbirini izleyen bu işgallerde yerli halkın bir bölüğü toprağından hiç ayrılmadı. Kudüs’te kalan Kenânhlar, onların kolu Jebusitler, hat tâ kuzeyden inen Hititler Kudüs’ün ve Filistin’in yerli halkını oluşturmağa devam etti. Büyük İskender bugün Çanakkale Boğazı dediğimiz su yolunu geçinceye kadar, bu topraklar ikiyüz yıl kadar barış gördü. İskender’in kendi Kudüs’e adımını hiç atmadıysa da, ordusunun Mısır’a kadar uzanmasıyla Kudüs te 960 yıl kadar önce Batı Helen, sonra da Roma etkilerine açık kaldı. Pompey Roma adma Suriye’ye müdahale ettiğinde, Filistin de bu kanadın altına girmiş, ancak kendi kendini yönetimde bir derece özgürlük kazanmıştı. Kendi bir Arap olan fakat Yahudi din görevlisinin kızıyla evlenen hükümdar Herod’un oğullarının yönetimi karmaşıklık, saray cinayetleri ve işkencelerle bezenmişti, tsa’nm Beytlihem’de (Bethlehem) doğuşu da bu sıraya rastlar. Yahudilikten farklı bir öğretiyi yaymağa çalışan İsa’nın, çarmıha gerilmesine kadar varan çalkantıların içinde kalmaya zorlanışı şaşırtıcı olmamalı. Onun öğretisi Kudüs’te ve Filistin’de baskı altında tutulmuş, ancak başka topraklarda yayılmağa yüz tutmuştu. Ne var ki, bu baskıya yemlerinin de eklenmesiyle birbirini izleyen isyanlar İmparator Konstantin’in 325′de Hıristiyanlığı kabulüyle duruldu. Bu dinin ilk önemli yapıları işte bundan sonra görülüyor. İsa’nın çarmıha gerildiği ve gömüldüğü yerde yükselen kilise bu yılların ürünüdür.

Ancak, Perslerin sallanan Roma İmparatorluğuna bu topraklarda silleler vurmağa hazırlandıkları bir sırada, güneyde Müslümanlığı kabul etmiş olan Araplar kuzeye doğru yayılıyorlardı. Müslüman Arap orduları Kudüs çevresinde ilk çadırlarını M.S. 638′de kurdular. Yarmuk Nehri Muharebesi Hıristiyan direnişinin son aşaması oldu. “Kilisenin bal dilli savunucusu” diye bilinen Sofronius Araplara haber göndererek kenti yalnız Halife Ömer’e teslim edeceğini duyurdu. O sırada Suriye’de olan Ömer ellerindeki deveye çevresindekilerle nöbetleşe binerek Kudüs’e hiç kan akıtmadan girdi. Kentin eski sahipleriyle birlikte İslâm Peygamberinin, Cebrail’in getirdiği Burak adlı kanatlı atla göğe yükseldiğine inanılan “Kutsal Kaya”ya gitti, oradan Kutsal Gömüt Kilisesini ziyaret ederken Hıristiyanlarla birlikte dua etmesi istendiğinde, kendinden sonra gelecek bazı Müslüman yöneticilerin Halife Ömer’in burada namaz kılmış olduğunu anımsayarak bu kiliseyi camiye çevirip Hıristiyanların yerleşmiş haklarma bir çeşit haksızlık yapabilecekleri olasılığını ileri sürdü ve bu öneriye uymamayı yeğledi. Daha ilerde boş bir yerde namaz kıldı; bugün, burada Ömer Camii yükselmektedir. Böylece, Kudüs alınırken ilk kez kan akmamıştı. Bu da, Araplarm, bir Müslüman kavmin Kudüs topraklarına girişine rastlıyor. Ömer’in Hıristiyan halkla yaptığı andlaşma da muzaffer halifenin adaletini belgeledikten başka, Kudüs’ün 1099′da bu kez Haçhlarca teslim alınmasını izleyen olaylarla çok büyük bir çelişki oluşturuyor.

Müslüman Araplar kente “Kutsal Yer” anlamına El-Kuds dediler. Kentin sınırları aşağı, yukarı Roma ve Bizans döneminde olduğu gibi kaldı. Bundanböyle, Hac için Mekke ve Medine’ye yönelen Müslümanlar “El Beyt el-Mukaddes” (Kutsal Ev) ve daha sonra “El Kuds el-Şe-rîl” (Kutsal AsÜ Kent) dedikleri Kudüs’e de uğruyorlardı.

Emevî döneminin (661-749) Halifelerinden Abd el-Mâlik İbn Ma. ravan Kutsal Kaya’nın çevresine El-Kubbet el-Sahra’yı yaptırmış olmakla ünlüdür. Kutsal Kaya’yı koruyan, 20.6 metre genişliğinde ve 12.1 metre yüksekliğinde, mavi, yeşil ve yaldızlı mozayiklerle bezenmiş ve sekiz köşeli bu yapı herhalde dünyada en eski İslâm anıtıdır 1780′de yeni baştan yapılmış olan tavan işlemeleri Türk Anadolu’nun çizgi ve renklerini yansıtmaktadır. Dindarların inançlarına göre kayanın üstünde Muhammed’in ayağının izi olduktan başka Peygamberin göğe yükselmeğe başlamasıyla birlikte bu yükselişe uymağa çalışan kayanın da havalanması.üstüne bu kitleyi yere itip onun ver çekimi yasasından kopmamasını sağlayan Cebrail’in elinin izi de vardır.

Halife Ömer zamanında bütün bu çevreye verilen “El-Aksa” adı zamanla bir caminin adı olmakla sınırlandı. Abbasî döneminin (750969) Kudüs açısından belki de en önemli eylemi bu caminin Ebu Cafer al-Mansur zamanında yeni baştan yapılmasıdır. Yer sarsıntılarıyla birkaç kez yıkılmış, zaman zaman, hele Osmanlı yönetiminde onarılmış, olan El-Aksa Camii 75 direğe oturmakta, altı ara yolu kapsamaktadır.

Kendilerini Peygamber’in kızı Fatima’ya bağlıyanlar Kudüs’ü 966′da aldılar. 1033′deki şiddetli yer sarsmtısı El Aksa’yı yıktr Prof K.A.C. Creswell’e göre,  bugünkü cami (güneydeki Kıble duvarı’ dışında) bu Fatimi döneminin ürünüdür. 1071′de Anadolu’ya giren Selçuklu Türkleri altı yıl sonra Kudüs’ü ve Filistin’i aldılar. Onları ilk Haçlılar izledi. Kent 15 Temmuz 1099′da teslim olduğunda tarihinin en büyük katliammdan birini, belki de en büyüğünü gördü’ Kilisenin statüsünü etkiler endişesiyle orada dua etmekten çekinen Halife Ömer’ in 460 yıl önceki âdil tavrıyla ne hazin bir çelişi … Yahudiler havralarıyla birlikte yaküdı, katliamdan bazı Hıristiyanlar bile kurtulamadılar ve saldıranların üstleri, başları bile akıttıkları kanla kıpkırmızıydı. El-Aksa Camiinin tepesine bir Haç oturtularak kiliseye çevrildi. Papazlar Kutsal Kaya’dan parçalar kopararak taşın ağırlığı kadar altın karşılığında satıyorlardı. Halep’in Türk Atabeyi İmad el-Din Zen-gi Suriye ile Mezopotamya arasında sömürgeci yerleşim niteliğinde oturmuş olan Frankların topraklarını ellerinden alınca İkinci Haçlı
Seferi başladı. Kudüs’ü 1187′de Selâhaddin El-Eyyûbî geri aldı. Sir Steven Runciman’ın “şerefli bir kişi olarak zaferin nasıl kutlanacağını gösterdi”* dediği Eyyûbî’nin savaş sırasında ve savaştan sonra düşmanına âdil davranışı 1099 yılındaki Hıristiyan mezalimiyle gene büyük bir celisi tablosu yaratıyor. Aksa Camiine, daha sonra (1969) yanan mihrap ve minberi o koydurtmuştu. On-ikinci Yüzyılın en iyi ahşap oymacılık örneklerinden biri olan ve Yahya bin Hamid’in yaptığı Ünlü mihrap İsrail’in 1967 saldırısı ve işgalinden iki yıl sonra caminin, başka bölümleriyle birlikte yanarak kül oldu.

kudüs


Haçlıların gene eline geçen Kudüs’ü genç Memlûk (1247-1517) komutanı Baybars aldı. 1517′de Kudüs te, Kahire de Türklere geçti. Bu toprakları Osmanlı yönetimine (1517-1917) Yavuz Sultan Selim katmışsa da Kudüs’te daha fazla iz bırakan Kanunî Sultan Süleyman oldu 1537-41 yıllarında kentin çevresindeki surları yeni baştan yaptırdı’ 1545-46′da cami kubbelerinin altını çinilerle döşetti. Yaptıkları kuzeydeki “El Bab el-Cenne”, yani Cennet Kapısı’nın üstünde yazılı. Daha sonraki sultanlardan Osman (1752), Mahmud (1817), Abdülmecid (1853) Abdülaziz (1874) ve Abdülhamid (1876) temelü onarım ve eklemelerle bu yapılara ve kentin kutsallığına sahip çıktılar. İslâm anıtları olarak, buraya kadar sözü edilmiş olan önemli yapıların yanıbasında Kubbet el-Silsile, Sebil Kait Bey, Kubbet el-Arvah, Kubbet el Mi’raj Kubbet el-Halili, Sebil el-Süleyman, Bab el-Atim, Bab Hittah, Bab el-Esbet ya da Kursi Süleyman gibi kubbe, sebil, minber, kapı ve tahtlar vardır.
Osmanlı Türkleri, Araplar gibi, Hıristiyanlara ve Yahudilere anlayış ve saygı gösterdiler. Zamamna göre oldukça ileri bir “federalizm” anlayışı olarak da değerlendirilebilecek olan Osmanlı “millet” sistemine göre Yahudiler de, Hıristiyanlar da “Ehl-i Kitap”dı. Üç dini izleyenlerin hakları teamüle dayalı olarak olduğu gibi korunuyor, hattâ yüzyıllar boyunca yerleşmiş olan haklar 1757 Fermanı ile yazüı duruma da getiriliyordu.


