Prof. Halil Berktay
(Not 1 : Başlığımı, şimdi Columbia’daki ünlü İngiliz tarihçi ve sanat tarihçisi Simon Schama’dan ödünç aldım. Schama, henüz Rembrandt’ın Gözleri üzerinde çalışırken, 1997’de Harvard’da yaptığı bir konuşmada, Rubens ile Rembrandt’ı aşkları açısından da karşılaştırmıştı. Schama’ya göre Rubens, sayısız metresinin nü’lerini herkese sergiliyordu. Rembrandt ise özellikle iki karısını çok farklı resmetmişti. Örneğin, eteklerini hafif kaldırarak suya giren Hendrickje’nin çıplaklığını genel izleyiciden saklamış; sadece kendisini, bu çıplaklığı sudaki aksinden görebileceği bir köşeye oturtmuştu. Bu, çok daha yumuşak bir sevgiye işaret ediyordu.)
Fırtınalı, mücadeleli hayatları içinde, ikisi de çok aşk yaşadı. Nâzım’ın 1930’lardan ölümüne kadarki hayatı Pirâye, Münevver (Andaç) ve Vera Tulyakova’dır. Neruda üç kere evlendi. Maria Antonieta Haagenar Vogelganz (1930) ve Delia del Carril’den (1936) sonra, 1950’lerin başında Matilde Urrutia’yı buldu.
Daha yirmisinde yayınladığı ikinci kitabı, Yirmi Aşk Şiiri ve bir Umutsuzluk Türküsü’nden itibaren, daima çok özel ve kişisel bir aşk şairidir Neruda. İdeo-politik zırhlara bürünmez. Kamusal sesini aşk alanına, sevgililerini kamusal alana taşımaz. Kibirsiz, sıcak ve içtendir kadınlar karşısında. Zaten onun için, çok canlı ve gerçek bir erotizmi vardır.
Gençken seviyordum da, zamanla sevmez oldum, Nâzım’ın aşktaki tavrını. Hele sanatının (ve gücünün) doruğundayken, peşpeşe tutulduğu (ve peşpeşe bıraktığı) kadınlar, şiirinde onunla eşdüzey, “bir ağaç gibi tek ve hür” varolmazlar. Çok bencil, kendini beğenmiştir Nâzım; narsisttir, “mavi gözlü dev”liğine hayrandır; kendi çapında bulmadığı “küçük” kadınları aşağılar, farklı hayat anlayışları yüzünden. İyi, tamam, devrimci değilmiş de, ayrılacakmışsınız da, afişe etmek zorunda mısın eski sevgilini, “bahçesinde ebrulii / hanımeli açan ev” istedi diye ? Gideceksen git adam gibi; neyin hıncını çıkarıyorsun bu aşağılamayla ? Şarklıdır, feodaldir. Kuvâyi Milliye’de, ayın altında kağnılarla giden kadınlar “bizim kadınlarımız”dır; üstelik Nâzım çok nettir bu sahipliğin cinsel boyutu hakkında : “ağıllarda / ışıltısında yere saplı bıçakların / oynak ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan / kadınlar, / bizim kadınlarımız.” Fazla tumturaklı, fiyakalıdır. Sanki aşkını sevgilisine değil, “görün, benim ne büyük bir aşk adamı olduğumu” dercesine, kamuoyuna sunmaktadır. 4 Aralık 1945’te Tan gazetesi ve matbaası yakılıp yıkılır (Toktamış Ateş 1946 sanıyor); Bursa’dan Pirâye’ye rol biçer, kendisini kamuoyu nezdinde nasıl temsil edeceği konusunda talimat verir : “böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı / Nâzım Hikmet’in kadını.”
Neruda, ayrıldığı sevgilisinin başka bir erkekle olduğunu tasavvur etmenin verdiği, yaşattığı acıyı hiç korkmadan şiire döker (kendi çevirim) :
Artık sevmiyorum, kuşkusuz, ama nasıl da sevmiştim.
Sesimle onun işiteceği rüzgârı yakalamak istemiştim.Başkasının. Başkasının olacak. Ben öpmeden önce olduğu gibi.
Sesi, ışıltılı gövdesi. Sonsuz gözleri.Artık sevmiyorum, kuşkusuz, ama seviyorumdur belki.
Aşk o kadar kısa, unutuş o kadar uzun ki.
Oysa Nâzım’ın, eski bir “kadını”nın başka bir erkekle (isteyerek) beraber olması ihtimalini dahi kabul ve hattâ bundan şiirinde söz ettiğini, düşünemeyiz bile. Neruda’nın gerçekten savunmasız olmasına karşın, Nâzım bazen savunmasızlık pozunu takınırsa da, çok korunaklıdır aslında. Asla terk edilmez; daima terk edendir. Erkek aldatırsa, bu romantiktir. Kadın aldatırsa, bu ya kirlidir ya da bir tecavüze teslim olmaktandır. Zira Nâzım’ın en azından şiirinde öne çıkardığı erotizm anlayışı, çok klasik bir fetih, bir hükmetme boyutunu içerir. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Nâzım, elâ gözlü (ve hergele) Mebus Tahsin’in, bir zamanlar en yakın dostunun karısını baştan çıkarışını anlatırken, kadının “teslim oluş”undan söz eder. Ama en büyük rubailerinden birinde, kendi karısının da “[âsi bir su gibi] teslim oluş”unun hayalini kurar.
Özgürlükçü Sol’un “kadınlarımız” bildirisi, bunları anımsattı.
Taraf Gazetesi
20 Aralık 2007
Şu an okuduğunuz bu
Prof. Halil Berktay
comment closed