Home » Makaleler, Yakın Türkiye Tarihi » Osmanlı’ dan Türkiye Cumhuriyeti’ne: Değişme ve Süreklilik

Osmanlı’ dan Türkiye Cumhuriyeti’ne: Değişme ve Süreklilik

Bu makalede, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne değişme ve süreklilik konusu,
toprak ve nüfus, siyasi rejim, hukuk ve kültür başlıkları altında incelenmektedir. Zaman
dilimi olarak, Tanzimat’tan (1839), inkılapların tamamlandığı 1930′lara kadar olan dö-
nem alınmış, bu dönemde yapılan reform ve inkılaplar incelenmiştir. Cumhuriyetin ku-
rucuları, Osmanlı’dan devir alınan toprak ve nüfus üzerinde yeni ve modem bir devlet
inşa etmek gayesiyle siyasi rejim, hukuk ve kültürün çeşitli sahalarında geniş çaplı ve
köklü değişimler yapmışlardır. Kısa dönemde bakıldığında “radikal” olarak nitelendiri-
len bu değişimlerin, uzun dönemde bakıldığında, Osmanlı’nın son dönemlerinde başla-
yan yenileşme ve modernleşme çabalarının Cumhuriyet döneminde güçlenerek devam
eden uzantıları olduğu görülmektedir.

1.Giriş

İçinde bulunduğumuz yıl OSI canlı Devleti’nin kuruluşunun 700., Türkiye Cumuhu-
riyeti’nin kuruluşunun ise 75. yıl dönümüne rast gelmektedir ve her iki yıl dönümü de
Türkiye’de çeşitli faaliyetlerle “resmen” kutlanmaktadır. Bu kutlamalar Türkiye Cum-
huriyeti’nin Osmanlı’nın bir devamı olduğunun resmen kabulü anlamına mı gelmekte-
dir? Eğer öyle ise bu, Cumhuriye: i1kuruluş yıllarında benimsenen ve daha sonra da
uzun süre uygulamada kalan “Osmanlı’dan farklı olma” politikalarına ters değil midir?
Bu sorulara verilecek cevap, rahatlıkla “evet”tir.
Burada sorulması gereken asıl önemi soru şudur: peki ne olmuştur da 75 yıl içinde
birbirine zıt iki yaklaşım benimsenmiştir? Bu sorunun cevabı “zaman” kavramıyla ilgi-
lidir. Tarih kitaplarında zaman genellikle, birbirini takip eden “anlar” ve bu anlarda
meydana gelen “olaylar” olarak kullanılır. Zamanın bu tarz kullanımı sonucu, tarih “ilk
ve tek (biricik) olaylar listesi”, yani bir değişme (change) olarak ortaya çıkar. Böyle bir
yaklaşım, çoğu kez, en az değişme kadar önemU bir kavram olan sürekliliği (continuity)
tamamıyla ihmal eder. Zaman, birbiri arkasına gelen anlar olarak ele alındığı gibi, za-
man dilimleri (interval) ve dilimler içinde meydana gelen süreçler olarak da ele alınmak-
tadır. Bu durumda da, olaylar ve olgular, birlikte var oldukları düşünülerek gruplandı-
rılmaktadır. Bu yaklaşımda vurgu, zaman akışında, birbirleriyle ilişkili olan olayların
meydana getirdiği örüntüdedir. Başka bir deyişle, bir tarihi olay, devam edegelmiş bir
olaylar grubu içinde yerine konularak, o olayların oluşturduğu varsayılan bütünden ve-
ya devamlılıktan yararlanılarak açıklanmaktadır.
İyi bir tarihi analiz, zamanın bu iki tür kullanılışına da yer vermelidirI. Ancak, bu-
nun mümkün olmadığı durumlarda vardır. Mesela, tarihçinin yaşadığı zamanın tarihi, yani, yakın dönem tarihi göz önüne alınırsa, burada olaylar henüz yaşanmaktadır ve ta-
mamlanmamıştır. Bu yüzden de burada olayları tamamlanmış süreçler olarak gruplan-
dırmak çoğu kez anlamlı olmaz2. Bu durumda, yaşanan olaylar, o olayları yaşayanlara
bir değişme olarak görünecektir.
Cumhuriyetin kurucularına ve onların zamanında yaşamış tarihçilere, yaptıkları ve
yaşadıkları olayların neden daha çok bir değişme olarak göründüğü, neden kendilerini
“Osmanlı’dan tamamen farklı” gördükleri böylece daha anlaşılır olmaktadır. Günümüz
yönetici ve tamıçilerinin Osmanlı’ya karşı, neden Cumhuriyetin kurucularından ve o dö-
nemin tarihçilerinden farklı bir yaklaşım içinde oldukları da, aynı şekilde açıklanabilir.
Günümüzün yönetici ve tarihçileri, Cumhuriyetin kuruluşu, öncesi ve sonrasında
meydana gelen olaylara daha geniş bir zaman dilimi içinde bakabilme imkanına sahip-
tirler. Böylece, o zamanın olaylarını, dönemler ve süreçler olarak gruplandırmak, ve de-
ğişmeyle birlikte devamlılığı da görmek mümkün olmaktadır.

Bununla birlikte,TürkiyeCumhuriyeti’nin,hangi bakımıardan Osmanlı geçmişinden bir “kopuş”, yeni bir “başlangıç” , hangi bakımıardan onun bir “devamı” olduğuna
ilişkin tartışmalar, çeşitli platformlarda bütün canlılığıyla devam etmektedir. Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluşu, elbette ki, “yeni ve taze” bir başlangıcı simgeliyordu. ilk ku-
ruluş yıllarında yapılan inkılaplar ve düzenlemeler, bu başlangıcın görünümleriydi. Di-
ğer yandan, Cumhuriyet, selefi Osmanlı’dan, pek çok unsuru da miras almıştı. işte, bu
makalede, Osmanlı’dan Cumhuriyete değişen ve devam eden unsurlar, toprak ve nüfus,
siyasi rejim, hukuk ve kültür başlıkları altında incelenecektir.

