İsrail, 12 Temmuz 2006 tarihinde, Hizbullah militanlarının iki askerini kaçırması ve çıkan çatışmalarda sekiz askerinin öldürülmesinin ardından kuzey komşusu Lübnan’ı bombalamaya başladı. Hizbullah, kaçırılan askerleri İsrail’de tutuklu bulunan Lübnanlı ve Filistinli mahkumlarla değiş tokuş etmeye hazır olduğunu açıkladı; ki bu tip pazarlıklar daha önce de yapılmış ve sonuçlandırılmıştı. İsrail Dışişleri Bakanlığı, “teröristlerle herhangi bir konuda pazarlığa oturmanın söz konusu olmadığını” bildirirken, Başbakan Ehud Olmert’in açıklaması netti :”İsrail’in cevabı kısıtlı ama çok acı olacak”. Öyle de oldu. Sonuçta kaçırılan İsrailli askerler bulunamadı ama, bir aydan fazla süren saldırıların sonucunda Lübnan’da en az üçte biri çocuklar olmak üzere 1.100′ün üzerinde kişi hayatını kaybetti. Beyrut havaalanı, hastaneler, evler, köprüler, yollar, fabrikalar kullanılamaz hale geldi. Sınır kapıları kapatıldı, dış dünyaya açılan tüm yollar bombalandı ve ülke karadan, denizden ve havadan ablukaya alındı; böylece dış dünyayla bağlantı kesildi ve tabii ki dış ticaret durdu. Lübnan, en ciddi gelir kaynaklarından ve hatta halkın büyük bir kısmının tek geçim kaynağı olan turizm gelirinden epey uzunca bir zaman yoksun kalmaya mahkum oldu. Velhasıl, son bir kaç yıldır normal hayata dönebilmiş bir toplum tekrar savaş, korku ve sefaletin kucağına atılmış oldu. Bu arada, İsrail’in bu “harekatı” uzun zamandan bu yana planlamakta olduğu, İsrailli generallerin en azından bir yıldır, Amerika Birleşik Devletleri’nde konuyla ilgili sunumlar yaptıkları ve dolayısıyla asker kaçırma olaylarının bahane teşkil ettiği kısa zamanda ortaya çıktı.

Aslında Lübnan’ın gölgesinde kalmakla birlikte, İsrail saldırganlığı daha önce Gazze’de başladı. Haziran ayı içinde İsrail, yine kaçırılan bir askerini bulmak bahanesiyle Gazze’yi bir çok kez bombalayarak, (eylül ayı itibariyle bombalamalar devam etmektedir) en azından yarısı hiç bir çatışmaya katılmamış olan 250 kişinin ölümüne sebep oldu. Aslında Filistinlilerce “kaçırılan” askerin de kısa süre önce iki Filistinli sivilin İsrail tarafından sebepsiz yere “tutuklanmasına” cevap olduğu pek konuşulmadı. Sonuçta, bir yandan Lübnan bombalanırken, Gazze de İsrail saldırganlığından nasibini almaya devam etti.
Ancak Gazze bombalamaları, “egemen bir devlete saldırı” boyutu taşımadığı için Lübnan’ ın bombalanması kadar yankı uyandırmadı. Hatta İsrail saldırılarının parlamenterleri hedef alması bile büyük skandallar yaratmadı. Zaten Filistinlilerin Hamas’ı seçmekle hata yaptıkları; başka bir deyişle, “yanlış oy kullandıkları” konusunda hemen tüm Batılı ülkeler mutabıktı. Avrupa Birliği ülkelerinin, Hamas’ ın seçilmesinin ardından Filistin hükümetine yaptıkları doğrudan yardımları kesmesi İsrail ablukası ve bombalamaları ile birleşince Gazze halkının durumunun daha da vahimlesmesine yol açtı.
