Ortaçağ, din ve felsefe

Ortaçağ, Avrupa tarihinde 1000 yıllık bir karanlık dönemi simgelemesi açısından dogmatizmin özgür düşünceye tercihinin sonuçlarını göstermesi dolayısıyla önemli. Bu dönem Avrupa’da Hıristiyanlığın iktidar ve halk üzerindeki baskın etkisi yüzünden; felsefe ve onun tamamlayıcısı olan bilimsel düşüncenin reddedildiği, aykırı düşünenlerin ise Tanrı adına vahşice cezalandırıldığı bir tarihsel kesite denk düşer.


Felsefe ile din arasındaki sürekli çatışma ve uyuşmazlık kuşkusuz sebepsiz değil. Felsefenin özgür açılımı dini otoritelerin de sorgulanmasını beraberinde getireceği için diğer dinlerde olduğu gibi kilise tarafından da reddedilip dogmatizme dönüştürülmeye çalışılmış. İnançtan kuşkulanmaya götürebilecek bir felsefik düşünce manevi anlamda Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcilerinin sorgulanımına ve itibar yitimlerine; bunun sonucunda da maddi güce sahip olan kilisenin zayıflamasına sebep oldu. Bu anlamda bilimsel düşüncenin temeli olan özgür felsefe kilise tarafından reddedilip, Tanrıtanımazlıkla (ateizm) eşdeğer tutuldu, düşünce üretme çabaları ise bir teoloji şekline büründürüldü.
Ortaçağ’daki her tür düşüncenin kaynağı olarak İncil gösterilmekteydi. Üretilecek düşünceler sadece İncil’in gösterdiği ya da yorumlandığı ölçüde açıklanmalıydı. Bu dönemde aykırı düşünen birçok düşünür acımasızca Tanrı adına kilise tarafından işkencelerle katledilmiş, hapsedilmiş ya da sürgünler de sefalet içerisinde ölümlerine neden olunmuştu.


Galile kilisenin egemen görüşü olan; dünyanın evrenin merkezinde sabit duruyor anlayışına karşı, dünyanın evrenin bir parçası olduğu ve ekseni etrafında döndüğünü söylemesine karşılık olarak zindana atıldı. Halkın önünde düşüncelerini reddetmeye mecbur bırakılıp, kutsal kitaba el basarak düşüncelerinden vazgeçmeye zorlandı. Ölümüne kadar gözaltında tutulup, arkadaşları ve ailesiyle görüşmesine izin verilmedi. 1637′de kör oldu, 1642′de de öldü.


Ortaçağ, dini fetişizmin de yoğun olarak yeşertildiği bir dönemdi. Yoksulluk ve çaresizlik içerisinde kıvranan halk çareyi kutsal sandığı ziyaretlerde arardı. Örneğin “Azize Rosalia’nın Palermo’da yüzyıllarca muhafaza edilip, hastalıkları iyileştirmede büyük etkinliği olduğu söylenen kemiklerinin, dinle ilgisi olmayan bir anatomist tarafından incelendiğinde, keçi kemikleri olduğu anlaşılmıştır” (Bertrand Russell-Bilim ve Din). Aynı eserde geçen bir başka örnekte Kral II. Charles’ın yüz bin hastaya dokunarak iyileştirdiği safsatası Ortaçağ’da Avrupa’da bilimsel düşünüşün cehalete terk edilmesinin sonuçlarını iyi örnekliyor.

Kuyruklu yıldızlar ve Türkler

Bu dönemde din yüzyıllar boyu özgür düşüncenin önündeki engelleri sıkılaştırdı, en ufak kıpırdanışları bile acımasızca bastırdı. Halkta bu zulümden yeterince nasibini aldı. Almanya’da 1450-1550 yılları arasında yüz bin, Avrupa genelinde bir milyona yakın; çoğunluğu kadın olan Avrupalı, büyücü ve cadı oldukları gerekçesiyle yakılarak öldürüldü. Diğer Avrupa ülkelerinde de birçok araştırmacı, düşünür, doğal ilaç yapıcıları kilisenin cadı avı zulmünden nasiplerini aldılar. Ortaçağ’daki cadı avlarının toplumda yarattığı korku düşünüldüğünde, Avrupa’da kadınların bugün bile tam anlamıyla sosyal yaşamda yer almamalarının kökenleri biraz daha anlaşılabilir. Cadı avcılığı birçok ülkede 18. yüzyıla kadar sürdürülegeldi.