Asılkonuya geçmeden önce, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin yaşandığı dönem
ve ortamı tasvir etmek faydalı olacaktır. Osmanlı Devleti’nin dört yıl süren i. Dünya
Savaşı’na (1914-1918) katılması, sonunu getiren sürecin de başlangıcı oldu. Savaşı ka-
zanmasına rağmen, kaybeden tarafta yer alması, onu mağluplar arasına koydu. Bu du-
rum, Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması anlamına geliyordu. Çöken imparatorluğun
mirasını, yani topraklarını paylaşma konusunu. Müttefikler Paris’te düzenledikleri bir
dizi konferanstatartıştılar. Nihayet, 1920′de Osmanlı devlet adamlarının eline Sevr an-
laşması tutuşturulduğunda, elde kalan Anadolu topraklarının büyük bir kısmı Müttefik-
ler arasında payedilmiş, yalnızca iç Anadolu’ da küçük bir bölge Türklere bırakılmıştı.
Türkler için bir “var olma” meselesi halinde dönüşen yabancı işgalleri ve bu işgaller-
den kurtulmak için verilen silahlı mücadele, aynı zamanda, yeni kurulacak devletin coğ-
rafi mekanını hazırlama çabasıydı. Bu mekan hazırlama işi-Kurtuluş Savaşı (1919-
1923) kastediliyor-çekilen büyük sıkıntılardan sonra başarıyla tamamlandığında, yeni
kurulacak devletin üzerinde gelişeceği coğrafi saha da belirlenmiş oldu. Bu zemin üze-
rine, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti inşa edildi. “Var olma” meselesi, şimdi de, mo-
dem dünyaya ayak uydurarak, “varlığını devam ettirme” meselesi haline dönüştü. Cum-
huriyet’in ilanı ile başlayan ve toplum hayatının bütün sahalarına yayılan inkılaplar ve
düzenlemeler bu amaçla gerçekleştirildi. Ancak, inkılaplar, bir yandan Batı modelinde
yeniden yapılanmanın birer sembolünü teşkil ederken, diğer yandan da, Osmanlı geçmi-
şi ile bağların kopartılması anlamına geliyordu. Yeni kurulan Cumhuriyetin başkentinin
Ankara olması da, geçmişten uzaklaşma arzusunun en sembolik göstergesiydi.

2.1.Toprak ve Nüfus

Osmanlı Devleti, Anadolu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’yu içine alan; nü-
fus bakımından, Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Bulgar, Macar, Hırvat, Arap vs. gibi
değişik ırk, din ve dillere mensup milletlerin bir arada yaşadığı bir ülke idi. 19 yüzyıl-
dan itibaren, dağılma sürecinin başlaması ile, bu milletler teker teker imparatorluktan
ayrıldılar. 1830 yılında bağımsız Yunanistan’ın kurulmasıyla başlayan bu süreç, önce
Balkan milletlerinin, daha sonra da, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki Müslüman milletlerin
kopması ile, 1. Dünya Savaşı sonunda tamamlandığında, İmparatorluğun toprakları üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti dahil, 16 bağımsız devlet ortaya çıkmıştı. Bahsedi-
len bu dağılma süreci, İmparatorluğun idarecileri olan Türkler açısından, sahip oldukla-
rı İmparatorluğun topraklarını kurtarma mücadelesiydi: Trablusgarb (1911-1912) ve
Balkan Savaşları (1912-1913), i. Dünya Savaşı, ve nihayet Kurtuluş Savaşı (1919-1923)
bu mücadelenin aşamalarıydı, ve bilindiği gibi, yalnızca sonuncusu başarılı oldu. Bunun
nedeni ise, yeni bir devlet kurmak için gerekli olan “nüfus desteği”nin yalnızca Anado-
lu’da mevcut olması idi. Diğer bölgelerde böyle bir destek olmadığı, ve yerli halkların
desteği kaybedildiği için başarılı olunamadı. Osmanlı İmparatorluğu’ndan kurtarılan
topraklar, Anadolu ve Trakya’da yer alan araziye denk gelmektedir. Bu topraklar, Orta-
çağdan beri, Batılılar tarafından, Türklerin yaşadığı yer anlamında, Türkiye diye adlan-
dırılmaktadır. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu, özellikle de Batı’da, Türk İmparatorluğu
olarak bilinir. Türkiye ve Türk adlarının günümüzde de devam etmesi, sürekliliğin ifa-
desidir.
“Toprak kaybı” ile bir arada ilerleyen “nüfus kaybı” süreci sonunda, Osmanlı İmpa-
ratorluğu’ndan geriye, yalnızca Anadolu ve Trakya bölgesi, ve bu sahada yaşayan in-
sanlar kaldı. İmparatorluk genelinde Türkler dağınık gruplar halinde yaşadıkları için,
bunların Anadolu’ya göçü, ancak, uzun, meşakkatli ve ızdıraplı bir sürecin sonunda
mÜmkünolabildi.3 Bir yandan, Balkanlarda yaşayan Türklerin Anadolu’ya göçleri, di-
ğer yandan da Anadolu’da yaşayan RumIarın, Etabli anlaşması (1926) ile Yunanistan’a,
Ermenilerin ise Sovyet Rusya’daki Ermenistan’a göçüyle, Anadolu’da büyük çoğunlu-
ğu Türklerden meydana gelen homojen bir nüfus kitlesi oluştu. Böylece, pek çok millet-
ten meydana gelen Osmanlı “teb’a”sının bir kısmını teşkil eden Türkler, Türkiye Cum-
huriyeti’nde toplumun esasını teşkil ederek, “vatandaş” sıfatıyla hayatlarına devam et-
tiler.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e nüfus değişmeleri değerlendirildiğinde, çok ırk, din ve
dilden meydana gelen İmparatorluğun, büyük çoğunluğu tek ırk, din ve dilden meyda-
na gelen Cumhuriyet nüfusuna indirgendiğini görüyoruz. Çok ulusu İmparatorluktan,
tek uluslu devlete-ümmetten millete.-geçiş olarak niteleyebileceğimiz bu süreç sonunda,
ırk birliği sağlanarak, büyük çoğunluğu Türklerden oluşan bir millet ortaya çıktı. Ana-
dolu’nun düşman işgalinden kurtarılmasıyla da.bu milletin üzerinde yaşayacağı ülkenin
sınırları belirlendi. Böylece, modern anlamda bir ulus devleti (nation state) kurumanın
ön şartlarından olan, “millet” ve “vatan” birliği sağlanmış oluyordu. Şimdi sıra, mo-
dernlBatılı örneğinde olduğu gibi, bu millet ve vatan temelinde, yeni bir siyasi rejim
yükseltmeye, halka yeni bir “hayat tarzı” sunmaya gelmişti. Bunlara aşağıda, sırasıyla
değinilecektir.

