Home » Makaleler, Uygarlıklar Tarihi » Ortadoğu’ yu Okyanus Ötesinden Görmek

Ortadoğu’ yu Okyanus Ötesinden Görmek

Ülkelerin ve ekonomilerin petrole olan bağımlılıkları keşfedildiği günden bu yana sürekli artış göstermiştir. Günlük yaşamımızda petrol ürünleri o kadar yaygın bir kullanım alanına sahiptir ki, insanlığa sunulmuş mucizevi bir armağan olduğunu söylesek herhalde abartmış olmayız. 70′li yılların iki ardışık krizi sonrasında 1980 Eurovizyon şarkı yarışmasına Petrol isimli bir şarkıyla katılmamız bu bakımdan oldukça anlamlıdır. Aslında o yarışma petrolle ilgili ilk hayal kırıklığımız değildi, maalesef sonuncusu da olmayacak.

Ortadoğu

Bu yazıda küresel politik ve ekonomik hareketlere yön veren bu onemli parametre ile ilgili gelişmelere dünyanın süper gücü konumundaki ABD’ den bakacağız.

Uluslararası haber kaynaklarında, petrolle ilgili, her gün çok sayıda haber ve değerlendirme yer alıyor. Bu yazıyı kaleme aldığımız 25 Nisan 2006 günü çıkan haber başlıklarından bazıları şunlar;

Big engines stay popular despite gas spike (CNN, 25 Nisan 2006)

Petrol fiyatlarının fırlamasına karşın büyük motorlu araçlar popülerliğini koruyor.
US Hybrid sales slack despite gasoline hike (CNN, 25 Nisan 2006)

ABD’deki hibrid araç satışları petrol fiyatındaki yukselişe rağmen gevşek seyrediyor.
Bush plans to tacke petrol price (BBC News, 25 Nisan 2006) ABD başkanı Bush petrol fiyatını kontrol altına almayı planlıyor. Oil holds above 73$ as Iran, China support (Reuters, 25 Nisan 2006)

İran ve Çin sayesinde petrol fiyatı 73 doların üzerinde kalmaya devam ediyor.

Petrol kuşkusuz küresel gündemi meşgul eden en önemli konulardan biri. Günümüzde, gezegendeki her bireyi yakından ilgilendiren bir madde olmaktan öte, son 150 yıllık küresel tarihi ve siyaseti şekillendirmiş bir fenomenden bahsediyoruz aslında.

Biraz geriye gidersek; ikinci dünya savaşı sırasında petrolün belirleyici rolünü açıkça görürüz. Doğal petrol rezervi olmayan Almanya’nin Eylül 1939′da Polonya’yı işgale hazırlandığı sırada kömürden petrol üreten 14 tesisi faaliyettedir. Bu tesislere savaşın ilerleyen yıllarında yenileri eklenmesine karşın Romanya ve Rus petrolleri ile ilgili planları suya düşen Almanya için 1945 ilkbaharında geri sayım başlamıştır.

Sanılanın aksine, ABD’nin son yıllarda en kaygı duyduğu konu aslında terörizm değil; kendi endüstri ve savaş makineleri için geri sayımın ne zaman başlayacağı. Böyle bir olasılık var mı? Maalesef olasılık olmaktan da öte.