Aktüaliteyi azıcık takip eden herkesin aklına “peki İsrail’in hala Gazze’de ne işi var ki” sorusunun gelmesi lazım. Geçen yıl İsrail, Gazze’deki Yahudi yerleşimcileri zorla yerlerinden etme pahasına Gazze’yi terk ederek herkesin sempatisini kazanmamış mıydı? Evlerini terk etmek zorunda kalan yerleşimcilerin yürek parçalayan gerçekten de yürek parçalayan, çünkü evi, yuvası bildiğı toprakları terk etmek herkes için zordur, oturduğu ev hakkı olmasa bile görüntüleri ve İsrailli askerlerin Yahudileri zaman zaman şiddet kullanarak evlerinden çıkartmaları tüm dünya televizyonlarında günlerce gösterildi. Tabii ki bu haberler verilirken, o insanların başka bir ülkenin toprağı olması gereken bir bölgeye İsrail tarafından yerleştirilmelerinin başından beri çok büyük bir haksızlık olduğu, dolayısıyla da buraları boşaltmanın olumlu bir davranış olarak alkışlanmaması gerektiği çokça konuşulmadı. Ayrıca, İsrail bir yandan Gazze’yi boşaltırken, bir yandan da aynı konumda olan bir başka bölgeyi, Batı Şeria’yı hızla İsrailli yerleşimcilere açmaya devam etti. Sonuç olarak, 2004 yılından bu yana Batı Şeria’daki İsrailli nüfusu % 7.5 oranında artarken, sadece 2006 yılı içinde, işgal bölgelerine 7.000 İsrailli yerleşti.
Peki nedir bütün bu meselelerin kökeni? Hem Avrupa’da, hem de Amerika Birleşik Devletleri’nde, İsrail resmi ideolojisinin kullandığı dil benimsenerek genellikle “Arapİsrail çatışması” şeklinde ifade edilen meselenin tarihsel boyutuna kabaca göz atalım.
Siyonizmin Zaferi : Filistin’de İsrail Devleti
İsrail devleti, 1948 yılında, Birleşmiş Milletler’in Kasım 1947 tarih ve 181 sayılı Genel Kurul kararına (UN Partition Plan) dayanarak kuruldu. 1948′e kadar olan süreç, Yahudiler için, bir taraftan antisemitizmle mücadele, bir taraftan da, dünyanın ulusdevletler temelinde şekillendiği bir dönemde, kendi ulusdevletlerini arama süreci olarak tanımlanabilir. Ancak Yahudilerin ulus devletlerini kuran diğer uluslardan farkı dünyanın hemen her yerine yayılmış bir topluluk olmaları, ve yine bu sebepten, yaşadıkları hiç bir yerde çoğunluğu oluşturmamaları idi. Etnik kimliklerle siyasal birimlerin çakışmasının söz konusu olmadığı imparatorluklar döneminde herhangi bir sorun yaratmayan bu durum, imparatorlukların yerlerini ulus devletlere bırakmasıyla birlikte Yahudileri de kendilerine ait bir vatan ve devlet aramaya itti. Siyonist hareket, tercihen Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak amacıyla 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı.
Aslında bu dönemde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti fikri çok da akla yatkın değildi. Çünkü, 19. yüzyılın ortalarında, yani siyonizm ortaya çıkmadan ve bölgeye planlı Yahudi göçü (Aliyah) başlamadan önce, Filistin topraklarında 300.000 müslüman ve 27.000 Hıristiyan’a karşılık sadece 13.000 Yahudi vardı. 1914 yılına gelindiğinde, siyonistlerin Yahudileri Filistin’e yerleşmeye ikna çabalarına rağmen bu rakamlar 602.377 Müslüman, 38.754 Yahudi, 81.012 Hıristiyan şeklindeydi.