2.2. Siyasi Rejim

Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar Osmanlı Hanedanı tarafından yöne-
tilmiştir. Hanedanın, “mutlaki-monarşi” tarzı idaresi, son dönemlere gelindiğinde “meş-
turi monarşi” tarzı idareye dönüşmüştür. Merkezi mutlakotoriteyi tekellerinde bulundu-
ran Osmanlı sultanları, dünyevi yetkilerinin yanı sıra, dini yetkilere de sahipti:
1517′den itibaren Halife sıfatını taşıyan sultanlar, kendilerini Allah’ın dünyadaki gölge-
si (Zıllullah-ı fi’ -I arz) olarak telakki ediyorlardı. Sultan, yetki ve sorumlulukları sınırlı
ölçüde merkezi bürokratik elit ile paylaşarak İmparatorluğu idare ediyordu. Osmanlı
Hanedanı’nın hakim olduğu “mutlak-monarşi” tarzı idare şekli, ilk kez II. Mahmut dö-
neminde (r808-l839),
merkezi idare teşkilatında, Batı tarzında yeni bir bürokrasi ve
idare yaratılması için girişilen düzenlemelerle değişime uğradı. Eski makamların çoğu
kaldırıldı, yerine yenileri ihdas edildi, bir kısmının da isimi değiştirildi veya yeniden dü-
zenlendi. Devletin merkezi idare teşkilatının yeniden organizasyonu anlamına gelen bu
düzenlemeler, klasik Osmanlı devlet ve idare anlayışından uzak1aşılırken, Batı tarzı dev-
let ve idare anlayışına yaklaşmanın ilk örneği ve tecrübesini teşkil ediyordu. Bu bağlam-
da, devlet yalnızca vergi toplayan, asker besleyen ve adalet dağıtan idare mekanizması
olmaktan çıkmış, eskiden faaliyet sahası dışında olan, eğitim, sağlık, ekonomi ve ba-
yındırlık işleri ile de ilgilenmeye başlamıştır. Bütün bu düzenlemeler, o döneme kadar
askeri alana sınırlı tutulan Batılılaşma çabalarının, merkezi idareyi içine alacak şekilde
genişletilmesinin de bir göstergesiydi.4
İkinci tecrübe, Balkanlarda meydana gelen ayaklanmalar ve dönemin aydınlarının
baskısı neticesinde, Belçika anayasasından örnek alınarak hazırlanan Kanun-i Esasi’nin
(anayasa), diğer adıyla Meşrutiyet’in ilanı ile 1876′da yaşandı. Meclis-i Vala ve Meclis-
i Mebusan’dan oluşan Osmanlı Parlamentosu’nun açılmasıyla, “meşruti-monarşi” tarzı
bir idareye geçiş fiilen gerçekleşti. Fakat, bu geçiş, kalıcı olma şansına sahip olamadı.
İki yıl gibi kısa bir süre sonra, Kanun-i Esasi’ de belirlenen yetkilerini aşarak padişahın
hükümdarlık haklarına müdahalede bulunduğu iddiasıyla, Parlemento II. Abdülhamid
tarafından fesh edildi.
Üçüncü tecrübe, Kanun-i Esasi’nin, İttihad ve Terakki Partisi’nin dayatması ile ye-
niden yürürlüğe konulması ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı”ının yeniden açılmasıyla ya-
şandı. II. Abdülhamid’in saltanatının sonuna nıstlayan, ve II. Meşrutiyet (1908) adıyla
anılan bu tecrübe de pek verimli olmadı. II. Abdülhamid’in 31 Mart Yakası ile tahtadan
indirilmesi neticesinde, devlet idaresi tamamıyla İttihad ve Terakki Partisi kadrolarını
eline geçti. O zamana kadar devlet işlerine karışmayan parti mensupları, devlet idaresi-
ni tekellerinde aldılar. İttihad ve Terakki Partisi’nin otoriter idaresi, i. Dünya Savaşı so-
nuna, 1918′e kadar devam etti. Osmanlı Devleti’nin savaştaki başarısızlığı partinin iktidardan düşmesine sebep oldu. Bundan sonra, yıkılıncaya kadar, devlet idaresi değişik
şahısların adları ile anılan hükümetler vasıtasıyla yürütüldü.5
Görüldüğü gibi, Osmanlı Devleti’nin son döneminde, padişahın yetkilerinin anaya-
sa, meclis ve hükümet ile sınırlandığı, meşruti-monarşi tarzı bir idare geçerlidir. Cum-
huriyet dönemine gelindiğinde, padişahlık kurumu, diğer adıyla saltanat (1 Kasım
1922), bir süre sonra da, Halifenin yalnızca dini lider olduğu, yeni kurulan milli devlet-
te siyasi otorite sahibi olma iddiasının sıkıntılara yol açacağı gerekçesiyle, Halifelik (3
Mart 1924) kaldırıldı.6 Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar kurulu ve meclisten oluşan
bir idare tarzına geçildi, ki bunun adı Cumhuriyettir. Dini ve dünyevi yetkilerle dona-
tılmış hanedanın yerini, halkın egemenliğini temsil eden Türkiye Büyük Millet Mec-
lisi’nin hakim olduğu, laik, demokratik hukuk devleti aldı. Din ve devlet işleri birbirin-
den aynldı. Yapılan düzenlemelerle, dinin ve dini kurumların siyasi hayattaki önemi
azaltılırken, devletin bu kurumlar üzerindeki kontrolü artırıldı. Osmanlı’dakinin aksine,
din, kişiye ek kimlik kazandıran hüviyete büründü, “mili bilinç” ve “milliyet” temel
prensipler haline geldi.
İmparatorluk yıkıldığında, Cumhuriyetin öncülüğünü, Osmanlı bürokratları arasın-
dan yükselen lider kadrolar yüklendiler. Başka bir ifadeyle, bağımsız Türkiye Cumhu-
riyeti, varlığını ve gelişmesini, Kurtuluş Savaşı’nı, ardından da inkılapları gerçekleşti-
ren bu kadrolara borçlu oldu.? Atatürk’ün bu kadroların lideri olduğunu söylemeye ge-
rek yoktur. Osmanlı aydın, bürokrat ve asker kadroları, yüzyıldan fazla zamandır, de-
neme-yanılma yoluyla edindiği tecrübeler ve ideoloji birikimleri ile birlikte Cumhuri-
yet’e intikal etmiştir. Cumhuriyet’in, belki de en büyük şansı, Osmanlı’dan, parlamen-
ter sistem ile tecrübesi olan, yetişmiş “elit bürokrat” kadroları devralmış olmasıdır.8 Yi-
ne, bu kadrolarla beraber, devletin gücünün, bürokrasinin tekelinde bulunduğuna dair,
“bürokratik ve merkeziyetçi” devlet anlayışı e uygulaması, Cumhuriyet’e aktarılır.9
Başka bir deyişle, Cumhuriyet’in bu “seçkinci-devletçi” bürokrasi yaklaşımı, Osmanlı
devlet anlayışının bir devamıdır.10