Özetle geçmişte Kudüs’ü Yahudiler de, Hıristiyanlar da, Müslümanlar da’yönetmişlerdi’. Yahudi yönetimi herhalde 600 yılı geçmiyor. Hıristiyan yönetimi iki Bizans dönemi (323-614 ve 628-637), Kudüs Lâtin Krallığı (1100-1187), İkinci Frederick’in işgali (1229-1239) ve İngiliz Mandası (1922-1948) olmak üzere, toplam 423 yıldır. Müslümanlar ise (Araplar ve Türkler) Kudüs’e 1.300 yıl kadar egemen oldular. Müslüman olmayan Arapların yönetimi daha da fazlaya çıkar.

Osmanlı yönetiminde, Kudüs’teki Araplar imparatorluk içindeki Türklerle yalnız Kudüs kentinde değil, imparatorluğun herhangi bir yerinde eşittiler. Kudüs’te kendi kendilerini büyük ölçüde yönettikleri gibi, devlet çarkında en sorumlu mevkilere atanıyorlardı. Bugünkü     sözcüklerle başbakan, bakan, vali, kaymakam, asker, yargıç ve meclislerde temsilci oluyorlardı. Bugünkü Kudüs’te ise, Araplar Fiüstinli, Batılı, Doğulu ve derileri renkli Yahudilerden sonra kendi ülkelerinde dördüncü sınıf yurttaştırlar. Osmanlı yönetiminin fiilen sona erdiği 1917 yılından bu yana ne büyük değişiklik, ne büyük çelişi ve ne büyük gerileme…

Bu gerileme, Arap hakları ve hukuku açısından, İngiliz Manda yönetimi ile birlikte başlamıştır.

İngiliz mandasında Kudüs:

Bu incelemenin konusu Kudüs’le, hattâ bu kentin devletler hukuku açısmdan statüsü ile ilgili olduğundan, Filistin sorununa genel olarak ya da aynı sorunun başka yönlerine değinen noktalar burada ele alınmamaktadır. Örneğin, 1917 tarihli Balfour Bildirisinin bir değerlendirmesi ve eleştirisinin yeri, uymak zorunda olduğumuz sınırlar çerçevesinde, burası değildir. Ama tüm Filistin’de Manda yönetimini kuran kararın 13 ve 14′üncü Maddeleri Kudüs’le doğrudan doğruya ilgili olduğu gibi, bazı olaylar, özellikle Batı Duvan’na ilişkin uluslararası komisyonun değerlendirmeleri konumuz açısından önemlidir.
Önce, ulusların ya da halkların kendi geleceklerini kendilerinin saptamaları ilkesi (self-determination) Birinci Cihan Savaşı ve sonrasının bir ürünüydü. Ne var ki, bu ilke ortaya atüır, tartışılır ve bazı uluslarca ciddiye alınırken, sömürgecilik ve emperyalizm hâlâ uluslararası ilişkiler sisteminin bir parçasıydı. Savaştan sonra kurulan ve, başta İngiltere olmak üzere, galip devletlerin büyük etkisi altında olan Milletler Cemiyeti yenik devletlerden Osmanlı İmparatorluğunun bazı eski toprakları üstünde “Manda” adıyla anılmağa başlanan bir sistem kurdu. Bu anlayış içinde, Filistin, Kudüs de dahil olmak üzere, 1922′de İngiliz Mandasına verildi. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, bu topraklar birinden alınıp başka birine verilirken, savaş sırasmda ve sonra çok sözü edilen “self-determination” ilkesine uyularak Filistin halkına oyunu soran olmamıştı. Oysa, Milletler Cemiyeti Misakı bu ilkeye uyulmasını istemekteydi. Filistin’in (ve Kudüs’ün) durumunda Manda yönetiminin yerli halkın oyuna baş vurmadan uluslararası bir örgütün kararıyla kurulması hukukun çiğnenmesidir.


Kaldı ki, yukarda sözü edilen Madde 13 Kutsal Yerler’de “mevcut haklarm korunması” için Manda yöneticisi olan devlete şöyle bir sorumluluk yüklüyordu:

” Mevcut hakların korunması ve (Kutsal Yerler’e) özgürce girebilme de dahil olmak üzere, Kutsal Yerler’e ilişkin tüm sorumluluk…Mandater devlete aittir…Bu Mandada hiçbir şey Mandater otoriteye Müslümanlar için kutsal olan ve dokunulmazlıkları garanti edilmiş bulunan anıtların kuruluşuna ve yönetimine karışma biçiminde yorumlanamaz.”


Aynı belgede Madde 14 çeşitli dinsel toplulukların Kutsal Yerler’e ilişkin hak ve savlarmı incelemek, tanımlamak ve saptamak üzere bir Özel Komisyon kurulmasını öngörüyordu.

Manda yönetimiyle birlikte Filistin’e (ve Kudüs’e) yığınsal Yahudi göçleri başladı. Bu göçün birdenbire artmasmm nedenlerinden olarak Manda yöneticisi İngilizlerin özellikle ünlü Siyonistler arasından seçilmeleri gibi önemli noktaların değerlendirilmesi ya da dışardan gelen Yahudi göçmenlerin yerli halka karşı tavrı ve bununla bağlantılı birçok önemli noktalar, konumuzun burada sınırlı oluşundan ötürü şu satırlarda ele alınmayacaktır. Ancak, birden hızlanan Yahudi göçü yeni gelenlerle eski yerüler arasmda doğal olarak bir sürtüşme yaratmış, bu durum gitgide kanlı bir aşamaya varmıştır. Bu oluşumun bir parçası olarak, fakat Kudüs’ü doğrudan doğruya ilgilendiren bir nokta Arapça El-Burak ve İbranice de Kothel Maaravi denilen ve daha çok Batı (ya da Ağlama) Duvarı diye bilinen anıtm kullanımına ilişkin uluslararası bir komisyonun vardığı sonuçlardır.

Kudüs’teki Kutsal Yerler’de ilgili tarafların hak ve hukuku geçmişte karşılıklı saygı ve teamülden kaynaklanarak ortaya çıkmıştı. Uygulama statükoya, yani mevcut duruma dayanıyordu. Biraz yukarıda Müslümanların bu statükoya ne denli saygılı olduklarını gördük. Ancak, Manda rejiminin kurulmasıyla, haklarından çok daha fazlasını almağa yönelik genel bir tasarıyı hemen uygulamaya koyulan Siyonistler Batı Duvan’ndaki statükoyu da birtakım zorlamalarla değiştirmeyi denediler. Bu zorlamaların neden olduğu olaylarda, 1929 yılında epeyi kan aktı. Filistin’e Milletler Cemiyeti’nin onayıyla bir Uluslararası Araştırma Komisyonu göndermekten başka çıkar yol kalmamıştı.

Komisyon Araplarla Yahudiler arasmda Batı Duvarı’nın kullanımına ilişkin anlaşmazlığı inceleyecek ve bir karara varacaktı. Filistin’e 19 Haziran 1930′da ulaşan Komisyon, Kudüs’te kaldığı bir ay içinde, tüm anıtların özel niteliklerini araştırdı, anlaşmazlığa katkısı olan yan konuların üstünde durdu ve bu arada elli-iki tanık dinledi.


Statükonun ne olduğu, yani Yahudilerle Müslümanların haklarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair güvenilir bir kaynak olarak kabul edilen Komisyon kararlan şöyle özetlenebilir :

“Bir Vakıf mülkü olan Haram el-Şerîf’in ayrılmaz bir parçası olması nedeniyle, Batı Duvarı’nın tek sahibi ve mülkiyet hakkı olan tek kaynak Müslümanlardır.

“Duvarın önündeki Döşeme (kaldırım) ve… Duvarın tam karşısında Mağribî (Fas) Mahallesi denilen yer de Müslümanlara aittir.

“Yahudilerin Duvar yanına…tapınma ya da başka amaçlarla getirecekleri eşyalar onlara Döşeme üstünde hiçbir biçimde bir mülkiyet hakkı vermiş olmayacaktır.