Son yıllarda petrol meselesiyle ilgili kitap sayısında ciddi bir artış oldu. Geçen yıl yayınlananlardan iki tanesi ozellikle dikkat çekiciydi. The Empty Tank (Boş Depo) isimli kitapta, petrol devlerinde uzun yıllar çalışmış eski bir jeolog olan Jeremy Legget petrol üretimi küresel pik noktasına 2010 yılına kadar ulaşılmış olacağını tahmin ediyor. The Long Emergency (Uzun Acil Durum) isimli kitabın yazarı James Howard Kunstler ise pik noktasının geçen yıllarda aşılmış olabileceğini veya şu sırada aşıyor olabileceğimizi öne sürmekte. İki yazarın ayrıldığı diğer bir nokta; Legget’in yenilenebilir kaynakların petrolü ikame edebileceğini, Kunstler’inse bunun söz konusu bile olamayacağını düşünmesi. Legget’ in yenilenebilir kaynaklar konusunda umutlu olmasını o alana yatırım yapmış olmasıyla da ilişkilendirmek mümkün. Kunstler ise örneğin ABD ekonomisinin enerji kaynağı olarak yüzde 65 civarında petrole bağımlı olması yüzünden elektrik üretmek amaçlı olan nükleer ya da diğer alternatiflerin bu boşluğu dolduramayacağı görüşünde. İşte bu kötü haber.

Petrol üretiminde küresel pik noktası demek, dünyada toplam petrol üretiminin en yüksek seviyeye ulaştığı nokta veya yıl anlamına gelmekte. Küresel bazda petrol üretimi, petrolün ilk keşfedildiği tarihten beri yaşanan bazı krizler dışında artış göstermiştir. Bu artış talebe paralel olarak gitmiş, verimi düşen kuyuların yerine yenilerinin keşfedilmesi ile yaklaşık yüzyıl boyunca insanlık ucuz petrolün keyfini sürmüştür. Gelişmiş batı medeniyetleri bugün sahip oldukları zenginliği ucuz petrole borçludurlar.

Önemli bir ayrıntıyı vurgulamak lazım; küresel ölçekte bir petrol krizinin yaşanması için petrolün bitmesi veya bitmeye yüz tutması gerekmiyor, küresel pik noktasına ulaşıldığının finansal çevrelerce fark edilmesi yeterli. Yani her yıl biraz daha artan petrol talebini petrol üreticilerinin artık asla tam olarak karşılayamayacaklarının anlaşıldığı, bir başka deyişle petrol arzıyla talebi arasındaki farkın oluşmaya başladığının hissedildiği gün, kaos da başlayacaktır. Bu nokta, yani çan eğrisinin tepe noktası, ancak dikiz aynasından görünebilecektir, çünkü küresel verilerin bir araya getirilip değerlendirilmesi 1-1.5 yıl almaktadır. Bu noktayı önceden hesaplamak da olanaksız çünkü petrol üreten şirketler, başta en büyüğü olan Suudi Aramco rezervleri konusunda sağlam bilgi vermemekte. Yine de bazı ipuçları var. Örneğin, Suudi’ler 2004 yılında günlük 10 milyon varil olan üretimlerini 5 milyon varil kadar daha artırabileceklerini iddia etmişler fakat bunu gerçekleştirememişlerdir. Altı devasa rezervlerinden muhtemelen tam kapasite pompalamaktadırlar. Bu rezervlerin hepsi elli yıldan uzun süredir yüksek kapasitede çalışmaktadır. Son petrol krizinde (1979 Iran devrimi sonrası) küresel ekonominin imdadına yetişen Alaska ve Kuzey denizi yataklarının verimleri de yılda neredeyse yüzde 5 oranında düşmektedir. Daha doğrusu Ortadoğu’daki Arap ülkeleri dışında dünyadaki tüm petrol rezervlerinin verimleri yıllar itibariyle azalmaktadır, yani bu ülkeler çoktan tepe noktasını aşmışlardır.

Burada bir parantez açıp Türkiye’nin durumunu özetleyecek olursak. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının verilerine göre 2001 yılındaki petrol rezervimiz 41.8 milyon tondur. Yani yaklaşık 300 milyon varil. Tabii bu miktarın belli bir bölümü ancak ekonomik olarak çıkarılmaya müsait. Üretimimiz yıllık 14 milyon varil olup yıllar itibariyle yüzde 3 ila 9 arasında düşüş göstermektedir. İthalatımız ise üretimimizin yaklaşık 10 katıdır ve yılda en az 4 milyon varil artış göstermektedir, ekonomik büyümeyle paralel olarak. Petrole harcadığımız para 1998 yılında 2.6 milyar dolarken, 2003 yılında 6 milyar dolar, 2005 de 8.8 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Ortalama ham petrolün varil fiyatının 1998 de 12, 2003 de 28 dolar olduğunu, 2005 ilk yarısında 50-55, daha sonra 55-65 bandında oynadığını, şu an 70 dolar sınırına yaklaştığını not edelim.