Aralık 1993′te (Oslo Antlaşması Tarihinde) Gazze’deki Yahudi Yerleşim Merkezleri
Siyonistler ile Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bölgeye hakim olacağı artık yavaş yavaş aşikar olan İngiltere’nin çıkarlarının çakışması sonucu, 1917 yılında, Filistin’in ‘Yahudi Vatanı” haline getirilmesinin destekleneceğini ilan eden, dolayısıyla Filistin’e Yahudi göçüne yeşil ışık yakan ünlü Balfour Deklarasyonu, dönemin dışişleri bakanı Lord Arthur James Balfour tarafından Britanya Yahudileri temsilcisi Lord Walter Rothschild’a bir mektup olarak iletildi. Bu belge, uzunca zaman basından saklandı ve özellikle Orta Doğu’da çok fazla duyulmaması için her türlü önlem alındı. Çünkü, üzerinde Arapların ezici çoğunluğu oluşturduğu bir toprağın bir başka ulusun vatanı haline nasıl getirileceği sorusunun cevabından tahminen bu belgeyi yazanlar da emin değildi. Öte yandan, Filistin topraklarını boş sayan bir politikanın gündeme getirilebilmesi, ve bunun “topraksız halka halksız toprak” sloganı eşliğinde hayata geçirilmesi Batılılar’ ın Ortadoğu halklarını nasıl algıladığına, daha doğrusu nasıl yok saydığına dair bir ipucu verse gerek…
Sonuçta, 1922′de % 78′e % 12 olan MüslümanYahudi oranı, 1931′de % 74′e % 17, 1944′te ise % 62′ye % 30′du.9 1937 yılında, yerli halkın muhalefeti sonucu, İngiltere, Filistin’e Yahudi göçünü yasakladı ve Yahudilerin toprak edinmesini kısıtladı. Ancak Avrupa’da antisemitizmin doruk noktasında olduğu bu dönemde, Filistin’e kaçak Yahudi göçü sınırlı da olsa devam etti. 1946 yılına gelindiğinde ise Filistin’de 1.175.196 müslüman, 602.586 Yahudi, 148.910 Hıristiyan vardı.10
İsrail’in kuruluş belgesi niteliğinde olan, ancak hiç bir resmi belgesinde gönderme yapmadığı 181 sayılı karar, 1920 yılından bu yana İngiliz mandası olarak yönetilen Filistin toprakları üzerinde iki devlet kurulmasını, Kudüs’ün ise uluslararası yönetime bırakılmasını öngörüyordu. Yahudiler dışında kalan Filistin halkı ve diğer bölge devletleri, Filistin topraklarında nüfusun üçte birini oluşturan Yahudilerce kurulacak olan devlete toprakların % 55′ini bırakan paylaşım planını reddederek, planda öngörülen geçiş dönemine aykırı şekilde Mayıs 1948′de ilan edilen yeni devlete savaş açtı. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri ve maddi desteğini üzerinden eksik etmediği İsrail’in kesin zaferiyle sonuçlanan savaş bittiğinde 750.000 Filistinli topraklarını terk ederek çevre ülkelere sığınmak zorunda kalmıştır. İsrail bu kez Filistin’in % 75′ini fiilen kontrolüne almıştı. Birleşmiş Milletler, 194 sayılı kararıyla İsrail’den Filistinli mültecilerin geri dönmesine izin vermesi ve Kudüs’ü, Birleşmiş Milletler Planı’nda öngörüldüğü gibi uluslararası yönetime bırakmasını talep etti. Ancak İsrail, söz konusu kararı hiç bir zaman uygulamamıştır.
Yüzde Elli Beş Yetmez, Daha Çok Toprak!