“Öte yandan, Müslümanlar da (Haram bölgesi ve Mağribî Mahallesinde) Vakıf mülkü içinde ve Duvar’a değinen yerlerde, Yahudilerin Döşemeye ve Duvar’a gidişlerini engeller biçimde yapılar yapmayacak ya da herhangi birini yıkıp onarmayacaklardır…

“Yahudilerin, aşağıda sözü edilecek açık kurallara uymak koşuluyla, Batı Duvarı’ndan özgürce yararlanma hakkı olacaktır…

“Sınırlı bir zaman için olsa bile, Duvar’ın bulunduğu yere, oraya koymak amacıyla, herhangi bir çadır, perde ya da benzeri eşya getirmek yasaklanacaktır…

“Yahudiler Duvar yakmmda boynuz biçimindeki borazanlarını çalmayacak ve Müslümanları rahatsız etmeyeceklerdir; öte yandan, Müslümanlar da Yahudiler tapmırlarken Döşeme yakmmda kendi ‘zikr’ törenlerini yapmayacaklar ve Yahudileri herhangi bir biçimde rahatsız etmeyeceklerdir…”


Komisyonun vardığı bu sonuçlar 8 Haziran 1931′de yasa biçimine sokuldu  ve Manda yönetiminin sonuna değin yürürlükte kaldı.


Siyonist Örgütü İkinci Cihan Savaşma doğru oluşan olaylardan ve savaş sırasında Nazilerin Yahudilere yönelttiğe baskı ve mezalimden yararlandı. Filistin’e Yahudi göçünün daha da hızlanma eğilimini gösterdiği bir sırada, Manda yönetiminin almak zorunda kaldığı sınırlama kararlan, Siyonist yerleşmelerin barışçı yollardan değil de zora başvurarak kurulması, bu yerleşmeler sırasmda Siyonistlerin Araplara karşı tavırları gibi önemli noktalar gene konumuz dışındadır. Bu aşamada Kudüs’ün geleceği açısından yenilik 1937-1939 yıllarındaki Filistin başkaldırmasını izleyen (İngiliz) Kraliyet Komisyonunun önerisidir. Arap başkaldırmasını değerlendiren Komisyon bunun özünde Yahudilere karşı duyulan eski ve ırkçı bir antipatiden kaynaklanmağını belirttikten sonra, Filistin’in bir Arap, bir de Yahudi devleti olarak ikiye bölünmesini öneriyor, fakat Kudüs ile Beytlihem’in üç din için de kutsal oluşundan hareketle, Kutsal Yerler için Milletler Cemiyetinin denetiminde “uluslararası bir statü” istiyordu.


Bu önerinin âdil olup olmaması bir yana, 1937′de Kudüs için böyle bir çözüm önerilmiş, fakat İkinci Cihan Savaşının çıkmasıyla bu yönde bir gelişme olmamıştı. Savaş yıllarının olayları da gene konumuz dışındadır. Burada anımsamamız gereken yalnızca, Mandacı devlet olan İngiltere’nin sorunu çözemeyerek konuyu Birleşmiş Milletler’e getirmiş olmasıdır.

Corpus Separatum

Siyonistlerin İsrail devleti kurulmadan önce terör yöntemlerine baş vurdukları gerçeği, sivil Arapların yer yer yığınsal katliamı, hattâ Filistin’ toprakları üstünde bir Yahudi devleti kurabilmek için Birleşmiş Milletler Örgütü içinde Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülüğünde çevrilen entrikalar ve Filistin’i bölmeğe yanaşmayan devletlere yapılan baskıların ilginç hikâyeleri de Kudüs ekseninde toplanan konumuzun sınırları dışındadır. Ancak, sonuç olarak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 29 Kasım 1947 tarihli ve 181 (II) numaralı karanyla Filistin’de bir Yahudi ve bir de Arap devleti kurulması yönünde tavsiye kararı aldıktan başka, Kudüs’ün de “uluslararası bir rejim” altına konmasını öngördü.

Jerusalem Corpus Separatum
United Nations 1947 UN Partition Plan

Jerusalem Corpus Separatum 1947

Araplar bu tavsiyeyi kabul etmediler. Onların görüşüne göre, Birleşmiş Milletler yetkilerini aşıyordu. Devletler hukukuna göre, böyle bir uluslararası örgütün Filistin toprakları üstünde bir Yahudi devleti kurma yetkisi olamazdı. Yalnız İsrail devleti ileri gelenlerinin büyük bir çoğunluğu değil, göçmenlerin kendi de, büyük ölçüde, köken ve yurttaşlık yönlerinden, bu topraklarm yabancısıydılar. Siyonist önderlerin kimi Rusya’dan, kimi Polonya’dan, kimi Güney Afrika’dan gelmişlerdi. Amerika ve İngiltere gibi dünyanın başka bölgelerinde etkinlikleri olan Siyonist Örgütün ise, Filistin gibi bir toprak üstünde kendi dilediği biçimde yabancı bir devlet kurması kukuk açısından yalnız yanlış değil, anlamsızdı. Bu kuruluşa yalnızca Araplar değil, birçok Yahudiler de çeşitli yayınlarıyla karşı çıktılar. İsrail’e ve Siyonizme karşı Yahudilerden gelen tepkinin incelenmesi de gene konumuzun içine girmemektedir. Ancak, İsrail ne 1948′de, ne de bugün Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun düşündüğü Yahudi devletine uyuyor. Burada vurgulamak zorundayız ki, Birleşmiş Milletler de 1947′de asıl yerli halkın kovulacağı ırkçı bir Yahudi devleti düşünmemişti.

Bu incelemenin hedefi açısından önemli olan şu ki, Filistin’i ikiye bölen karar bile Kudüs’ün sui generis, yani kendine özgü niteliği olduğu noktasından hareket etmişti. Bölünmeğe karşı çıkanlar ise, bağımsız, birleşmiş, federal bir Filistin devleti öneriyorlardı. Bunların tasarısında Kudüs’ün Arap ve Yahudiler için ayrı belediyeleri olacak ama “Kutsal Kent” Filistin devletine başkent görevi yapacaktı.

Kudüs’ün doğu (eski) kesimi çoğunlukla Araptı. Kentin batısına, hele yeni yerleşim bölgelerine geçmiş yıllarda Yahudiler gelmişlerdi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Filistin konusunda öneriler yapmakla görevlendirdiği Özel Komite’nin (UNSCOP) tahminine bakılırsa, bütün kentte 105.000 kadar Arap, 100.000 dolayında da Yahudi vardı.  Özel Komite raporunda Kutsal Yerler’in ve geçmişten gelen hakların korunmasını istedi. Yukarda da değinildiği gibi, Özel Komitede çoğunluk Filistin’in bölünmesini, azınlık ta birleşmiş bir devlet kurulmasmı istemişti. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu birtakım baskılarla, çoğunluk raporunu yeğledi.

Ama bölme kararının Üçüncü Bölümü Kudüs için özel bir rejim getiriyordu :

“Kudüs Kenti bir corpus separatum olarak özel bir uluslararası rejim altına sokulacak ve Birleşmiş Milletler tarafından yönetilecektir. Sorumlulukları Birleşmiş Miletler adına ve Yönetici Otorite olarak Vesayet Kurulu yüklenecektir…

“Kudüs Kenti bugünkü Kudüs belediyesini ve… çevresindeki köy ve kasabaları içerecektir.

“Vesayet Kurulu,   bu tasarının kabulünden sonra beş ay içinde…aşağıdaki özellikleri içine alan, ayrıntılı bir Kent Statüsünü hazırlayacak ve kabul edecektir.

“… Yöneten Otorite şu amaçlara ulaşmağa çaba gösterecektir:

“Üç büyük tek Tanrılı dinlerin…kendine özgü manevî ve dinsel çıkarlarını korumak…

“Kentin tüm sakinleri arasında işbirliğini geliştirmek…

“Vesayet Kurulu Kudüs Kentine bir vaü atayacaktır…

“Yöresel özerk birimler…yöresel hükümet ve yönetimin geniş yetkilerine sahip olacaktır…

“Kudüs Kenti askersizleştirilecek, tarafsızlığı ilân edilecek ve korunacak, sınırları içinde yarı-askerî birliklere, onların talimlerine ya da eylemlerine izin verilmeyecektir.

“…Vali özel bir polis kuvveti oluşturacaktır…

“…Bir Yasama Kurulunun yasa çıkarma ve vergi toplama yetkileri olacaktır…

“… Statü bağımsız bir adalet sistemi kuracaktır…

“Arapça ve İbranice kentin resmî dilleri olacaktır…

“…Kentin sakinleri, inanç, din ve tapınma, dil,.eğitim, söz ve basın; toplantı ve dernek kurma ve dilekçe haklan da dahil olmak üzere, insan haklan ve temel özgürlüklerinden yararlanacaklardır. Sakinler” arasmda ırk, din, dil ve cinsten ötürü hiçbir çeşit ayrım yapılmayacaktır…Her toplum kendi üyelerini kendi okullarında kendi dilleriyle eğitecektir…

“…Kutsal Yerler’den özgürce yararlanacaktır…Kutsal Yerler ve dinsel yapılar ya da mahaller korunacaktır. Onların kutsal niteliğini bozacak hiçbir eyleme izin verilmeyecektir…”


Bu Statü on yıl yürürlükte kalacak, bu süre sonunda Vesayet Kurulu durumu bir daha değerlendirecek ve kent sakinleri rejimde istedikleri değişiklikleri referandumla belirteceklerdi. Bu maddeler Birleşmiş Milletler’in garantisi altında olacak, Genel Kurulun onayı olmadan hiçbir değişiklik yapılmayacaktı.

