I. OSMANLI ÖNCESİ AHİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİNE BİR BAKIŞ
A. AHİLİK VE FÜTÜVVETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Ahilik, XIII. yüzyıldan başlayıp XX. yüzyıla kadar devam eden Anadolu’nun çeşitli yerlerinde oluşan esnaf ve sanatkarların oluşturduğu birliklere verilen ad olarak nitelendirilir. Fakat ileride de göreceğimiz gibi bu tanımın bir takım noktalardan eksik olan yanları vardır. Ahi kelimesi köken olarak arapça olmakla birlikte anlam olarak “kardeşim” demektir. Ahiliğin kökenini sadece XIII. yüzyılın başları olarak ele alamayız. Ayrıca Ahilik teşkilatını XIII. yüzyıl ile de sınırlandıramayız. Kuşkusuz ki Anadolu’nun şekillenişinde önemli bir yer tutan Ahilik, bundan önce kendine benzeyen ve hatta temelini oluşturan yapılanmalardan etkilenmiştir. Yapılan araştırmalar arasında Ahiliği köken olarak Fütüvvet örgütüne dayandıran birçok inceleme vardır. Konuyu aydınlatması bakımından Fütüvvet ve ona bağlı yapılanmaları ve Fütüvvetin gelişimini ele almada yarar olduğunu düşünüyoruz.
Fütüvvet kelimesi de tıpkı Ahilik gibi arapça bir kelimedir. Tekil olarak “feta” kelimesi eli açık, cömert, delikanlı, iyi huylu ve gözü pek olarak geçer. X yüzyıldan itibaren fütüvvetçiliğin örgütlenmeye başladığını görürüz. Ahililikten takriben üç yüzyıl önce vücut bulmuştur. Fütüvvet ve bunun yumuşatılmış şekli “fütüvve”; eli açık, yiğitlik, gözü peklik, başkasına yardı edicilik yani olgun kişi delikanlı anlamına gelir. Fütüvvetçilik daha çok kişisel erdemler ve askeri niteliklere önem verdiği halde Ahilik, ilk sıralarda yani, XIII. yüzyılın başlarında Anadolu’nun askeri ve yönetim kurumlarını sıraya koymasına dek hem esnaf ve sanatkarlar korporasyonu gibi hem de devlet askeri güçleri yanında, Abbasiler yönetimindeki fütüvvetçiler gibi onlara yardımcı olarak görev yapmış bir kuruluştur. Kuran ve hadisler içerisinde feta ve fütüvvete dayalı birçok bağlantı olduğuna birçok araştırmacı hemfikir olmuştur. Burdan da çıkarılan sonuca göre her ne kadar fütüvvetçiliğin çıkışı X. yüzyıl olarak görülse de aslında kendisine temel olan bağlantıları ve referansları islamiyetin doğuşu ve bu yüzyıla kadar görmek mümkündür. Nasıl ki Ahiliği sadece XIII. yüzyılda başlanıp, temellerinin bu yüzyılda atıldığını idda edemiyorsak fütüvvetçiliği de X. yüzyıl ile sınırlı tutamayız. Tıpkı bir zincirin halkaları gibi her dönemde ayrı olarak adlandırılsalar dahi benzer özellikler gösterdiklerini görüyoruz.
Fütüvvete benzer ilk kuruluşlar, Abbasi hükümdar-halife soyunun başa geçip, Türkistan ve Horosan’dan getirdikleri Türk esirlerden kurdukları askeri birliklerin güçlü ve imtiyazlı duruma geçmeleri üzerine halk arasında IX. yüzyılda başlayan bir tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Neşet Çağatay, toplu olarak örgütlenip karşılarında kundakçılık eylemlerinde bulunanların ve <<ayyar>> , çoğul olarak, <<ayyarun: kanun tanımayan kanun dışı toplum>>, <<erbaş (haydut) >>, <<şatır>>, çoğul olarak <<şuttar: kurnaz>> Selçuklular devrinden yani XI. yy’dan başlayarak da <<rind>> çoğul olarak <<runud>> adlarıyla anıldıklarını söyler. Bir örgütlenme yaratan bunlar o çağlarda Türk ve islam devletleri yönetimi altındaki şehirlerde; özellikle asker ve güvenlik güçlerinin yetersiz kaldığı yerlerde ve zamanlarda, kaliteleri bir takım askeri ve sportif geleneklerle canlı tutulmuş mahalli ve kaçınılmaz bir milis gücünü temsil ediyorlardı ki böyle durumlarda başkanları olsun olmasın; şehir yöneticileri, sayı çoklukları ve güçlükleri dolayısıyla bunlara dayanıyorlardı. Bu kişiler genellikle mesleksiz ve işsizlerdi. Bunlardan belli bir süre sonra kamu işlerinde yararlanılmaya başlandı. Hem karşıt bir güç olarak sebep oldukları olumsuzlukları gidermek hem de bunlardan yararlanmak düşünülüyordu. Fakat bunları bu denli hassas ve konumlar ve mevkilere getirilmeden önce ahlaki bir disipline sokulmaları gerekiyordu. İşte burada da kendilerini toplum ahlakını düzenlemekle görevli sayan ya da bu alanda çalışma gösteren tasavvuf ve tarikat kuruluşları bu düzensiz kişilerin uyması gereken kuralları saptamada rol aldılar. Cemal Anadol’a göre bu yapılanmadan sonra fütüvvet ehli ortaya çıktı. Ayarlar’ın yerini; cüvanmerd, yiğit, er, sabırlı, sözünde durur, namuslu, özü temiz, kimseye ziyan vermez, dostlarının faydası için kendi ziyanına razı olup katlanır, esirlere el uzatmaz, çaresizlere ihsanda bulunur, kötülükten çekinir, belayı rahat sayar kişiler aldı. Bizim kanaatimize göre bu denli düzenli düzensiz olan ve hatta büyük tehlikeler yaratacak kadar art niyetli olan bu kişilerin örnek teşkil eden timsaller şekline dönüştürülmesi temkinle gereken bir durum arz eder.