İnfazlar genellikle halkın gözü önünde, kalabalık meydanlarda yapılırdı. Bunun temel sebebi din adına kutsanan iktidarın halkın bilincine korkuyla özdeşleştirilerek kazınmasını sağlamaktı. Kilisenin oluşan büyük maddi servetini yoksul halk kitlelerinden korumasının en temel yollarından birisi olarak; ahrette cezalandırılmak kadar bu dünyada da en korkunç acıları çekerek öldürülme korkusunu bilinçlere yerleştirme arzusu yatıyordu.
Bilime karşıt düşünceler öylesine yeşermişti ki gökyüzündeki kuyruklu yıldız bile lanetin simgesi sayılıyordu. İstanbul’un fethinin olduğu dönemlerde bir kuyruklu yıldızın görülmesi uğursuzluklarla bütünleştirilmiş, dualara bile Papa Calixustus III tarafından “Ulu Tanrım bizi Türklerden ve kuyruklu yıldızlardan koru” eki yapılmıştı. Kuşkusuz özgür düşüncenin mahkum edildiği bir dönemde her şey teolojik bir sığınma güdüsüyle bilinçlere kazınır.


Her tür düşüncenin kaynağının İncil olduğu ve bundan çıkacak genellemelerle tümel doğrulara varılabileceği dogması, farklı düşünmeye çalışan birçok düşünürün düşüncelerini kiliseye atfederek açıklamasını beraberinde getirdi. Giardano Bruno, skolastik düşünceye aykırı düşünceler ortaya koyduğu için ölüme mahkum edildi. Kilisenin affına sığınması için boşuna zorlandı… Ölüm hükmünü kendisine bildiren yargıca Bruno, “Ölümümü bildirirken siz benden çok korkuyorsunuz” demişti. 1600 yılında Roma’da Çiçero meydanında diri diri yakılarak katledildi. Dinin özgür düşünceye tahammülü bu kadardır. Aynı dönemlerde Campenalla farklı düşüncelerinden ötürü 27 yıllık hapis yaşamının sonunda öldü. Hollandalı Spinoza evrenle Tanrı’yı bir tutan (panteizm) düşüncesi yüzünden kilise tarafından aforoz edildi, ölümden kıl payı kurtulup sürgünde öldü.

Gericiliğin coğrafyası olmaz

Dinin bilimsel ve özgür düşünce karşısındaki tavrı dogmatik ve acımasızdır.
Tarihin her döneminde dinsel iktidarların güçlü olduğu dönemlerde özgür ve entelektüel düşünenler acımasızca katledildi, farklı düşüncelere tahammül edilmedi. Yakın zamanlardaki Taliban ve İran İslam devrimleri bunun en güncel örnekleridir. İran’da devrim sonrası devrimin en büyük bileşeni olan komünistler rejim tarafından katledildi. Gericiliğin coğrafyası, dini ya da herhangi bir ulusu yoktur. Ortadoğu’daki rejimlerin ilkel gerici yönetimleri hâlâ din kisvesi altında varlıklarını sürdürüyorlarsa, temel sebep felsefik düşüncenin yetersizliği, özgür düşünceye tahammülsüzlükleridir.


Bu coğrafyadaki gerici rejimler Batı tarafından daha fazla sömürü amacıyla destekleniyor. Saddam gibi ABD beslemeleri ise seslerini yükselttiklerinde Big Brother tarafından alaşağı edilmeye çalışılıyor. Bu ulusların aydınlanması yine kendi iç dinamikleriyle gelişmek zorunda. Batı medeniyetinin silahlarıyla Ortadoğu’da ancak kin ve nefret tohumları ekilebilir. Sonuçta da ilkellik ve içe kapanma yaşanma riski artar.


Avrupa, yüzyılların Ortaçağ karanlığından, milyonların kanı ve canı pahasına aydınlanmayı ortaya çıkarma bedelini ödemişse, diğer geri coğrafyalar da bunun bedelini ödeyecek entelektüellerin çıkışına zemin hazırlayacak özgürlüklere hazır olmalı.

DOĞAN TİŞKAYA
Sosyolog-eğitimci


Radikal 2


You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. Responses are currently closed, but you can trackback from your own site.

AddThis Social Bookmark Button

Comments are closed.