Arap devletleri bu kararı kabul etmediler. Araplar Kudüs’ün uluslararası duruma sokulmasından da yana değillerdi. Kudüs’ün herşeyden önce bir Arap kenti olduğuna dair olan hukukî görüşler Temmuz 1967′de Cezayir’de yer alan Arap Hukukçuları Seminerinde ifade edildi. Bir kentin uluslararası duruma sokulabilmesi için, Tanca ve Triyeste örneklerinde olduğu gibi, ortada bir andlaşmanın ve kent sakinlerinin egemenliği devretmek istediklerini gösteren bir iradenin bulunması gerekiyordu. Kudüs’ün durumunda böyle birşey olmamıştı. Oysa, Birleşmiş Milletler, üyelerinin herhangi biri gibi, toprak bütünlüğü ve egemenliği ilkesine saygı göstermek zorundaydı.

Filistin’i bölen kararın Kudüs için tasarladığı uluslararası rejim gerçekleşmedi —Arap tepkisinden ötürü değil, Kudüs’ün (ve Filistin’ in) geleceği kuvvete başvurularak çizildiğinden dolayı…İsrail kuruluş tarihi olan 15 Mayıs 1948′den önce ya da sonra, Birleşmiş Milletler’in çizdiği haritaya saygı göstermedi. Yahudi devleti toprağı olarak bilinen bölgeyi işgal ettiği gibi, gene önerilen Arap devletine ait olacak toprakların önemli bir bölümüne de el koydu. Kudüs’ün batı (yeni) kesimi, Batı Galile, Kudüs ile Akdeniz arasmda kalan topraklar, Caffa, Akra, Lidda ve Ramle (Arap) kentleri ve yüzlerce Arap köyü ve kasabası eline böyle geçti. İsrail’in 1948 ve 1949 yıllarında işgal ettiği topraklar 20.850 kilometre kare tutmaktadır. Filistin’in tüm yüzölçümü ise, 26.323 km’dir. Böylece, İsrail Birleşmiş Milletler’in kendine ayırdığı 14.500 km.2′ye 6350 km.2 ekleyerek önerilen Arap devletinden de yüzde 54′lük bir kesinti yapmış oluyordu. Böylece, o Arap devletinin yüzölçümü de 11.800′den 5.400 km.’ye iniyordu. 1949′da, İsrail Filistin’in yaklaşık yüzde 80′ini elinde bulunduruyordu. Oysa, Manda yönetimi son erdiğinde, Yahudilerin elindeki topraklar ancak % 6 kadardı.

İsrail’in önce Hagana ve İrgun gibi terör örgütleri yoluyla, sonra da savaşla elde ettiği topraklar üstünde hukuken bir sahipliği olamaz. İsrail Kudüs’ün bir kısmma silâh zoruyla girerken, doğu kısmını da Ürdün işgal etti. Bu bölünmenin 30 Kasım 1948 İsrail-Ürdün ateşkes andlaşması ile 3 Nisan 1949 mütakere andlaşmasında da sözü edilmektedir. Ne var ki, böyle bir bölünme hukuken egemenlikten vazgeçme anlamına gelmez.

Kudüs’ün İsrail ve Ürdün kuvvetlerince işgali Birleşmiş Milletler’ in bu kenti uluslararası bir rejime kavuşturma çabalarını durdurmadı. İlk B.M. Filistin Arabulucusu Kont Folke Bernadotte 16 Eylül 1948′ de, Arap ve Yahudi toplumlarına yöresel özerklik vermek koşuluyla, Kudüs’ün etkin B.M. denetimine sokulmasını istedi.10 Genel Kurul da 11 Aralık 1948 tarihli ve 194 (III) numaralı karannda “mevcut haklar” ilkesine uyulmasını bir kez daha isteyerek, sürekli bir uluslararası rejime yöneük öneriler getirmekle görevlendirilecek olan bir Filistin Uzlaştırma Komisyonu (CCP) kurulmasını temenni etti. Kısaca, Genel Kurulun 181 ve 194 numaralı kararlan Kudüs için özel bir statü istiyorlardı.
Öte yandan, İsrail kentin işgal ettiği batı kısmma hızla sahip çıkmaktaydı. İsrail Yüksek Mahkemesi Eylül 1948′de Yeni Kudüs’e yerleşti. Şubat 1949′da da İsrail Meclisi “Knesset” orada toplandı; Devlet Başkanı bu kentte yemin etti. Anlaşılan İsrail Filistin’i bölen kararın işine yarayan maddelerine uyuyor, yaramayanları ise yok sayıyordu. Kendi varlığını 181 numaralı karara dayandırırken, aynı kararın öngördüğü Arap devletini tanımıyor, onun topraklarını da ele geçirmeğe çabalıyordu. Bu durumda, Genel Kurul 303 (IV) numaralı karan alarak daha önceki iki karara atıfta bulundu ve Vesayet Kurulundan Kudüs’ün statüsüne ilişkin çalışmayı tamamlamayı ve uygulamaya başlamayı istedi.

İsrail’in BM’de Koşullu Üyeliği

İsrail Birleşmiş Milletler’e üye olmadan önce, işgal ettiği topraklara ilişkin tavrı esnekti. Bu tavır üye olduktan sonra değişti. Önce, İsrail’in B.M.’e üye olması meşruluğunun tanınması anlamına gelmez. Örgütte üyeliğin üye devletlerce karşılıklı tanıma anlamma gelmediği daha Milletler Cemiyeti deneyinde kabul edilmişti. Aynı ilke Birleşmiş Milletler’de de geçerlidir. B.M.’in meşru olmayan bir devlete meşruluk kazandırma yetkisi de yoktur. Üyelik için örgütün sorumluluklarını taşımağa “yetenekli ve istekli” olma koşulu arandığı B.M. Andlaşmasmda yazılıdır. İsrail’in durumunda önemli olan, bu devletin B.M. üyeliğinin bazı koşullara bağlı olarak kabul edilmiş olduğu gerçeğidir. Bu koşullar İsrail’in 29 Kasım 1947 ve 11 Aralık 1949 tarihli olanlar başta olmak üzere, Birleşmiş Milletler kararlarını kabul etmesi zorunluluğudur. Bu iki karar da, İsrail’e, Kudüs’ün statüsü de dahil olmak üzere, birtakım sorumluluklar yüklüyor. Bu noktada anımsamak gerekir ki, İsrail’in üyelik için ilk başvurusu Güvenlik Kurulunca 17 Aralık 1948 tarihinde reddedilmişti. İsrail başvuruyu yenileyince, Genel Kurul kararlarının kabulü konusundaki tavnnı açıklığa kavuşturmak amacıyla temsilcisini dinlemek istedi. İsrail temsilcisi 1947 tarihli Genel Kurul kararma uyacağına dair kesin ve açık sözlü güvence verdi.11 Daha sonra İsrail Dış İşleri Bakanı olan temsilci Abba Eban Kudüs sorunu sözkonusu olduğunda İsrail Hükümetinin bu sorunun B.M. Andlaşması Madde 2/7′ye göre, “ulusal yetki” içine sokulup sokulmayacağına dair bir soruya verdiği yanıt bugün resmî B.M. belgelerindedir : “Kudüs’ün hukuksal statüsü İsrail’in egemenliği altındaki topraklardan değişik olduğu için, B.M Andlaşması Madde 2/7′ nin Kudüs sorununa uygulanabileceğini düşünemiyorum…”  Küba delegesi de tartışma ve konuşmaları özetlerken, İsrail’in Kudüs’ün uluslararası duruma sokulması yönünde garantiler verdiğini yineledi ve bu değerlendirme de zabıtlara geçti.
İsrail’i 11 Mayıs 1949′da üye olarak kabul eden 273 numaralı kararın içinde de üyelik koşuluna açık atıflar vardır. Bu karar daha önceki 1947 ve 1948 tarihli kararlara İsrail’in uyacağına dair özel komite önünde temsilcisinin verdiği söz ve garantileri hatırlatmaktadır.


Bu durumda, İsrail’in B.M. üyeliği verdiği sözlere bağlı kalmasıyla olasıdır. İsrail’in bu örgüt içindeki statüsü başka hiçbir devletinkine benzemez. İsrail B.M. Genel Kurulu kararının bir yaratığıdır. Ve bu karar İsrail’in uymak zorunda olduğu birtakım sınırlamaları da birlikte getiriyor. İsrail kendi varlığını borçlu olduğu karan çiğneyemez. Ama Knesset 23 Ocak 1950′de Yeni Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilân etmiş ve 1951′de İsrail Bakanlar Kurulu, bakanlıklarıyla birlikte buraya taşınmıştır. Böylece, Vesayet Kurulu’nun Kudüs için hazırladığı Statü de, Filistin Uzlaştırma Komisyonunun önerileri de bir yana itilmiştir.

1967 Saldırısı:   

1950′den 1967′ye kadar Kudüs Ürdün ile İsrail arasında bölünmüş olarak kaldı. Bu yıllarda İsrailliler kentin eski bölümündeki Kutsal Yerler’den yararlanamadılar. 1966 yılı İsrail’in yeni bir savaşa hazırlandığına dair göstergelerle doluydu. Batı kamu oyunun o tarihlerde neden yalnız İsrail’in “güvenliği” açısından duyarlı olduğu ve 1967 yılının niçin bu Siyonist devlet için bir saldırı ve genişleme fırsatı olarak değerlendirildiği gibi ilginç noktalann incelenmesi de konumuz dışmda kalıyor.
Biz gene Kudüs’e dönelim. İsrail 15 Mayıs 1967′de, Birleşmiş Milletler kararlarına ve Ürdün ile yapmış olduğu mütakere andlaşmasına aykırı olarak Kudüs’te askerî bir geçit resmi düzenledi. 5 Haziran’da da önce Mısır’a saldırdı, sonra da Ürdün ve Suriye ile savaşa tutuştu.