MUSİAD için Şubat 2006 da hazırlanan bir raporda konu detaylı olarak ele alınmış ve ülkemizi bekleyen bu önemli sorunun altını çizilmiştir, fakat fiyatların sabitleneceği, hatta düşüp uzunca bir süre sabit kalacağı ve küresel arz-talep dengesinin ancak 2015 de bozulmaya başlayacağı tahmini, uluslar arası politik gelişmeleri hesaba katmasak bile oldukça iyimserdir. Nitekim petrol ithalatımızın üçte birini, küresel piyasaların ise günlük 4.2 milyon varilini karşılayan ikinci büyük OPEC üyesi petrol üreticisi İran, ABD ile ciddi bir sürtüşme içinde olup, üretimi kısma tehdidi ile fiyatlarda istikrarsızlığa yol açmaktadır.

Ülkemiz krize hazır mıdır veya hükümetler bunu görebiliyor mu? Soruya soruyla cevap verelim. Birikimlerin sanayi kesimine aktarılması yerine gayri menkule bağlanmasını teşvik eden bir hükümet meselenin ne kadar farkında, sizce?

ABD orta doğuda baskısını daha da artırıp, mevcut İran yönetimini er veya geç saf dışı bırakacaktır. Neden bu sonuca ulaştığımızı görmek için ABD tarafından bakalım meseleye.

ABD’de son 70-80 yıldır dünyanın tüm diğer ülkelerinden farklı bir yaşam tarzı hüküm sürmektedir. Kırsal yaşam (suburban life style) denen bu farklı yerleşim fikri 1930′lara kadar devam eden kentleşmeye tepki olarak filizlemiş ve ucuz petrol sayesinde yerleşmiştir. ABD de toplumun büyük bir kesimi (siyahlar hariç) birkaç dönüm arazi içinde konumlandırılmış geniş evlerde oturmaktadır. Bu yayvan yerleşim tarzı her aile ferdinin ayrı bir aracı olmasını zorunlu kılmıştır. Şehirler çok geniş alanlara kurulmuştur ve çoğu şehrin bildiğimiz tarzda, yürüyerek gezilebilecek merkezi yoktur. Örnek vermek gerekirse 5 bin kişilik sıradan bir ABD kasabası bizim 100 bin nüfuslu şehirlerimizden daha geniş bir alana yayılıdır. Böyle yayvan bir yerleşim tarzında benzin yokluğu durumunda hiçbir sosyal ve ekonomik faaliyetin yürümesi beklenemez. Bu nedenledir ki en ufak krizde hemen marketler dolar, depolar “fullenir”. Örneğin birkaç ay önce Katrina felaketinde Meksika Körfezindeki rafinerilerin zarar görmesi ile birçok eyalette kuyruklar oluşmuş, benzin fiyatları 1 haftada 2.3 USD/galon dan 3.3 USD/galona (1 galon = 3.79 L) çıkmış, 2 hafta sonra tekrar eski seviyesine inmiştir. 243 milyonluk ABD araç filosuna (2004 yılı sonu itibariyle) ait 136 milyon özel araç 20 mil/galon (12 L/100 km) gibi yüksek bir yakıt ortalamasına sahiptir ki bu da büyük oranda araçların yarısından fazlasının SUV (sport utility vehicle), pikap veya van tipi olmasından kaynaklamaktadır. 220 bine yakın hava aracının 10 bine yakını ticari taşıma amaçlıdır (ABD Taşıma İstatistik Bürosu 2004 yılı verileri). Tatil günlerinde eyalet yollarına çıkan araç sayısının 50 milyondan fazla olduğu bir ülkenin dünya petrol üretiminin dörtte birini tüketiyor olması hiç şaşırtıcı değil. Türkiye’de bir yılda tüketilen toplam petrol ABD ye ancak 27-28 saat dayanabilmekte. Oysa nüfusumuz ABD’nin dörtte biri. Şu bir gerçek ki petrolün Amerikan vatandaşları için anlamı bizim için boyunca insanlık ucuz petrolün keyfini sürmüştür. Gelişmiş batı medeniyetleri bugün sahip oldukları zenginliği ucuz petrole borçludurlar.