1949 yılı itibariyle, İsrail, Birleşmiş Milletler’ce kendisine öngörülen sınırların çok ötesine geçmiş, Kudüs’ün batısını topraklarına katarak başkenti haline getirmişti. Ayrıca, İsrail’in kurulmasına olanak tanıyan planın öngördüğü Filistin devletinin varolmasına izin vermemiştir. 1967 yılında, altı gün savaşları olarak anılan savaşın ardından ise, kaybedilen toprakların geri alınması şöyle dursun, İsrail, Batı Şeria, Gazze şeridi, Doğu Kudüs, Suriye’ye ait Golan Tepeleri, Mısır’a ait Sinai Çölü’nü ve üzerinde hem Suriye’nin hem de Lübnan’ın hak iddia ettiği Şebaa çiftliklerini işgal etti. Sonuç olarak, Filistin Devleti’ne ait olması gereken toprakların tamamının yanı sıra, diğer Arap ülkelerine ait bir çok toprak da, ileride pazarlıklarda kullanılmak üzere İsrail’in kontrolüne geçmiştir.
Bugün gelinen noktada, İsrail Batı Şeria’yı kontrolü altında tutuyor, Kudüs’ün tamamını topraklarına katmış durumda, ve Gazze Şeridi’nin durumu malum. Halbuki 1947 yılında kendilerine Filistin topraklarının % 45′i öngörülen Filistinli araplar, bugün, söz konusu toprakların sadece % 22′sini oluşturan Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs’te devletlerini kurmaya razı olmaktadırlar.
Öte yandan, 1982 yılında, İsrail, Filistinli gerillaları kontrol altına almak gerekçesiyle Lübnan’ı işgal etti ve 2000 yılında, büyük ölçüde işgal sırasında ortaya çıkan Hizbullah’ ın direnişi sonucu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Ne gariptir ki, İsrail’in Lübnan’a bugünkü saldırılarının bahanesini oluşturan Hizbullah, bizzat İsrail işgalinin meyvesidir.
Sonuç olarak İsrail, kurulduğu günden itibaren, topraklarını savaşlarla genişleten, komşularıyla sınırları belli olmayan bir devlet. Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesine ilişkin BM 1559 (2004) sayılı karar gündemden düşmezken, İsrail’in 1967 ve 1973 savaşlarıyla işgal ettiği topraklardan çekilmesine dair sayısız BM kararı’nın 5898 (2003), 446 (1979), 242 (1967) İsrail tarafından yok sayıldığı o kadar büyük rahatsızlık yaratmıyor. Üstelik İsrail, kendisine karşı her türlü direnişi terörist ve kendisini Orta Doğu’dan tamamen atmak isteyen gruplar olarak ilan ederek uluslararası arenada meşruiyetini korumaya devam edebiliyor. Halbuki, Filistinli’ler ve Arap ülkeleri başlangıçta İsrail’in varlığını kabul etmemiş olsa da, bugün gelinen noktada, çok radikal görüşlerin dışında, İsrail’i haritadan silmeye niyetli pek kimse yok, niyet olsa bile buna kimsenin muktedir olmadığı ayan beyan ortada. Dolayısıyla, İsrail’in varlığının tehlikede olması durumunun gerçeklikle pek ilişkisi yok. Öte yandan, Filistin Kurtuluş Örgütü, 1974 yılından itibaren mücadelesini Gazze ve Batı Şeria’da bir devlet kurulması yönünde verdi. Başka bir deyişle, İsrail devletini resmen tanımamakla birlikte, bu amacın, fiiliyattaiki devletin varlığının kabülü anlamına geldiği ortadadır.11
İsrail-Filistin sorunundaki en önemli konulardan birisi de, 1948 Savaşı’nda ya da daha sonra topraklarını terk ederek çevre ülkelere dağılmış olan Filistinli mültecilerin durumudur. Bu çerçevede, Birleşmiş Milletler ısrarla bu kişilerin geri dönüşlerine izin verilmesi gerektiğini savunurken, İsrail bu konuda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Bu noktada İsrail, suçu kendi toplumları içerisinde eritmek yerine, onları hâlâ mülteci konumunda misafir eden Arap ülkelerine yüklemekte, dolayısıyle Filistinliler’in geri dönüşünün söz konusu olmadığını açıkça belirtmektedir.