İsrail’in iki gün sonra Doğu (eski) Kudüs’te de egemen olması bu kentin geleceği üstünde çok ciddî etkiler yaptı. İsrail, askerleri ve silâhlarıyla Kudüs’ün bu kesimine de girdikten sonra, General Moşe Dayan şunları söylüyordu : “Kudüs’ü kurtardık; İsrail’in başkenti olan parçalanmış kenti birleştirdik. Bu en kutsal anıta, bir daha ayrılmamak üzere, döndük.”"

Ertesi gün, Kudüs’ün 1967′den önce İsrail’in işgal etmiş olduğu batı kesiminin yönetiminden sorumlu olan belediye meclisi kent plânının bu kez işgal edilen doğu kesimini de içine alacak biçimde genişletilmesini kabul etti. 15 Haziranda, İsrail Kabinesi kentin önceden Ürdün işgali altmda olan bölümünü de İsrail devletinin bir parçası sayan özel bir yasa maddesini gündemine aldı. Filistinli Arapların konutlarından çıkarılma işlemi başlamıştı bile.  20 Haziranda, David Ben-Gurion Jerusalem Post’a yaptığı bir açıklamada Kudüs’ün Kral Davud’un günlerinde “İsrail başkenti” olduğunu ve bundan böyle de “ilelebet” başkent kalacağını söyledi. Bir hafta sonra, Knesset’in aldığı yeni bir karar hükümete işgal ettiği topraklara kendi yönetimini ve yasalarını götürme hakkı veriyordu. 29 Haziranda, İsrail Ordusunun bir emri de Arap Kudüs’ün halkı tarafmdan seçilmiş olan Belediye Meclisini dağıttı, Belediye Başkanını görevden aldı ve Arap Belediyesinin eski çalışanlarını İsrail Belediyesine atadı.

İsrail’in “Kudüs’ü birleştirme” yaftası altmda attığı bu ilk adımlar, aslında, bu kentin ilhakı ve Yahudileştirilmesi çabalarından başka bir şey değüdi. Ancak bu girişimler hem İsrail’in içinde, hem de dış ülkelerde tepkilere ve karşı koymalara yol açtı. Batı (Ağlama) Duvarı’nın hemen önündeki tarihî Mağribî mahallesi, duvar önünde tapınacaklara ve turistlerin otomobillerine park yeri açma sözde nedeniyle yıktırıldı. Yalnız kentin, eski görünümü hızla değişmekle kalmıyor, tarihten gelen birikimle yerleşmiş haklar peşpeşe ve saygısızca çiğneniyordu. Batı Kudüs’ün Siyonist Belediye Başkanı Teddy Kollek, 1967 saldırısından çok Önce, kentin Yahudi kısmındaki gelişme tasarıları ve trafik düzenini doğu yakasının da birgün işgal ve ilhak edileceği düşüncesinden hareketle ona göre hazırlatmıştı. Hernekadar General Dayan Kudüs’e girildiği gün bir askerin Kubbet el-Sahra’nın tepesine diktiği İsrail bayrağını aşağı indirtmişse de, bu jest temel gerçeği gizleyemez. Ağlama Duvan Yahudiler için olduğu kadar, Haram el-Şerîf in bir parçası olması nedeniyle Müslümanlar için de önemlidir. 1930′ da Uluslararası Araştırma Komisyonunun vardığı sonuçlar da ortadadır. Kudüs’ün tarihi ve tarih içinde Müslümanların tavrı Araplara yapüan bu muamelenin haksızlığını göstermektedir. Bu incelemenin baş tarafında Halife Ömer’in herkesin hakkına, hukukuna nasıl saygılı davrandığı anlatıldı. Başka zamanlarda bir elden bir başkasına kana boğularak geçen bu kent böylesine uygarca sahip değiştirmişti. Eyyubî de Hıristiyanları ilgilendiren Kutsal. Yerler’i, kılıcıyla muzaffer olduğu zaman bile, gene onların denetiminde bıraktı. Filistin ve Kudüs daha Osmanlı Türklerinin egemenliğindeyken ve İngiliz Manda yönetiminin kurulmasına daha yıllar varken, Siyonistler ya açıkça ya da el altmdan yaptıklarıyla haklarından fazlasmm peşinde olduklarını gösteriyorlardı. Birinci Cihan Savaşının sonlarına doğru, İngiliz Ordusundaki Yahudi birliğinin yaptığı ilk işlerden biri Ağlama Duvarı’nm önünde safa durmak olmuştu. İsrail’in daha sonra Devlet Başkanı olacak olan ünlü Siyonist Chaim Weizmann da Lord Balfour’a yazdığı bir mektupta, “en kutsal kentimizin en kutsal anıtı ne idiğü belirsiz Magriblilerin”16 elinde diye şikâyette bulunduktan sonra Ağlama Duvarı’nın kendilerine teslimini istemişti. Bilindiği gibi, Weizmann’ın haksızca “ne idiğü belirsiz” diye tanımlamayı yeğlediği Mağribliler oraya Eyyubî’nin oğlu tarafından yerleştirilmiş olup 700 yıldan beri kesintisiz orada yaşıyorlardı.

Çıplak gerçek şu ki, General Dayan Kubbet el-Sahra’mn tepesine dikilen İsrail bayrağını kendi emriyle oradan indirtmişse de, onunjtm emrim de, uluslararası komisyonun yasalaşan kararını da, uluslararası toplumun iradesini de, yüzyüları kapsayan Müslüman tarihini de İsrail buldozerleri çiğnedi. Eyyubî’nin oğlunun yerleştirdiği Mağribilerin torunları 11 Haziran sabahı birkaç dakika içinde konutlarından dışarı atılıverdiler. Kudüs’ü yalnız ve yalnız bir “Yahudi kenti”" yapma tasarısı hızla uygulanıyordu. O kadar ki, Kral Salamon’un Tapınağını bulup çıkarma çabası yıllar sonra onun yıkıntüarı üstüne yapıldığına
inanılan Kubbet el-Sahra’yı temellerinden sarsmağa başladı. Müslümanlıktan kalma anıtlar hiçbir zaman bu denli küçümsenmemişti. Dünya kültürünün de ayrılmaz parçası sayılan bu yapılar yıkılma tehlikesiyle karşılaşırken, Ağlama Duvarı’nm dibine sağlamlaştırmak için çakılan birkaç çivi tüm duyarlı Yahudi çevrelerini ayağa kaldırıyordu. Geçmişte, Yahudiliğin haklarmm çiğnendiği de olmuştu. Ancak, İsrail bu olayları yer yer abartarak dünya kamu oyunun önüne getirmek için elinden geleni yaptı ve çok da başarılı oldu. Örneğin, İsrail propagandası Doğu Kudüs Ürdün yönetimindeyken Yahudi mezarlıklarınm harap edildiklerini tüm dünyaya duyurdu. Ancak, kaç mezarlığın saldırıya hedef olduğu kolayca saptanabilecekken, aradan yıllar geçtikten sonra bile, resmî rakamı bazan 34, bazan da 58 olarak vermektedir.18 Havraların da Araplar tarafından top ateşine tutulduklarına dair propaganda büyük bir abartmadır. Önce, Doğu Kudüs’te bildiğimiz anlamda Havra diyebileceğimiz üç-dört yapı vardır. Gerisi o tarihlerde Araplardan kiralanmış ve Yahudilerin gelip geçerken kullandıkları tek odacıklardı. Bundan başka, Siyonist militanları havraların en yüksek noktalarmı, kente egemen oldukları için, bir mevzi olarak kullanıyorlardı. İngiliz Glubb Paşa, anılarında, 1948 savaşında Arapların Siyonistlerden havraların askerî amaçlar için kullanılmamasını istediklerini ve bunlardan ateş edildiğinde bile birkaç kez ihtar ederek olumlu bir yanıt alamadıktan ancak kırk-sekiz saat sonra gereken tepkiyi gösterdiklerini yazıyor.19 Ama bugün turistlere gösterilenler havralardaki deliklerdir yalnızca. El kitaplarmda yazılanlar da konunun asıl ayrıntısına girmiyor.

Ama İsrail Kudüs’ün tümünü işgal ettikten sonra eline geçen mezarlıklara neler yaptığına bir bakalım. Örneğin, bir Yahudi mezarlığı diye kayıtlara geçirilen Mamillah On-altıncı Yüzyılda vakıftan kiralanmış olan bir Müslüman mülküdür. Üstelik, Müslümanlık kadar eskidir de. Peygamberin çevresindekilerden bazılarının orada gömülü oldukları söylenir. Ama bugün, bu gömüt yeri hemen hemen yok olmuştur. İsrail Belediyesinin buldozerleri önce mezar taşlarını ve toprağa karışarak çıkan kemikleri önüne katıp sürmüş, daha sonra aynı yer otomobil park yeri durumuna getirilmiş, çevreye birkaç ağaç ve çiçek dikilmiş, bir köşeye de genel bir yüz-numara oturtulmuştur.