Önemli bir ayrıntıyı vurgulamak lazım; küresel ölçekte bir petrol krizinin yaşanması için petrolün bitmesi veya bitmeye yüz tutması gerekmiyor, küresel pik noktasına ulaşıldığının finansal çevrelerce fark edilmesi yeterli. Yani her yıl biraz daha artan petrol talebini petrol üreticilerinin artık asla tam olarak karşılayamayacaklarının anlaşıldığı, bir başka deyişle petrol arzıyla talebi arasındaki farkın oluşmaya başladığının hissedildiği gün, kaos da başlayacaktır. Bu nokta, yani çan eğrisinin tepe noktası, ancak dikiz aynasından görünebilecektir, çünkü küresel verilerin bir araya getirilip değerlendirilmesi 1-1.5 yıl almaktadır. Bu noktayı önceden hesaplamak da olanaksız çünkü petrol üreten şirketler, başta en büyüğü olan Suudi Aramco rezervleri konusunda sağlam bilgi vermemekte. Yine de bazı ipuçları var. Örneğin, Suudi’ler 2004 yılında günlük 10 milyon varil olan üretimlerini 5 milyon varil kadar daha artırabileceklerini iddia etmişler fakat bunu gerçekleştirememişlerdir. Altı devasa rezervlerinden muhtemelen tam kapasite pompalamaktadırlar. Bu rezervlerin hepsi elli yıldan uzun süredir yüksek kapasitede çalışmaktadır. Son petrol krizinde (1979 Iran devrimi sonrası) küresel ekonominin imdadına yetişen Alaska ve Kuzey denizi yataklarının verimleri de yılda neredeyse yüzde 5 oranında düşmektedir. Daha doğrusu Ortadoğu’daki Arap ülkeleri dışında dünyadaki tüm petrol rezervlerinin verimleri yıllar itibariyle azalmaktadır, yani bu ülkeler çoktan tepe noktasını aşmışlardır.

Burada bir parantez açıp Türkiye’nin durumunu özetleyecek olursak. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının verilerine göre 2001 yılındaki petrol rezervimiz 41.8 milyon tondur. Yani yaklaşık 300 milyon varil. Tabii bu miktarın belli bir bölümü ancak ekonomik olarak çıkarılmaya müsait. Üretimimiz yıllık 14 milyon varil olup yıllar itibariyle yüzde 3 ila 9 arasında düşüş göstermektedir. İthalatımız ise üretimimizin yaklaşık 10 katıdır ve yılda en az 4 milyon varil artış göstermektedir, ekonomik büyümeyle paralel olarak. Petrole harcadığımız para 1998 yılında 2.6 milyar dolarken, 2003 yılında 6 milyar dolar, 2005 de 8.8 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Ortalama ham petrolün varil fiyatının 1998 de 12, 2003 de 28 dolar olduğunu, 2005 ilk yarısında 50-55, daha sonra 55-65 bandında oynadığını, şu an 70 dolar sınırına yaklaştığını not edelim.