Ancak şunu da hemen belirtmek lazım: İsrail Devleti’nin kuruluşundaki yanlışlıkları dile getirmek veya bugünkü zalimce politikalarını eleştirmek başka şey, İsrail Devleti’nin haritadan silinmesini savunmak başka. Bugün gelinen noktada, İsrail, üzerinde 7.000.000 kişinin yaşadığı ve demokrasisi kendi içinde iyi kötü işleyen bir devlet. İsrail’in Orta Doğu’dan pılını pırtını alıp gitmesinin savunulması, varlığını devam ettirmek için savaşmak zorunda olduğu fikrini doğrulamak, saldırganlıklarını meşrulaştırmak, İsrail’in daha da radikalleşmesini savunanların elini güçlendirmek ve bu ülkede sayıları hiç de az olmayan Yahudi demokratlar ile nüfusun yaklaşık % 20′sini oluşturan Müslüman, Hristiyan ve Dürzi nüfusu zora sokmak sonuçlarını doğurur.
Yahudiler ve İsrail : Avrupa’nın Yumuşak Karnı
Öte yandan, İsrail’in Lübnan’a giriştiği, neresinden bakarsanız bakın tek taraflı saldırganlık olan eylemler karşısında Avrupalı hükümet ve kamuoylarının İsrail’e daha yakın durduğu açıkça ortada. Amerika Birleşik Devletleri’nde durumun çok daha vahim olduğunu belirtmeye gerek bile yok. Örneğin, Fransa’daki durumu anlamak için “solcu” olarak bilinen iki önde gelen gazete, Libération ve Le Monde ile önemli haber kanalı France Info’nun savaş boyunca yaptığı yayınlara bakmak yeterlidir. Olaylar hemen her zaman İsrailHizbullah çatışması olarak verilerek, hem İsrail’in tek taraflı saldırıları aslında karşılıklı çatışmaymış havası uyandırılmış, hem de İsrail’in Lübnan ile değil de, “terrorist” bir örgüt olan Hizbullah ile savaştığı vurgulanarak bunun bir “terörle mücadele” ve meşru müdafaa olduğu kafalara kazınmıştır. Öte yandan, yapılan yayınlarda, İsrail tarafında gerçekleşen ölümlere çok daha fazla yer verildi ve İsrailli kurbanlar sadece askerlerden oluştuğunda bu noktaya değinilmekten kaçınıldı (Bu arada Lübnan’da binin üzerinde kişi hayatını kaybederken, İsrail’de 110′u asker olmak üzere toplam ölü sayısının 151 olduğunu hatırlayalım). Peki neden Avrupa bu konuya tarafsız yaklaşamıyor? Fikret Başkaya’nın İsrail’in Batı emperyalizminin Orta Doğu’daki uzantısı olduğu ve Batı hegemonyasının dünya üzerindeki devamını garanti altına almak için Orta Doğu’ya yerleştirildiği, bu hegemonyaya tehdit oluşturabilecek bir Arap birliğinin önünün kesilmesinin amaçlandığını belirttiği yazısı, konuyla ilgili yapılmış en yerinde analizlerden birisidir. Bölge’nin tarihine yüzeysel bir bakış bile, bugün Orta Doğu’daki savaşların büyük ölçüde, önce Avrupalılar’ ın, şu anda da Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi çıkarlarını kollamak için güttüğü politikaların eseri olduğunu görmek için yeterli olacaktır.