2.3. Hukuk

Osmanlı Devleti, hukuk bakımından Şeriat’a dayalı, teokratik bir devlet olarak ta-
nımlanır. Ancak, çok ırk, din, dil ve milletten oluşan İmparatorluğun yalnızca Şeriat’ta
yer alan kuralar dahilinde idare edilmesinin, pratikte mümkün olmayacağı aşikardır. Bu
durum, Şeriat’ınsaSlIıadokunmamak ve onunla mutabık olmak kaydıyla, padişahların
insiyatifine bırakılan bir karar alma yetkisini ve sahasını gerekli kılmıştır. Böylece, ço-
ğu mahalli şartlardan ve günün ihtiyaçlarından kaynaklanan, bunlara uygun olarak pa-
dişahlar tarafından yapılan düzenlemeler, Örfi hukuk denen ayrı bir hukuk sahasını
oluşturmuştur. 19. yüzyıla gelinceye kadar, Osmanlı Devleti’nde Örfi ve Şer’i hukukun,
birlikte, fakat, birbiriyle örtüşmeyen ayrı sahalarda yürürlükte olduğunu görüyoruz. Za-
man içinde değişenihtiyaçlar karşısında yetersiz kalan yürürlükteki kanunların bıraktı-
ğı boşluklar, bir yandan, mevcut kanunların ıslahıyla, diğer yandan da, Avrupa’dan alı-
nan kanunlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Bu tür çalışmaların dönüm noktası yine Tan-
zimat olmuş, modem anlamda kanunlaştırma (kodifikasyon) hareketleri bu dönemde
başlamıştır. Fransız ve İtalyan örneğinden faydalanılarak çıkarılan ticaret, ceza ve arazi
kanunları ile, Batı hukukuna yönelme ivme kazanmıştır.
Bir yandan Batı’lı kanunların alınmasıyla Batı hukukuna yönelinirken, diğer yandan
da, mevcut yerli kanunlarda yapılan, ve biri diğerini geçersiz kılmayan düzenlemeler su-
nucunda, birbirinden kesin çizgilerle ayrılan, ikili hukuk sistemi uygulaması ortaya çık-
mıştır. Ancak, bu uygulama, değişik unsurlardan meydana gelen İmparatorluğun bütün
teb’asının ihtiyaçlarına cevap vermeden uzak kalarak, bu unsurları bir arada tutmak için
yükseltilen ideolojileri, özellikle de Osmanlıcılık ideolojisini, boşa çıkarmıştır. Bu ye-
tersizliğe rağmen, “kanunlaştırma” kavramının yerleşmesi, yargılama usullerinin geliş-
tirilmesi ve yeni mahkemelerin kurulması gibi konularda ilk tecrübeyi oluşturarak,
Cumhuriyet döneminde, bu sahada yapılacak düzenlemelere zemin hazırlamıştır.
Cumhuriyet’e gelindiğinde, çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun hukukunun, tek
uluslu Cumhuriyet için geçerli olmadığı görü1ıpüş, ve değişen toplumun, değişen ihti-
yaçlarına yönelik, çağdaş hukuk sisteminin getirilmesi için düzenlemelere girişilmiş
tir. Yukarıda da belirtildiği gibi, Tanzimat ve sonrasında Batı hukukundan iktibaslar ya-
pılmıştı. Bu süreç, Cumhuriyet döneminde, 1926′da İsviçre medeni kanununun kabulü,
İtalyan modelinden alınan ceza kanunu ve, İtalyan ve Alman modellerinden alınan tica-
ret kanununun benimsenmesi ile hız kazandı. Ticaret ve ceza kanunları Osmanlı döne-
minde Batı örneğine göre düzenlenmiş olmasına rağmen, medeni kanun Şer’i olma özel-
liğini korumuştu. Cumhuriyet döneminde, hukuk alanında en önemli değişiklik, mede-
ni kanunun, dini zeminden uzaklaştırılması ile gerçekleştirildi. Çok kadınla evliliğin ya-
saklanması, evliliğin resmi makamlarca onaylanması (resmi nikah), boşanma konusun-
da kadın ve erkeğe, miras konusunda kız ve erkek çocuklara eşit haklar tanınması gibi,
aile hayatına ilişkin düzenlemelerle, aslında hedeflenen, Türk ailesini, Batı modelin-
de yeniden yapılandırmak, ona çağdaş bir hayat tarzı sunmaktı.11
Hukuk sahasında yapılan düzenlemelerin bir devamı olarak, anayasadan da bahset-
mek gerekiyor. Bu konuda, Osmanlı döneminde yapılan düzenlemelerin ilki Kanun-i
Esasi’dir (1876). 1808 Sened-i İttifak, 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı
anayasa veya benzeri belgeler olmamakla birlikte padişahın hak ve yetkilerine, sınırlı da
olsa, kısıtlamalar getirmesi itibarıyla önemlidir, Ancak, padişahın hak ve yetkilerini sı-
nırlayan, bununla da kalmayıp, idari mekanizmayı yeniden yapılandırmaya yönelik ilk.
anayasal hareket, Kanun-i Esasi’nin ilanıdır. Yalnızca iki yıl gibi kısa süre (1876-1878)
yürürlükte kalma şanssızlığına uğrayan Kanun-i Esasi, otuz yıllık bir aradan sonra,
1908′de, ikinci kez yürürlüğe konulur. Bu dönemde üzerinde bazı iyileştirmeler yapıl-
masına rağmen, Osmanlı teb’asına, çağdaş anlamda temel hak ve özgürlükleri sunmak-
tan yoksundur. Halkın değil, aydınların dayatmasıyla yürürlüğe konulan anayasada, bu
tür nitelikler aramak, fazla iyimser bir yaklaşım olur. Zaten, bu anayasa ile korunan,
azınlıkların hak ve hürriyetleridir. Yukarıda da belirtildiği gibi, idarenin yeniden yapı-
landırılması, dolayısıyla da, yeni bir idare anlayışının-ki bu meşruti monarşidir-yerleşti-
rilmesi esas amaçtır. Bu haliyle düşünüldüğünde, Osmanlı Kanun-i Esasi, Cumhuri-
yet’e geçildiğinde hükümsüz bir belge haline gelmiştir. Ancak, Batı’nın liberal ve de-
mokratik akımlarının yansımalarını ihtiva etmesi itibarıyla, Cumhuriyet aydınları için
tecrübe teşkil etmiştir.
Cumhuriyet döneminde ilk anayasa 1921 yılında yapılır. Dönemin olağanüstü.şart-
larında hazırlanan bu anayasa, orijinal adıyla Tşkilat-ıEsasiye Kanunu, yeni Türk dev-
letinin ilk anayasasıdır. Olağanüstü şartlar dolayısıyla “kuvvetler birliği”nin benimsen-
diği bu anayasa 1924′e kadar uygulamada kalmış, bu tarihte yapılan düzenleme ile ye-
ni bir anayasa hazırlanmıştır. Kuvvetler birliğinin, önceki kadar katı olmamakla birlik-
te, korunduğu bu anayasaya, 1921 anayasasının maddelerinin büyük bir kısmı dahil edil-
miş, bazı ek hükümler getirilmiştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde anayasada sıklıkla
yapılan değişiklikler (ki bunlar 1928, 1934, 1937 yıllarına rastlar) göz önüne alındığın-
da, laikliğe aykırı olanmaddelerin kaldırıldığı, giderek sivil hale getirildiği gözlenmek-
tedir. Hukuk sahasında Osmanlı son döneminde yapılan düzenlemeler değerlendirildi-
ğinde, bunların, Batı hukukunu tanıma ve uygulama tecrübesi olarak Cumhuriyet’e ak-
tarıldığı görülür. Mevcut Osmanlı hukuku ise, kısmi de olsa, Cumhuriyet’e intikal et-
me şansına sahip olmamıştır.