MUSİAD için Şubat 2006 da hazırlanan bir raporda konu detaylı olarak ele alınmış ve ülkemizi bekleyen bu önemli sorunun altını çizilmiştir, fakat fiyatların sabitleneceği, hatta düşüp uzunca bir süre sabit kalacağı ve küresel arz-talep dengesinin ancak 2015 de bozulmaya başlayacağı tahmini, uluslar arası politik gelişmeleri hesaba katmasak bile oldukça iyimserdir. Nitekim petrol ithalatımızın üçte birini, küresel piyasaların ise günlük 4.2 milyon varilini karşılayan ikinci büyük OPEC üyesi petrol üreticisi İran, ABD ile ciddi bir sürtüşme içinde olup, üretimi kısma tehdidi ile fiyatlarda istikrarsızlığa yol açmaktadır.

Ülkemiz krize hazır mıdır veya hükümetler bunu görebiliyor mu? Soruya soruyla cevap verelim. Birikimlerin sanayi kesimine aktarılması yerine gayri menkule bağlanmasını teşvik eden bir hükümet meselenin ne kadar farkında, sizce?

ABD orta doğuda baskısını daha da artırıp, mevcut İran yönetimini er veya geç saf dışı bırakacaktır. Neden bu sonuca ulaştığımızı görmek için ABD tarafından bakalım meseleye.

ABD’de son 70-80 yıldır dünyanın tüm diğer ülkelerinden farklı bir yaşam tarzı hüküm sürmektedir. Kırsal yaşam (suburban life style) denen bu farklı yerleşim fikri 1930′lara kadar devam eden kentleşmeye tepki olarak filizlemiş ve ucuz petrol sayesinde yerleşmiştir. ABD de toplumun büyük bir kesimi (siyahlar hariç) birkaç dönüm arazi içinde konumlandırılmış geniş evlerde oturmaktadır. Bu yayvan yerleşim tarzı her aile ferdinin ayrı bir aracı olmasını zorunlu kılmıştır. Şehirler çok geniş alanlara kurulmuştur ve çoğu şehrin bildiğimiz tarzda, yürüyerek gezilebilecek merkezi yoktur. Örnek vermek gerekirse 5 bin kişilik sıradan bir ABD kasabası bizim 100 bin nüfuslu şehirlerimizden daha geniş bir alana yayılıdır. Böyle yayvan bir yerleşim tarzında benzin yokluğu durumunda hiçbir sosyal ve ekonomik faaliyetin yürümesi beklenemez. Bu nedenledir ki en ufak krizde hemen marketler dolar, depolar “fullenir”. Örneğin birkaç ay önce Katrina felaketinde Meksika Körfezindeki rafinerilerin zarar görmesi ile birçok eyalette kuyruklar oluşmuş, benzin fiyatları 1 haftada 2.3 USD/galon dan 3.3 USD/galona (1 galon = 3.79 L) çıkmış, 2 hafta sonra tekrar eski seviyesine inmiştir. 243 milyonluk ABD araç filosuna (2004 yılı sonu itibariyle) ait 136 milyon özel araç 20 mil/galon (12 L/100 km) gibi yüksek bir yakıt ortalamasına sahiptir ki bu da büyük oranda araçların yarısından fazlasının SUV (sport utility vehicle), pikap veya van tipi olmasından kaynaklamaktadır. 220 bine yakın hava aracının 10 bine yakını ticari taşıma amaçlıdır (ABD Taşıma İstatistik Bürosu 2004 yılı verileri). Tatil günlerinde eyalet yollarına çıkan araç sayısının 50 milyondan fazla olduğu bir ülkenin dünya petrol üretiminin dörtte birini tüketiyor olması hiç şaşırtıcı değil. Türkiye’de bir yılda tüketilen toplam petrol ABD ye ancak 27-28 saat dayanabilmekte. Oysa nüfusumuz ABD’nin dörtte biri. Şu bir gerçek ki petrolün Amerikan vatandaşları için anlamı bizim için temel önceliğimizdir, tartışılamaz”.

Yusuf SERENGİL

Üniversite ve Toplum

Şu an okuduğunuz bu yazı , tam olarak 877 defa görüntülenmiş.

Etiketler: ,

comment closed