David Ben-Gurion’un Paris ne denli Fransız ve Londra ne derece’ İngilizse, Kudüs’ün de aynı ölçüde Yahudi olduğuna dair sözü tarihe ve hukuka ne kadar aykırıysa, Kutsal Yerler’in korunduğuna dair İsrail propagandası da, özü ve ayrıntıları açısından, yanıltıcıdır.20 İslâm ve onun temsil ettiği kültür ve herşey Müslümanlık için önemli olan bir kentte açıkça ve hukuk kuralları çiğnenerek hakarete uğramaktadır. Kudüs’ün bir yönüyle Yahudiler için de kutsal olması başka, ama farklı din ve kültürleri temsil edenlerin haklarının ayaklar alfana alınması gene başkadır. Bugün, El-Aksa’da ve Kubbet eİ-Sah-ra .çevresinde bulunan Arapların hemen yakındaki genişletilmiş Ağlama Duvarı’ndan gelen karışık mırıltılar ve yükselen ilâhilerle dualarmı büe şaşırdıkları bir gerçektir. Müslümanlığın bir simgesi olan Haram el-Şerif’in gün geçtikçe işlevi azalmakta, yeni ve yabancı çevrenin mengenesi içinde boğulmaktadır.

İsrail’in tarihten gelen geleneklere ve başkalarının hukukuna saygılı olduğuna dair resmî savunmalar sistemli Yahudileştirme kampanyası karşısında bir propaganda çizgisini aşamıyor. Örneğin, Mağribi Mahallesi yerlebir edildikten sonra, Ağlama Duvarı çevresinde 82 metrelik bir yerin “temizleneceği” söylenmiş ve, İslâm Kurulunun protestoları dikkate alınmayarak, Duvar’ın güney bölümünde arkeolojik kazılar başlatılmıştı.

Bunun bir sonucu olarak, Şâfî Müftülüğünün resmî konutunda, onun yakınındaki camide ve çevrenin on-dört evinde çatlamalar olmuş, sonuçta tüm bu yapılar yıkılma tehlikesi öne sürülerek boşaltılmıştı. Kuzeyde de Kubbet el-Silsile yakınında bombalar bulunduğu ileri sürülerek eski El-Tankiziye Okulu da dahil olmak üzere, Arap çevresine el konmuştu. Oysa, Araplar Siyonistlerin bu değişikliği yapabilmek için, sözünü ettikleri bombaları kendilerinin yerleştirdiklerini söylemektedirler.
Siyonizmin bu “tertipçiliğine” bazan kaba bir alay da katmaktadır. 29 Haziran 1967′de, İsrail Askerî Komutanlığı, Arap Belediye Meclisinin dağıtıldığını haber verirken, Doğu Kudüs Belediye Başkanı Ruhi El-Hatib’e yazdığı resmî yazıda Arap temsilciliğinin bundan böyle olmayacağını “bildirmekle kesbişeref eylediğini” söylüyordu. Hemen ardından, Arap bankaları kapatıldı, paralarma el kondu. Kentin her yanında İsrail parası geçerli oldu, İsrail vergi sistemi uygulanmağa başlandı. Tüccarlar, zanaatkarlar ve meslek sahiplerinin işgalcilerden resmen izin almaları zorunluluğu kondu. Devlet okullan İsrail eğitim programını izlemekle görevlendirildi. Mahkemelerde İsrail yasaları uygulanmağa başlandı. Böylece, Kudüs toprağı, mülkü, ekonomisi ve Kudüs yurttaşı yoğun bir Yahudileştirme çabası içine sokuluyordu.

Bir İsrail yöneticisi “önce toprağa el koyuyoruz; yasalar onu izliyor” demişti.  İsrail propagandası el konan bazı özel topraklar için yüksek tazminat ödendiğini ileri sürüyor. Herhangi bir ödemenin sözkonusu olduğu durumlarda, rakam çoğu kez 1948 yılı değerlerini aşmıyor ki, bu da düpedüz bir göstermeliktir. Yoksa, İsrail buldozerlerinin Araplara ait yapıları her fırsattan yararlanarak gelişigüzel yıktıkları artık bilinmelidir. Bazan çarşıya, pazar gitmiş olan bir aile dönüşünde, konutunu yıkılmış buluyor, durdurma emri için Belediye Başkanıyla görüşmeğe giden ev sahibi geri geldiğinde gene aynı sonuçla karşılaşıyor. Direnen Araplar, çoğu kez, konutlarmm önce giriş basamaklarının sökülüp atıldığım, sonra sırasıyla kaldırım, bahçe, hattâ odaların bir kısmının yıkıldığın görüyorlar. Boyun eğmeyenler üstünde baskı, hattâ işkencelere başvuruluyor. Bugün, buldozer yeni Kudüs’ün neredeyse bir simgesi olmuş durumda.

Ve yıkılan yalnız elle tutulur yapılar da değil. Okula giden Kudüslü Arap öğrenci kendi kültür, tarih ve dinini İsrail gözüyle görüp değerlendirmek zorunda bırakılıyor. Arap tarihi onlara bir yağma ve çekişme  olarak, Yahudi geçmişi de parıltılı bir biçimde sunuluyor. Müslümanlık ve Hıristiyanlık hiç   okutulmazken Tevrat’m öğretiminin zorunlu olduğu orta okullarda Arap öğrenci kendi tarihini 32, Yahudilerin tarihini ise 384 saat görüyor. Osmanlı yönetiminde parlak bir
okul olan Raşidiye’de 1967′den önce bile   800 öğrenci varken, 1970′lerde bu sayı 14′e inmişti.

Kendi kişiliği olan ve bu kişilikle dünyanın sayılı kentleri içinde seçkin bir yeri bulunan Kudüs sanki bir Minnesota kasabası, bir Los Angeles banliyösüymüş gibi görünüm ve ruh değiştiriyor. Bu değişikliklerin tümü devletler hukukuna, Birleşmiş Milletler’in kararlarına ve İsrail’in B.M.’e üye kabul edilmesinden önce verdiği sözlere aykırı düşmektedir. Bunun böyle olduğunu gösteren çeşitli B.M. belgeleri 22, monograflar23 ve ilk-elden tanıklar24 var. Bu kaynakların hepsi İsrail’in eylemlerinin hukuk-dışı olduğunu gözler önüne seriyor.

Kudüs’ün Arap halkı Kudüs’ün (ya da Filistin’in herhangi bir parçasının) başka birine ait olmasına dair hiçbir rıza göstermiş değildir; askerî işgalcinin egemenliğini de hiçbir zaman tanımamıştır.

Birleşmiş Milletler Kararları:

1967 saldırısı ve İsrail’in Kudüs’te aldığı ilk önlemlerden hemen sonra,Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 4 Temmuz 1967 tarihli ve 2253 sayılı kararıyla, İsrail’in kentin statüsünü değiştirme amacıyla aldığı önlemlerden duyduğu endişeyi belirterek, bu önlemlerin geçersiz olduğunu ilân etti ve İsrail’den attığı adımlardan geri dönmesini ve aynı yönde yenilerini atmamasını istedi. Gene Genel Kurul on gün sonra aldığı 2254 numaralı kararda İsrail’i bir önceki karara uymamakla kınayarak Kudüs’ün statüsünü değiştirecek önlemlerden vazgeçmesini bir kez daha istedi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun 1967 saldırısından sonra aldığı ilk karar 22 Kasım 1967 tarihli ve 242 sayılı ünlü karardır Bu karar, kuşkusuz, 1967 savaşından sonraki güç dağılımını yani askerî bakımdan muzaffer olan İsrail ile yenik Mısır, Suriye ve Ürdün’ün durumlarını önemli ölçüde yansıtır. Arap ülkeleri İsrail’in işgal edilmiş topraklardan çekilmelerini isterlerken, İsrail yeni “savunulabilir” sınırlar istemiş, ama bunun ne olduğunu, nerelerden geçtiğini bugüne değin belirtmemiştir. Ancak, Filistin sahnesine yeni bir öğe girmiştir Bu da Filistin halkının tek meşru temsilcisi olan Filistin Kurtuluş Örgütü’dür. Saygın bir uluslararası konumu olan F.KÖ Birleşmiş Milletler dahil, birçok uluslararası kuruluşlara da kabul edilmiştir Bu nedenle, Güvenlik Kurulu’nun 242 sayılı karan bugünkü güç dağılımını gerçekçi olarak yansıtmıyor. Ancak, gene de, salt hukuk açısından, 242 sayılı kararda da “savaş yoluyla toprak kazanmanın kabul edilemeyeceği” belirtiliyor. Bu temel kural Kudüs’e de Filistin’in herhangi bir yerine de pekâla uygulanabilir. Gene de aynı karar Kudüs’ ün adım açıkça geçirmiyor.

Güvenlik Kurulunda Kudüs’le ilgili olarak 1968′e kadar karar alınmadı. 21 Mayıs 1968 tarihli ve 252 sayılı karar İsrail’i Genel Kurulun son iki karanna uymamakla suçluyor, İsrail’in Kudüs’ün hukukî statüsünü değiştirmek amacıyla, topraklara ve mülke el koymak da dahil olmak üzere, yasama ve yürütme alanındaki tüm eylemlerinin geçersiz olup bu statüyü değiştiremeyeceğini söylüyor ve İsrail’i böylesine önlemlerden vazgeçmeğe ve bu yönde yeni önlemler almamağa çağırıyordu. İsrail bu kararı da hiçe sayınca, gene Güvenlik Kurulu 3 Temmuz 1969′da 267 sayılı kararı aldı. Hukukî açıdan iki karar da birbirine benzemekle birlikte, ikincisi daha sert bir dil kullanıyordu.