2.4. Kültür

Osmanlı mirasının, halk kültürü ve gündelik hayat ve düzeyinde yukarıda bahsedi-
lensahalara nislleten, değişmeye daha dirençli olduğu söylenebilir. Halkın inanışları,
alışkanlıkları, davranışları ve değerler sisteminin toplamı olan “zihniyet” ise, değişme-
ye en fazla direnç gösteren,ve değişmenin, ancak asırlar alan bir sürede gerçekleştiği
sahadır.12 Müzik, mutfak, halkın kullandığı eşyalar, eğlence, kahvehane vs. gibi günde-
lik hayatla ilgili konularda ve, başka etnik gruplarla birlikte yaşama, farklı kültürlere
gösterilen tolerans ve din gibi, alışkanlık ve zihniyetle ilgili alanlarda, sürekliliğin izle-
rini tespit etmek mümkündür.13Yine de, halkın günlük hayatı, “devletin müdahale ede-
bileceği” sahalar arasına dahilolmuştur. Bu sahada yapılacak değişmelerin, uzun vade-
de, halkın zihniyetinde değişme meydana getireceğine inanılarak, kıyafetten takvim ve
saate, alfabeden eğitime, kadar, günlük hayatın çeşitli sahalarında düzenlemeler yapıl-
mıştır. Böylece, Batı tarzı bir hayat sürme yoluyla, Batı zihniyetine erişmenin mümkün
olacağı düşünülmüştür.
Aşağıda, dil ve alfabe, ve eğitim başta olmak üzere, gündelik hayatın çeşitli sahala-
rında, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde, Batı örneğinden yapılan alımlar incelenecek,
değişme ve süreklilik noktaları yakalanmaya çalışılacaktır.
Dil ve alfabe konusunda, daha 19. yüzyılın ilk yarısında, aydınlar ciddi tartışmalara
girmişlerdi. Tanzimat’la birlikte, Batı tarzında eğitim veren okulların açılmasıyla,
Türkçe’nin ilim dili olarak kullanılması, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması
konusu gündeme geldi. 1876′da, Kanun-i Esasi’ye, “Osmanlı Devleti’nin resmi dilinin
Türkçe olduğu, ve devlet hizmetine girecekler için bu dilin bilinmesi gerektiği”ne dair
bir hüküm konuldu. Ancak, Türkçe’nin, devletin resmi dili ilan edilmesi, dil ve alfabe
konusundaki tartışmaların sonu değil, resmi düzeyde başlangıcı oldu.14 Dil konusu aydınlar tarafından biraz irdelendiğinde, asıl sorunun, Türkçe’ye uygun olmayan Arap al-
fabesini kullanmaktan kaynaklandığı, dolayısıyla, alfabenin değiştirilmesi gerektiği ka-
naati uyandı. Bu sırada, Latin alfabesi’nin alınması konusu gündeme geldi.15 Türkçe’nin ilim dili olması yolunda harcanan çabalar kısmen başarılı olmasına rağmen, bu başarı alfabe konusunda sağlanamadı. Cumhuriyet’e intikal eden bu meseleyi Kasım 1928′de Latin Alfabesi’nin kabul edilmesi ile çözümlendi, Ardından Türkçe’nin sadeleştirilmesi için faaliyetlere girişilJi. Atatürk’ün geliştirdiği Güneş-Dil Teorisi ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması (1932) bu faaliyetler arasındadır. Bütün bu çabalar değerlendirildiğinde, Cumhuriyet döneminde, milli bir dil yaratma endişesinin hakim olduğu görülür. Cumhuriyet’in, Osmanlı geçmişi ile olan organik bağlarından birini, belki de en önemlisini, kopartması anlamına gelen bu girişim, incelediğimiz konu açısından, radikal bir değişmedir.