Ancak yukarılarda dönen çıkar savaşlarının ötesinde, sıradan Avrupalılar’ın ya da Amerikalılar’ın bu konuya objektif yaklaşmalarını engelleyen ve Filistinliler’in kurban konumlarına rağmen, Batılılar’ ın kendilerini İsrail’in davasına yakın hissetmelerine sebep olan faktörleri de göz önünde bulundurmakta yarar vardır. Bu faktörlerden birincisi, aslında tarihi daha öncelerine dayanan ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında yirminci yüzyılın en büyük soykırımıyla sonuçlanan antisemitizm. Yahudi düşmanlığı her ne kadar Almanya’da ve Nazi rejimi döneminde doruk noktasına çıkmış olsa da, ne Almanya ile, ne de bu dönemle sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle işbirliği yapan ve hata Yahudileri kendi elleriyle Nazilere teslim eden Avrupalılar hemen her Avrupa ülkesinin toplumsal belleğine kazınmış durumda. Dolayısıyla bugün, antisemitizm öylesine bir utanç kaynağı ve tabu haline gelmiş durumda ki, İsrail’e yöneltilen her eleştiri korka korka yapılıyor ve kolaylıkla antisemitizmle damgalanabiliyor. Örneğin ünlü Fransız sosyolog Edgar Morin’e karşı, İsrailFilistin sorununa ilişkin olarak yazdığı bir yazıdan dolayı anti semitizm suçlamasıyla açılan dava bunun çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde durumun çok daha vahim olduğu ve İsrail’i eleştirmeye cüret edenlerin bir çeşit cadı avına kurban gittikleri çokça yazılıp çiziliyor.14 İkinci önemli faktör, Batı dünyasında gitgide yükselen “İslamofobi” ve yavaş yavaş kendi kendini doğrulayan bir kehanet haline gelmekte olan medeniyetler çatışması kâbusu ile ilintili. İslam dininin, Batı ülkeleri nezdine zaten genellikle oryantalizm şeklinde kendini gösteren imajı 11 Eylül’den sonra çok büyük bir hızla daha da kötüye gitti, ve biz “medeniler”, onlar “barbarlar” ayrımı gittikçe güçlendi. Müslümanlar terörle özdeşleşirken, Filistinliler’in şiddet eylemleri, altındaki diğer faktörler yok sayılarak sadece dinci fanatiklik olarak sunuldu. E bu kamplaşmada İsrailliler’in yeri de medeni olanların tarafında olunca, İsrail Orta Doğu’da Suriye, İran gibi otokratik/teokratik canavarlara karşı medeni dünyanın savunucusu olarak algılanmaya, dolayısıyla eylemleri anlaşılır görülmeye başlandı. Kesinlikle es geçilmemesi gereken bir başka faktör de, İsrail’in cephe savaşlarının yanı sıra, propaganda savaşını da son derece dikkatli ve başarılı yürütüyor olması. Örneğin, BBC’nin son dönemdeki yayınlarında Lübnan’daki zararın abartıldığı ve kurumun yayınlarının İsrail karşıtı olduğu iddiasıyla ortalığı velveleye veren İsrail hükümeti, daha önce de 2003 yılında, aynı gerekçeden dolayı BBC ile işbirliği yapmayı durduğunu açıklamıştı. Her ne kadar BBC yaptığı yayınların arkasında durduğunu açıklasa da, İsrail tarafının bu tip müdahalelerinin hem söz konusu kurum, hem de kamuoyu üzerinde ciddi psikolojik etkisinin olacağı aşikardır.
Sonuç olarak, Avrupa’da, kendi ülkelerini rahatça eleştirebilen bir çok aydın, konu İsrail olunca duraksıyor. Örneğin, o dönem için son derece radikal bir tavır alarak Fransa’ya karşı Cezayirlilerin bağımsızlık savaşını destekleyen Jean Paul Sartre, Filistinliler konusunda ise sessiz kalmıştı. Velhasıl, genellikle ezilenlerin yanında olmak konusunda hassas olan Avrupa’da “İsrailFilistin çatışması sözkonusu oldugunda tüm değerler tepe
taklak oluyor”.