21 Ağustos 1969′da bütün dünya Kudüs’ün incüerinden biri olan El-Aksa Camimde çıkan yangınla sarsıldı. Yapının güney bölümü kubbe, süslemeli tavan ve ünlü minber yanmış, başka şeyler de zarar Görmüştü. İsrail Hükümeti yangına neden olan kişinin aklî dengesinin yerinde olmadığını ileri sürdü. Güvenlik Kurulu’nun 15 Eylül 1969 tarihli ve 271 sayılı kararı bu olay nedeniyle alınmıştı. Kurul kutsal bir yapı olan El-Aksa Camiine yönelen bu saldırının da bir kez daha ortava koyduğu gibi, İsrail’in bir an önce izleyegeldiği tutumdan vazgeçmesini istedi, 298 sayılı karar da (25 Eylül 1971) aynı biçimde bir hatırlatmaydı 22 Mart 1979 tarihli ve 446 sayılı karar, Kudüs de dahil olmak üzere 1967′de işgal edilmiş olan Arap topraklarındaki yerleşmeleri incelemek için üç kişilik bir komisyon kurdu. İsrail bu komisyonu Filistin’e sokmadı bile. 1 Mart 1980′de alman 465 sayılı karar İsrail’i komisyonla işbirliğine çağırdı.
Özetle Birleşmiş Milletler’in 1967′den sonra aldığı kararlar, İsrail’ in bu saldırıyı izleyip eylemlerini vurgulamakla birlikte, Kudüs’ün ilhakma ve Yahudileştirilmesine karşı çıkmaktadır.

Cenevre Andlaşmaları

İsrail’in Kudüs’teki eylemleri B.M. kararlarına aykırı olduğu gibi, 1949 Cenevre Andlaşmalanna aykırıdır. Bunların “Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Konvansiyonu” başlığını taşıyan dördüncüsü İkinci Cihan Savaşında sivillere yapüan bazı muameleleri ilerde önlemek amacını güdüyordu.

İsrail (temsilcisinin 26 Ekim 1977′de B.M. Genel Kurulu’nda söylediği gibi ) Dördüncü Cenevre Andlaşmasmın Batı Yakasına (bu arada Kudüs’e) uygulanamayacağı inanandandır. Bunun nedeni de Ürdün’ü burada “meşru egemen devlet” olarak görmemesi ve kendini de işgalci taraf saymamasıdır. İsrail’e göre, devletler hukukunda “işgalci taraf” ve “işgal edilmiş toprak” belirli anlamları olan teknik kavramlar ve kelimelerdir; iki devletin silâhlı çatışmasının bir sonucu olarak birinin ötekinin egemenliğindeki toprağı denetimi altma alması demektir -bu durumda, meşru olarak egemen olan devlet, fiilen denetimi ortadan kalksa bile, o toprak üstündeki egemenliği devam eder- İsrail’e göre sözkonusu topraklarda meşru egemenliğin ortadan kalkarak yerine bir işgalci devletin gelmesi olayı yer almamıştır, çünkü Ürdün bu topraklarda meşru olarak hiçbir zaman egemen olmamış, oralarda bir işgalci olarak bulunmuştur; meşru egemen devletin olmadığı yerde de Dördüncü Cenevre Andlaşmasmın maddelerinin uygulanması beklenemez. İşte, İsrail’in görüşü budur. Hattâ İsrail bu maddelerin Filistin’in herhangi bir yeri için bile uygulanamayacakları görüşünü savunuyor.

Ancak böyle bir savunma kabul edilemez ve edilmemiştir de. Önce sözkonusu andlaşma tüm Orta Doğu ülkeleri tarafından imzalanmış ve Anayasalarında gösterilen yöntemlere uygun olarak onaylanmıştır. Bu andlaşmayı İsrail’de kabul etmiş ve 6 Ocak 1952 tarihinde onaylamıştır. Böylece, bu andlaşma bütün bölge devletleri için hukuken bağlayıcıdır.

İkinci olarak, Andlaşmanın Birinci Maddesi “Tarafların bu Konvansiyona bütün koşullarda saygı duyacaklarını ve saygı duyulmasını sağlayacaklarını” açıklamaktadır. Burada, iki önemli nokta var : Biri, andlaşmanın “tüm koşullarda” geçerli olduğu ve ikincisi de imzalayanlara sorumluluk yüklediğidir. Üstelik, bu sorumluluk yalnız her imzacı devletin andlaşmaya uyma noktasında kendi basma duyacağı dar bir sorumlulukla sınırlı değildir. Taraflar andlaşmaya “saygı duyacak ve saygı duyulmasını sağlayacaklardır (…undertake to respect and to ensure respect). Burada ince ve önemli bir nokta daha var : Andlaşmaya imza koymuş ve onaylamış olan her devlet bu andlaşma hükümlerine yalnız kendi uymakla kalmayıp başkasının da uymasını sağlamakla da yükümlüdür. Bu ikinci görevini de yapmadığı takdirde, andlaşmayı gene çiğnemiş sayılır. İşte, bu nokta hepimize İsrail’i andlaşmaya uymağa zorlamak gibi bir görev veriyor.

İsrail Dördüncü Cenevre Andlaşmasını çiğnemiş midir ve çiğnemekte midir? İkinci Cihan Savaşının sonunda Nazi savaş suçluları muhakeme edilirken, onlar da “işgal edilmiş toprak” sözcüklerine başka anlamlar vermeğe ve böylece devletler hukukundan kaçmağa çabalamışlardı. 1949′da kabul edilmiş olan Cenevre Andlaşmalan işte bu türlü kaçamaklara olanak sağlamayacak bir biçimde yazılmak istendi. Bu nedenle, andlaşmanın hükümleri her türlü savaş ya da silâhlı çatışmaya uygulanabilir durumdadır. Hedefi herhangi bir çatışmada insan haklarına saygı gösterilmesini sağlamaktır. Ürdün Batı Yakası’nı işgal etmiş olsa bile, bu durum İsrail’e o topraklarda insan haklarını çiğneme hakkı vermez, çünkü Cenevre Andlaşmalarının amacı bir toprak parçası üstünde hangi tarafın egemen olduğunu saptamak ya da devletlerin çıkarlarını gözetmek değil, insan haklarının çiğnenmesini, sivillere insanlıkdışı muamele yapılmasını önlemektir. Bu hedefler çerçevesinde, İsrail Dördüncü Cenevre Andlaşmasını çiğnemiştir ve çiğnemektedir.

İsrail Yüce Mahkemesi bu konvansiyonun andlaşmaya dayanan bir devletler hukuku olması nedeniyle, iç hukukla yani özel bir İsrail yasasıyla uygun bulunması koşulunu da öne sürmüşse de, İngiltere ve Amerika arasındaki “Alabama” örnek olayında da belirtildiği gibi, hukuksal araçların tamamlanmamış olması ilgili tarafı sorumluluktan kurtarmaz.

Kısaca, bu andlaşmaların hedefi insancıl bir ilkenin korunmasıdır. Nitekim, Birleşmiş Milletler de bunların İsrail işgali altındaki bölgelere uygulanabileceklerini belirtmiştir. Güvenlik Kurulu’nun 11 Kasım 1976 ve Genel Kurul’un da Aralık 1978 tarihli kararları bu yöndedir Birleşmiş Milletler Özel Komitesi’nin, Kızıl Haç Uluslararası Komitesi’nin, Uluslararası Af Örgütü’nün, İsviçre İnsan Haklan Birliği’nin ve (A.B.D.) Ulusal Hukukçular Birliği’nin araştırmaları ve vardıklan sonuçlar da bu yönde olmuştur.

Dördüncü Cenevre Andlaşmasının 49′uncu Maddesi sivil halkın yerinin değiştirilmesini yasaklarsa da, İsrail Filistinlileri yerlerinden etmiş, işgal ettiği bölgelerde askerî ve sivil yerleşimler kurmuş, Kudüs’ün de çehresini değiştirmiştir. İşgal altındaki yerlerde böylesine bir demografik değişim Arap kültürünü yok etmek amacmı da güdüyor. Böylesine sistemli bir çaba da devletler hukukuna aykındır. İsrail Hükümeti yeni yerleşme merkezleri kurmakla da uluslararası andlaşmalara ve Birleşmiş Milletler’in kararlarına karşı çıkmaktadır. 1967′den sonra askerî ve yarı-askerî olan yerleşmeler, gün geçtikçe, sivil yerleşmeler durumuna sokulmaktadır. Kudüs (ve Sina) çevresindekiler de başmdan beri sivil nitelikteydiler.

İsrail’in bu Arap bölgelerine dışardan başkalarını getirip yerleştirmesinin bir önemli sonucu da su bunalımının yaratılmış olması ve Arap su kaynaklarına el konmasıdır. Yahudi yerleşmelerinin çoğu tarımsal olduğu için, İsrail Arapların haklarmı yana iterek kendi gereksinimine öncelik tanımaktadır. Bunun sonucu olarak, işgal edilmiş bölgelerde su kaynaklarının denetimi de Dördüncü Cenevre Andlaşmasına aykın düşüyor. Filistinli, İsrail yetkililerinin izni olmadan kuyu bile açamamakta, mevcut Arap kuyularından çekilen sular ölçen araçlarla denetlenmektedir. İsrail’in yerleşme politikası uygulandıkça, hükümetin sular üstündeki bu mengenesi de sıkılacaktır.