Eğitimi, bir toplumun, vatandaşlarına kendi kültürünü tanıtma süreci olarak tarif
edersek, Osmanlı toplumunda bu işi yüzyıllardır medreselerin yürüttüğünü görürüz. Bu
geleneksel insan yetiştirme kurumuna ilk meydan okuma, II. Mahmud döneminde, Ba-
tı usulünde askeri eğitim veren okulların açılmasıyla gerçekleşir.16 Bu, aynı zamanda,
dini ilimierin ağırlıklı olarak verildiği medrese eğitimine alternatifin ilk ortaya çıkışıdır.
Batı’nın ilim ve fenninin öğretildiği bu okullar, Osmanlı’da eğitiminin mektep-medrese
şeklinde ikileşmesinin ilk örneğini teşkil ederek, sonraki düzenlemelere yön vermiştir.
Bundan sonra yapılacak düzenlemeler, geleneksel medrese sistemine hiç müdahale et-
meden, tamamıyla yeni bir sistem kurmaya yönelirken, eğitimde ikileşmenin kaynağını
da teşkil etmiştir. Yine, Tanzimat döneminde, ilk kez olarak, eğitimin siyasi ve toplum-
sal fonksiyonunun olduğu fark edilmiş, devleti felakete gidişten kurtaracak yololarak
görülmüştürP Batı usulünde eğitim sisteminin kurulması, aydınlar ve memurlar yetiş-
tirmek için sivil okullar açılması, bu fark edişin neticeleridir.18 Tanzimat döneminde
azınlıklar ve yabancılar da özel okullar açarak, eğitimin daha da çeşitli ve karmaşık ha-
le gelmesine vesile olmuş, ancak bunlar, Osmanlı Devleti’ne değil, kendi azırJık grup-
larına hizmet ederek ayrılıkçı faaliyetler gütmüşlerdir. Eğitim konusunda ikinci önemli
gelişme, II. Abdülhamid’in saltanat yıllarında yaşanır. Bu dönemde, pek çok meslek ve
sanat okulu, özürlüler için okullar açılır ve okul programları yeniden düzenlenir.
Cumhuriyete gelindiğinde, yapılan ilk iş, eğitim konusunda yaşanan mektep-medre-
se ikiliğini kaldırmak üzere “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” (öğretirnin birleştirilmesine dair kanun)’nu çıkarmak olmuştur (3 Mart 1924).’ Bu kanunla, ülkedeki bÜtüneğitim ku-
rumları Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı)’ne bağlanarak, azınlık ve yabancı
okullar denetim altına alınmıştır. Aynı tarihte Şer’iye ve Evkaf Nezareti de kaldırılarak,
idaresinde bulunan medreseler, önce Maarif Vekaleti’ne bağlanmış, sonra da kaldırıl-
mıştır. Bütün bu düzenlemelerdeki amaç, eğitimin daha “laik” ve “milli” hale getiril-
mesidir. 1933′de çıkarılan üniversite kanunu ile yükseköğrenim kurumları yeniden ya-
pılandırılarak, Batılı tarzda yeni fakülte ve üniversiteler kurulmuştur. Osmanlı dönemin-
de Batı modelinde kurulan okullar, Cumhuriyet’e gelindiğinde yeniden yapılanmaya ta-
bi tutulmasina rağmen, üzerinde çalışılacak bir modeloluşturması, ve daha da önemlisi,
insan yetiştirmede tecrübe teşkil etmes! bakımıarından önemlidir. Cumhuriyet’ e intikal
edenler de bunlar olmuştur.
Laik Cumhuriyet idaresinin kurulması, mevzuat ve hukukun da bu çizgide düzen-
lenmesi ile, toplumdaki çeşitli kurumların üzerinde yapılanacağı esaslar, ve eski usuller
ve alışkanlıklara karşı tutum da belirlenmiştir. Modem kılık-kıyafetin kabulü (2 Eylül
1925), tekke ve zaviyelerin kaldırılması (2 Eylül 1925), uluslararası saat ve takvimin (26
Aralık 1925), ölçü ve ağırlık sisteminin (1 Nisaı:ı 1931), soyadı kanununun (1934) kabu-
lü ve hafta tatilinin Cuma’dan, Cumartesi-Pazar gününe alınması (1935) hep bu esaslar
ve tutumlar temelinde yapılan düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerin en önemli özelliği,
Osmanlı döneminde uygulanmakta olanların tamamen terk edilmesi, yerine çağdaş
olanların konulmasıdır. Diğer bir ifadeyle, bahsedilen konularda, süreklilik değil, de-
ğişme söz konusudur.
Yukarıda bahsedilen çeşitli kültür sahalarında uygulamaya konulan reformlar ve in-
kılaplarla, Batılı kültür unsurlarının aktarılması (cultural borrowings) yoluyla, gerçekte,
bir kültür değişiminin (acculturation) planlandığı söylersek, sanırız yanılmış olmayız.
“Kültür unsurlarının aktarılması” ve “kültür değişimi” tamamen farklı iki kavram olup,
bunlardan ilki, bütün kültürler arasında aralıksız devam edegelen bir süreçtir, ikincisi
ise, bir kültürü belirleyen temel değerler sisteminde değişme anlamlarına gelir.19 Os-
manlı ve Cumhuriyet yenileşmeleri değerlendirildiğinde, bunların, “kültür değişimine
uğramadan, kültür unsurlarının aktarılması için gösterilen çabalar”ın tarihi olduğu söylenebilir. Dönemin aydınları ve bürokratlarınıngündemini sürekli işgal eden bu çabalar,
onların zihninde, Batı’nın yalr’zca, “ilmini ve fennini” alma, “değerlerini” reddetme
şeklinde formüle edilmiş, bu da, Batı medeniyetinden nelerin alınıp, nelerin alınmaya-
cağı konusunda karar vermede, ayırt edici kriter olmuştur.20Gerçekte, Osmanlı aydın ve
bürokratları, bu tür bir “seçme” şansına sahip olmadıkları gibi, “kültürel alımlar”ın yol
açacağı değişmeye müdahale edc:ilecek iradeye de sahip değillerdi. Dış müdahaleler
de işin içine girince, kültür unsurlarının aktarımı, “mecburi veya güdümlü” hale geldi21.
Kültür alımları ve kültür değişmesi konularında Osmanlı döneminde yaşananlar ve ya-
pılan tartışmalar, Cumhuriyet’ e intikal ederek, yeni devletin kültür politikalarını tayin
etmede esas teşkil etti.

3. Sonuç

Toplumlar zaman akışı içerisinde sürekli değişim halindedirler. Türk toplumu da, bu
sosyoloji kuralının dışında kalmamıştır. Osmanlı döneminde, 18. yüzyıla kadar çıkartı-
lan değişme süreci, giderek hızını artırarak devam etmiş, Cumhuriyet’le birlikte doruk
noktasına ulaşmıştır. Modernleşme terimi ile ifade edilen bu değişme sürecinin, Os-
manlı’dan Cumhuriyet’e geçiş noktasında, Cumhuriyet, son yüzyılı modernleşme sancı-
ları ile geçiren bir toplum devralmıştır. Cumhuriyet kurulduğunda, ilk anda gerekli olan
yönetim örgütü, eğitim sistemi, mali sistem vs. Osmanlı’dan alınmıştır. Parlamenter sis-
tem ile tecrübe, siyasi parti ve çeşitli siyasi kurumlar Osmanlı’dan miras kalmış, Cum-
huriyet’in aydın ve yetişmiş insan kadroları yine Osmanlı’dan intikal etmiştir. Osman-
lı döneminde yaşanan modernleşme süreci, daha çok, bir “tecrübe” olarak Cumhuri-
yet’e aktarılmıştır. Osmanlıdan Cumhuriyet’e intikal eden, belki de en önemli, “alışkan-
lık” , her ikisinde de, değişmenin devlet eliyle ve kısa sürelerde gerçekleştirileceğine ka-
naat getirilmesidir. Bu alışkanlık, günümüzde de devam etmektedir. Diğer yandan, çok
uluslu İmparatorluğun çoğu kurumları, tek uluslu Cumhuriyet’e geçişte, kendiliğinden
geçersiz hale gelmiş, yeni düzenlemelerin yapılması gereği hasıl olmuştur. Daha çok, si-
yasi rejim, devlet idaresi ve kurumlar düzeyinde gerçekleştirilen düzenlemeler, değişme
olarak değerlendirilmelidir. Gündelik yaşam ve zihniyet konularında yaşanan değişmeler ise, nispeten darbir çevreye sınırlı kalmış, geniş halk kitlelerinin hayatında ise, sü-
reklilik hakim olmuştur.
Sonuç olarak, Cumhuriyet’in kurucuları, Osmanlı’dan devir alınan toprak ve nüfus
üzerinde yeni ve modem bir devlet inşa etmek gayesiyle siyasi rejim, hukuk ve kültü-
rün çeşitli sahalarında geniş çaplı ve köklü değişimler yapmışlardır. Kısa dönemde ba-
kıldığında “radikal” olarak nitelendirilen bu değişimlerin, uzun dönemde bakıldığında,
Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan yenileşme ve modernleşme çabalarının, Cum-
huriyet döneminde güçlenerek devam eden uzantıları olduğu görülmektedir.