Çağımızın en önemli düşünürlerinden Slavoj Zizek meselenin özünü gayet net bir şekilde ortaya koyuyor:
“İsrailFilistin çatışmasının esrarı, ki Lübnan’daki savaş da bu çatışmanın diğer korkunç semptomlarından biri… herkesin tek makul çözümü bilmesine rağmen yarım yüzyıldır devam ediyor olması: İsrail’in Batı Şeria’dan ve kati olarakGazze’den çekilmesi, yaşayabilir bir Filistin Devleti’nin kurulması, ve bu sürecin parçası olarak, Kudüs’ün statüsü üzerinde uzlaşmaya varılması.”
Sorun gerçekten de bu kadar basit. Sebebi de, çözümü de ortada. Ama mümkün mü? Fikret Başkaya’nın çizdiği tablo karanlık… Ama çözüm, sorunu yaratanlardan beklenemeyeceğine göre, yine Başkaya’nın dediği gibi, sosyalizm perspektifine sahip antiemperyalist, antikapitalist bölgesel bir hareketten geçiyor.
Aslı SÜMER
Dipnotlar:
1 İsrailli askerlerin Lübnan topraklarında mı yoksa
İsrail’de mi öldüğü konusu aydınlanmadı. Kimin toprak tecavüzünde daha önce bulunduğu noktası önemli olmakla birlikte, iki tarafın bu konudaki iddialarının birbiriyle çelişkili olduğunu belirtmekte fayda var. Ancak askerlerin kaçırılmasının ardından ölen sekiz askerden en az dördünün Lübnan topraklarında öldüğü noktasına hiç kimsenin bir itirazı yok.
2 Gazze’deki durum için bkz. Ilan Pappe, “Genocide in Gaza”, http://www.zmag.org, 04.09.2006.
3 “Israeli Settler Population Rises”, Middle East Times, 29 Ağustos 2006.
4 İsrail resmi ideolojisi meseleyi bu şekilde sunarak bir taşla bir çok kuşu birden vurmuş oluyor. Haritadan silinmesini arzulayan; yani varlığına tehdit teşkil eden kalabalık Arap ulusuna karşı tek başına savaşmak zorunda olan küçük bir devlet görüntüsü kurban kimliğinin sıcak kalmasını sağlıyor. Ayrıca, Filistinliler’in ayrı bir millet olarak varlıklarını reddederek, kendi devletlerini kurma taleplerinin meşruiyetini sorgulamış, ve bugünkü işgalin görüntüsünü yumuşatmış oluyor.
5 Siyonizmin fikir babası Theodor Herzl, bir dönem, İngiltere’nin de önerisiyle, Yahudi Devleti’nin geçici bir süre için de olsa Uganda’da kurulmasını öngörmüştü. Ancak, Yahudilere vadedilen topraklar olduğuna inanılan Filistin öncelikli tercihti.
6 Rakamlar din temelinde olmakla birlikte, hem hıristiyan hem de Müslümanların neredeyse tamamı Arap’tı.
7 Justin McCarthy, The Population of Palestine: Population History and Statistics of the Late Ottoman Period and the Mandate, New York, Columbia University Press, 1990, s. xxiv.
8 Xavier Baron, Les Palestiniens : Genèse d’une Nation, Paris, Éditions du Seuil, 2000, s. 20.
9 McCarthy, a.g.e, s. xxiv. 0
10 McCarthy, a.g.e, s. 36.
11 Alain Gresh, Israël, Palestine : Vérités Sur un Conflit, Paris, Fayard, 2001, s. 158. 126
12 Fikret Başkaya, “İsrail’e Dair…”, Radikal İki, 30 Temmuz 2006.
13 Konu ile ilgili bkz. Edgar Morin, S. Nair ve D. Sallenave, “IsraelPalestine: Le cancer “, Le Monde, 4 Haziran 2002 ; Ahmet Insel, “Hırant Dink ve Edgar Morin”, http://www.gazetem.net, 21 Temmuz 2006 ;
Şu an okuduğunuz bu


comment closed