İsraillilerin Araplara yığınsal cezalar vermekte olduklanna dair çeşitli incelemeler vardır. Yığın halinde tutuklama, konutların yığınsal yıkımı ve Araplardan gelen protestolara karşı türlü yığınsal tepkiler gene Dördüncü Cenevre Andlaşmalarmın 33 ve 53′üncü Maddelerine girmektedir. Aynı biçimde, 27, 30, 31 ve 32′nci Maddeler de işkenceyi ve kötü muameleyi yasaklar. Bu konuda da ikna edici raporlar vardır. Londra’da yayınlanan Sunday Times gazetesinin işkence konusundaki 17 Haziran 1977 tarihli raporu bu eylemin yüksek rütbeli İsrailli yöneticiler tarafından desteklendiğini gösteriyor.

Sonuç:

Konuya hukuk açısından bakıldığında, yazar Hedley V. Cooke ile birlikte şu yargıyı yineleyebiliriz : “Dünyadaki tüm ülkeler arasında yalnız İsrail devamlı ve güvenli olarak kendinin diyebileceği bir karış toprağa büe sahip değildir.”23

İngiliz Manda yönetiminin sona ermesinden bu yana, Filistinli Araplar kendilerini Siyonist işgale karşı savunmak için ellerinden geleni yaptılar. F.K.Ö.’nün kuruluşu (ve bu arada Ürdün’ün Batı Yakasında egemenlikten vazgeçmesi) B.M. Genel Kurulunun Filistin halkının kendi geleceğini kendinin saptaması, ulusal bağımsızlığı ve egemenliğini onaylamasında önemli etken oldu.

Uluslarm kendi geleceklerini kendilerinin saptamaları halkların    emperyalizme tepkisinin bir ifadesidir. Bu hak B.M. Andlaşmasında da Madde 1/2 ve 55′de belirtiliyor. B.M. Andlaşmasının yorumu üstünde de bir çeşit vesayet kurmağa çalışan emperyalist devletler bu hakkı sınırlamak isteyerek onu kullanüacak bir hak olmaktan çok işlevsiz bir ilke gibi sunmayı yeğlemişlerdir.

Ancak,GenelKurulun 1950′de aldığı 421 sayılı kararı bu hakkı temel insan haklarından_biri olarak sayar. “Sömürge Ülkeleri ve Halklarına Bağımsızlık Verilmesine İlişkin B.M. Bildirisi” de halkların yabancı boyunduruk, baskı ve sömürüye hedef olmalarının temel insan haklarının yadsınması anlamına geldiğini açıkladı. Birleşmiş Milletler yalnız 1961′de bu açıklamanın uygulanmasını izlemek amacıyla bir Özel Komisyon kurmakla kalmadı, uluslarm kendi geleceklerini kendilerinin özgürce saptama hakkı içine doğal kaynaklarına sahip olmaları hakkını da kattı. Özellikle Birleşmiş Milletler komitelerinde yapılan incelemeler sonucu olarak, bu haklar uluslararası ilişkiler ve devletler hukukunun bağlayıcı ve emredici kuralları içine girmeğe de başladı. Filistin halkının sözü edilen temel haklara sahip olmasına engeller konduğu açıktır.

Bu engellerden önemli biri Camp David Çerçevesi diye bilinen ve bunu izleyen andlaşmalardır. Gene konumuzu “Kudüs ve Devletler Hukuku” olarak sınırlamış olduğumuzdan, Camp David’in uzun bir eleştirisini burada yapacak değiliz. Ancak, bu andlaşma temelde İsrail Başbakanı Begin’in 28 Aralık 1977 önerilerinden çok farklı değildir. Bu andlaşmalar Filistin halkının bir kısmına haklarının ancak bir kısmını (örneğin, self-determination ve devlet kurma hakkı hariç) kendine ait olması gereken toprakların yalnızca bir kısmı üstünde vereceğini söylemekte, fakat bunun üstünde bile İsrail’in her aşamada vetosunu kabul etmektedir. Bu durumda, “özerklik” ve “Filistinlilerin katılması” birer   aldatmacadan ibarettir. Bu aldatmacalar hukukla bağdaşmaz.  Ancak, konumuz bakımından önemli olan Camp David Çerçevesinin işgal edilmiş Kudüs’ü “kendi kendini yönetecek otorite” diye tanımlanan kavramın bile dışında tutmuş olmasıdır. Bu otoritenin Kudüs’teki toprak, mülk ve hak üstünde hiçbir sorumluluğu olmayacaktır. Açıktır ki, böylesine andlaşmalar devletler hukuku açısından da geçersizdir. Bu andlaşmalar Filistin halkının haklarını “çiğnemektedir. 1977 Viyana Andlaşmasının 77′nci Maddesi de yapılmış olan bir andlaşma devletler hukukunun belirli bir kuralıyla çatışacak olursa geçersiz sayüacağını belirtiyor. Viyana Andlaşmasını incelemiş olan Uluslararası Hukuk Komisyonu da ulusların kendi geleceklerini kendilerinin saptamaları hakkım devletler hukukunun belirli bir kuralı olarak benimsemiş durumdadır.

Filistinlilere temel haklarının verilmemiş olduğu bilinen bir gerçektir. Kudüs’le ilgiü olarak Birleşmiş Milletler’in aldığı kararlar da ortadadır. İsrail’in bunlara uymaması onları geçersiz kılmaz. Ancak, B.M.’in İsrail’i yalnızca suçlamakla kalması ve bundan ileri gidememesi bu devleti cesaretlendirmiş, saldırılarını arttırma ve başkalarının hukukunu çiğnemeyi sürdürme olanağı tanımıştır. Kudüs’te (ve Filistin’in tümünde) yapılmış olan yanlışlıkları düzeltme görevi en başta Birleşmiş Milletler’e düşer. Adalet ilkeleri ve devletler hukukuna uygun olarak, saldırıları durdurma ve uluslararası barış ve güvenliği sağlama onun görevidir. B.M. Andlaşmasının birçok maddeleri Güvenlik Kuruluna bu yönde türlü yetkiler tanımışlardır. Üstelik, İsrail konusunda Birleşmiş Milletler’e özel bir sorumluluk düşüyor, çünkü İsrail devleti onun yaratığıdır. Kudüs’ün gelecekteki statüsü ise, bağımsız bir Filistin Devletinin kurulması konusunun temel bir öğe olduğu genel bir Orta Doğu andlaşmasına bağlıdır.

Prof.Dr.Türkkaya ATAÖV

Dipnotlar
1 Alfred Guillaume, “Zionists and the Bible,” Christians, Zionism and Palestine, Beirut, Institute for Palestine Studies, 1970, s. 3-4.
2 Edwin M. Wright,   A Tale of Two Hamlets. Cleveland, the Northeast Ohio Committee on Middle East Understanding, 1973.
3 Ealy Muslim Architecture, 2 C. Clarendon Press, 1932-40. Ayrıca  R W Hamilton, The Structural History of the Aqsa Mosque. Jerusalem 1949
4 Bu çelişkiyi yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyan yazarlar da Vurguluyor Örneğin: Alistair Duncan. The Noble Sanctuary: Portrait of a Holy Place in Arap Jerusalem, London, Longmans, 1972.
5 A History of the Crusades. 3 C. C.U.P., 1953-54.
6 The Rights and Claims of Moslems and Jews in Connection with the Wailing WaU at Jerusalem, Beirut, the Institute for Palestine Studies, 1968. s. 73-76.
7 Palestine Government, Official Gazette of the Government of Palestine, Jerusalem, 8 June 1931.
8 Great Britain, Palestine Royal Commussion : Report, Cmd. 5479, London, H.M.S.O., 1937, S. 131, 370, 381-382.
9 U.N., Official Records of the General Assembly, Second Session, Supplement No.11 (Document A/364,UNSCOP Report),C.I,s. 54.
10 a.g.k
11 Offlclal Records of the 3rd Session of the General Assembly, Ad Hoc Political Commlttee, Part II, s. 302.
12 a.g.k., s. 286-287.
13  a.g.k., s. 351.
14 Facts on File. June 8, 1967.
15 UPI Dispatch, June 19. 1967.
16 A.L. Tibawi, Jerusalem. Its Place in islam and Arab History, Beirut, the Institute for Palestine Studies, 1960, s. 32.
17 Time, March 1, 1971.
18 The Guardian, September 17, 1971 ve May 9, 1972.
19 J.B. Glubb. A Soldier with the Arabs. London, Hodder and Stoughton, 1957. s. 129.
20 Israel, Ministry of Foreign Affairs, Facts About Israel: 1970, Jerusalem, Keter Books, 1970, s. 25.
21 David Hirst. “Rush to Annexation : Israel in Jerusalem.” Journal of Palestine Studies, C. Ill, No. 4 (Summer 1974), s. 19.
22 Örneğin: A/6793. A/6797, S/8146 ve S/8158.
23 Rouhi Al-Khatib, The Judaization of Jerusalem, Beirut, P.L.O., 1970. Yazar Doğu Kudüs’ün ülkesinden çıkarılan Belediye Başkanıdır.
24 Marie-Therese, War in Jerusalem, Amman, 1967; WJ. Säbbe. The Other Side of the Story, Amman, 1967; John Carter, An Eyewitness in Jerusalem > Spring 1969, London, the Jerusalem Committee, 1969.
25 U.N., Document A/32/PV, 47, s. 46-48.
26 Israel: A Blessing and a Curse, London, Stevens, 1960, s. 186.

Şu an okuduğunuz bu yazı , tam olarak 605 defa görüntülenmiş.

Etiketler: , , ,

comment closed