Dr. Fatma ACUN

Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkdap Tarihi Enstitüsü, Öğretim Görevlisi

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi

1 Zaman kavramı, çeşitleri ve tarihte kullanımı konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Robert F. Berkhofer, Jr., A Be-
haviora/ Approach to Historica/ Ana/ysis, New york-London 1969, s. 210-270.
2 Fatma Acun, “Yakın Dönem Tarihi Metodolojisi”,
Atatürk Araşlırma Merkezi Dergisi, Sayı 42 (Kasım 1998), s.723.

3 Bu konuda bkz., Justin McCarthy,
Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1821-1922,
Princeton 1995. Kitabın Türkçe tercümesi de mevcuttur: Ölüm ve Sürsün: Osmanlı Müslümanlarına Karşı Yürütülen Ulus olarak Temizleme İşlemi, çev. Bilge Umar, İstanbul 1998.

4 II. Mahmud Döneminde yapılan reformların karşılaştırmalı bir deerlendirilınei için bak. İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbult9S7, s. 27-46.

5 Buraya kadar olan gelişmeleri takip etmek için, bkz. Ercümend Kuran, “Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri”, Türk Dünyası El Kitabı, cilt I, Ankara 1992, s. 495-503; Roderic Davison, Turkey, A Short History, England 1988, s. 67-127.
6 Halifeliğin kaldınlması hakkındaki tartışmalar için, bkz. Halil İnalcık, “The Caliphate and Atatürk’s İnkılab”, From Empire to Republic, Essays on Ottoman and Turkish Social History, The Isis Press, İstanbul 1995, s. 153-164.
7 Halil İnalcık, “Turkey: Between Europe and The Middle East”, From Empire to Republic, Essays on Oltoman and Turkish History, The his Press, İstanbul 1995, s. 144.

8 Osmanlı İmparatorluğu, merkezde eğitilen ve yine merkezden kontrol edilen bürokrasi aracılığıyla idare ediliyordu. Cumhuriyeti kuran da, Osmanlı bürokrasi geleneğinden yetişen şaiuslardı. Osmanlıların bu “bürokratik-seçkinci-merkeziyetçi” kadroları, anlayışları ile birlikte Cumhuriyet’e intikal etti. Bu “seçkin” kadrolara meydan okuma, ilk kez, çok partili hayata geçişin sağlandığı 1950′de gerçekleşti. Rekabetci politikaya geçişin gerçekleştiği bu dönemde, yine ilk kez olarak, önceki “seçkinci” grubun bileşiminde değişme meydana geldi: Bürokrasi kökenli merkeziyetçi kadroların yerini, taşra tüccarları ve serbest meslek sahiplerinin oluşturduğu, daha az devletci ve daha az merkeziyetci kadrolar aldı. Bu konuda bak Ergun Özbudun, “Türk Siyasal Sisteminde Değişim ve Süreklilik Unsurları”,
Türkiye Günlügü, sayı 25, 1993, s. 13; İlter Turan, “Evolution of Political Culture in Tur-
key”, Modern Turkey, Continuity and Change, ed. Ahmet Evin, Opladen 1984, s. 105.

9 İnalcık, Turkey Between Europe andThe MidelleEast, s.ıSO;
Ergun Özbudun, Dankwart Rustov’ dan atıfta, Türkiye’nin siyasi gelişim sürecinde, siyasi kadrolarla, siyasi yapılar arasında ters bir ilişki olduğunu söylemektedir:
Siyasi kadrolarda değişimin en yoğun biçimde yaşandığı dönemlerde, siyasi yapıda pek az değişme gerçekleşirken (II. Meşrutiyet ve 1950 siyasi kadroları bu değişime örnektir), siyasi yapılarda en radikal değişimin yaşandığı dönemde ise, siyasi kadrolarda çok az değişiklik meydana gelmiştir (Cumhuruyet’in kuruluşu bunu örneklir). Cumhuriyet ile birlikte Türkiye’de yaşanan siyasi değişikliğin, dünyada siyasi değişim yaşayan diğer ülkelerde-
kinden çok daha az sarsıntılı biçimde cereyan etmesinin nedeni budur. Adı geçen eser, s. 14.
LO Emre Kongar, İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, cilt I, İstanbul 1985, s. 143.

11 Davison, Aynı eser, s. 132-133
12 Bu konuda bak, Erol Güngör, Dünden Bugünden, Tarih-KilItür-MilIiyetçilik,
Ankara 1984, s. 26-31.
13 Balkanlar’daki Osmanlı mirası ve bu mirasın değişimi konusunda örnek bir çalışma için bak, Maria Todorova, “Balkanlarda Osmanlı Mirası”, Yeni Balkanlar Eski Sorunlar, ed. Kemali Saybaşlı-Gencer Özcan, İstanbul 1997, s.117-145.
14 Enver Ziya Karal, “Dil ve Dil Tartışmaları”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 2, s. 314-332. Dil sorununu resmi düzeyde, ilk kez, Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin açıldığında hissedilmişti. Mebusların her biri, geldikleri bölgeye has bir Türkçe ile konuşuyorlardı. Konuşulan Türkçe bölgelere göre değiştiğinden, zabıt tutmak zorlaştı. Hatta, bir gün, zabıt tutmakla görevlendirilen Ahmet Mithat Efendi düşüp bayıldı. Meclis çalışmaları ertelendi. Türkçe’nin bu kadar çeşitli şekillerde söylendiğini ilk kez gören mebuslar hayretler içinde kaldılar. Bir yandanda, birbirlerininkonuşmalarıylaalayettiler. Bu durum,Türkçe’nin
düzenlenmesi yolundaki çalışmaların hızlanmasına vesile oldu. Bu konuda bkz, Aynı eser, s. 317.
15 Mustafa Celaleddin Paşa, 1869 tarihinde Latin Alfabesinin kabulünü olumlu karşıladıgını duyurmuş, kızına Latin harflerle Türkçe mektuplar bile yazmıştır. II. Abdülhamid’in
Latin harfleri kullanma konusuna sıcak baktıgı bilinir, fakat bu konuda herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Karaı, Adı geçen eser, s. 319.
16 Bu okullardan biri, Fransa’daki Saint-Cyr askeri okulu örnek alınarak 1834′de açılan Mekteb-i Ulum-u Harbiyedir. Kuran, Adı geçen makale, s. 495.
17 Yahya Ak.yüz, Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan /993′e),
İstanbul 1994, s. 137. ISTanzimat döneminde egitim konusunda yapılan düzenlemeler için, bkz. Akyüz, Aynı eser, s. 138-162.
18Mustafa Celaleddin Paşa, 1869 tarihinde Latin Alfabesinin kabulünü olumlu karşıladığını duyurmuş, kızına Latin harflerle Türkçe mektuplar bile yazmıştır. II. Abdülhamid’in
Latin harfleri kullanma konusuna sıcak baktığı
bilinir, fakat bu konuda herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Karal, Adı geçen eser, s. 319.

19 Halil İnalcık, “Osmanlılarda Batı’dan Kültür Aktarması Üzerine”, Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, İstanbul, 1993, s. 425. Kültür değişimi veya kültürleşme şeklinde ifade edilen acculturation, kendimizin dışında, diğer çağdaş bir toplumun kültürünü alma sürecidir. Böyle bir süreç, kültürlerin teması sonunda ortaya çıkar.
Bu konuda ayrıntılı bilgi için bak, Robert Bierstedt, The SocialOrder, 3. edition, Tokyo 1970, s. 167-168

20 Ziya Gökalp, “eğerler sistemini “kültür”, teknoloji ve bilimi “medeniyet” şeklinde kavramlaştırarak, konunun, dönemin aydınlannın kafasında yol açtığı zihin karmaşasını
büyük ölçüde önlemiştir. Gökalp’ e göre, kültür ve medeniyet uzlaşmaz değildir, ikisi de bir arada yaşanabilir.’ Ancak, Gökalp’in bu ve buna bağlı diğer görüşleri, modem araştırmacılar tarafından yakından incelendiğinde, eksik yönlerinin olduğu görülmüştür. Bunlardan en
önemlisi, teknoloji başta olmak üzere, diğer kültürlerin maddi unsurlannın alınmasının,
toplumda kültürel değişmeye yol açtığı gerçeğidir. Bu konuda bak, Erol Güngör, Kültür DeğişTrU!si ve Milliyetçilik, Ankara 1980. s. 7-ii. Diğer yandan, kültür unsurlannı, “değer sistemine bağlı olanlar” ve “tarafsız” olanlar şeklinde ikiye ayıranlar olmuştur. Kıyafet,
gibi, kimliği belirleyen unsurlar değer sistemine bağlı olurken, teknoloji ve bilim, tarafsız
kategoriye dahil edilir. Bunlardan yalnızca birini, tarafsız olan bilim ve teknolojiyi kullananlar, gerçekte, bir kültür değişimi süreci içine girmiştir. Bu konuda bak, İnalcık, Adı geçen eser, s.426.
21 Mecburi kültür değişmelerinin öıelligi hıı.kkındıı. bilk. Mümtaz; Turhan, Kültür Dcgişmelcri, İstanbul 1951, s. 127-129.

Kaynaklar:

Acun, Fatma (1998). Yakın Dönem Tarihi Metodolojisi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, (717-
756), Sayı 42 (Kasım 1998).
AkyüZ, Yahya (1994). TürkEğitim Tarihi (Başlangıçtl!n 1993 ‘e), İstanbul 1994.
Bierstedt, Robert (1970). The SocialOrder, 3. edition,Tokyo 1970.
Davison, Roderic (1988). Turkey, A Short History, England 1988.
Güngür, Erol (1980). Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ankara 1980.
Güngör, Erol (1984). Dünden Bugünden, Tarih-Kültür-Milliyetçilik, Ankara 1984.
İnalcık, Halil (1993). “Osmanlılarda Batı ‘dan KültürAktarması Üzerine”, Osmanlı İmparatorluğunda Toplum ve Ekonomi, (425-430), İstanbul: Eren Yayıncılık 1993.
İnalcık, Halil (1995). “Turkey: Between Europe and The Middle East”, From Empire To Republic, Essays On OttomanAnd TurkishHistory, (143-151), İstanbul: The Isis Press 1995.
İnalcık, Halil (1995). “The Caliphate andAtatürk’s İnkılab”, From Empire ToRepublic, Essays On OttomanAnd TurkishHistory, (153-164), İstanbul: The Isis Press 1995.
Karal, Enver Ziya. “Tanzimat’tan Sonra Türk Dili Sorunu”, Tanzimal’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, (314-332), İstanbul: İletişim Yayınları.
Kongar, Emre (1985). İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, cilt I, İstanbul 1985.
Kuran, Ercümend (1992). “Osmanlı İmparatorluğu’nda
Yenileşme Hareketleri”, Türk Dünyası El
Kitabı, cilt I, (495-503), Ankara 1992.
McCarthy, Justin (1995). Death and Exile: The Ethnic Cleansing ofOttoman Muslims, 1821-1922,Princeton 1995. Türkçesi: Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarına Karşı Yürütülen Ulus olarak Temizleme İşlemi, çev. Bilge Umar, İstanbul 1998.
Ortaylı, İlber (1987). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul 1987.
Todorova, Maria (1997). “Balkanlarda Osmanlı Mirası”, Yeni Balkanlar Eski Sorunlar,(117-
145), ed.
Kemali Saybaşlı-Gencer Özcan, İstanbul 1997.
Turan, İlter (1984), “Evolution of Political Culture in Turkey”,Modern Turkey, Continuity and Change, (102- 123), Ahmet Evin (ed.), Opladen 1984.
Turhan, Mümtaz. (1951). Kültür Değişmeleri, İstanbul1954.

Şu an okuduğunuz bu yazı , tam olarak 283 defa görüntülenmiş.

comment closed