B. AHİLİK- FÜTÜVVET İLİŞKİSİ
Neşet Çağatay Ahilikten önceki fütüvvetnamelerde nitelikleri anlatılan fütüvvetçiliğin Ahilikten önce ortaya çıkmış bir kuruluş olduğunu belirtir. Ancak ona göre fütüvvetçilik daha çok kişisel erdem ve askeri niteliklere önem verirken Ahiliğin bunların yanısıra esnaf ve sanatkarlar korporosyonu gibi farklı işlevlere de sahip olduğu öne sürülmektedir. Kuşkusuz ki biz burada fütüvvetçiliğin kronolojik olarak Ahilikten önce meydana gelmiş bir yapılanma olduğu gerçeğini tekrarlamayacağız. Fakat şunu da inkar edemeyiz ki, o da; bu iki yapılanma arasında bir bağlantı olduğudur. Hatta konuya biraz daha derinlemesine baktığımızda Ahiliğin temelinin fütüvvetçilikte olduğu kanaatini çıkarırız. Neşet Çağatay Ahilik üzerine yaptığı incelemelerde Ahiliği fütüvvetten ayrı bir şekilde ele alıp onu sadece Türklere ait bir yapılanma olarak gösterir. Ahmet Yaşar Ocak burada tamamen Çağatay’dan farklı bir fikir beyan ederek onun bu düşüncelerine karşı çıkar. Ocak’a göre Çağatay’ın Ahiliği bir Türk kurumu olarak görmesinin temelinde yatan sebep batılı bilim adamlarına verilen tepkiden kaynaklanmaktadır. Çağatay’ın yukarıda fütüvvetçilik ve Ahilik arsındaki farkı belirtirken ortaya koyduğu görüş Ahiliğin Anadolu’da meydana geldiği fikrine dayanır. Bu fikrini temellendirmeye çalışırken de Ahiliğin XIII. yüzyılda Anadolu’nun esnaf ve yönetim anlayışlarını düzene sokmaktaki savını öne sürmektedir. Kuşkusuz ki Ahilik Anadolu’nun siyasi,sosyal ve ekonomik şekilleniş aşamasında dönemin getirdiği özgül şartlara göre bir takım farklı yapılanmalar göstermiş olabilir. Fakat bu onu tek başına bu dönemle sınırlı tutamaz. Ayrıca Çağatay tarafından ortaya atılan bir diğer görüş de Ahiliğin doğudaki fütüvvetçiliğe benzer bir kuruluş olduğudur. Ona göre fütüvvetçiliğin kökeni ve niteliği anlaşılmadan Ahilik anlaşılamaz. Çünkü fütüvvetçilik, sonradan Anadolu’da yeni bir nitelik kazanarak Ahilik adıyla anılmaya başlanmışsa da bir yeni biçimdeki Ahilik, temel kurallarını fütüvvetçilikten aldığından ilk sıralarda bir süre fütüvvet-ahi kuruluşu halinde faaliyet göstermiş olmasıdır. Burada fütüvvet-ahilik ilişkisini ve birbirleriyle olan bağlantılarını ortaya katmış olduğunu görüyoruz. Fakat Ahiliğin ayrı bir nitelik taşıyor olduğunu vurgulaması onu ortaya attığı fikirlerin çelişikliğinden dolayı eleştiriye tabi tutmamızı sağlar. Ahiliği Anadolu topraklarında doğmuş ve Türklere özgü bir kurum olarak görmüş anlayışlara tepki olarak, Anadolu dışında var olan ve daha Türkler buraya gelmeden önce de varlığını devam ettiren Ahilerin olduğu görüşünü savunan Ahmet Yaşar Ocak’a göre; XIII. yüzyılın başlarında yaşadığı bilinen ünlü Sufi Sehl-i Tüsteri’nin zamanında bir Ahi İbrahimden bahsedildiği, ayrıca Molla Cami’nin Nefehatü’l-Üns’ünden de , 1048’de ölmüş bir İranlı Ahi Ferec Zencani’nin yaşadığı fikri ortaya atılır. Burdan da anlaşılacağı gibi Anadolu’nun yanı sıra islam dünyasının farklı yerlerinde Ahi düşüncesinin mevcut olduğudur. Fakat buralardaki Ahi düşüncesinin, yaşadığı topraklar üzerinde ve ayrıca koşullar içinde nasıl farklı bir yapılanma gösterdiği merak konusudur. Çağatay’ın ortaya attığı Ahiliğin Anadolu’da niteliksel olarak farklılığı görüşü,bizce tek başına belirleyicilik taşıdığı anlamına gelmez.
Görüldüğü üzere Ahilik-fütüvvet ilişkisine dair ortaya atılan görüşler her ne kadar çok çeşitliymiş gibi görünseler de, çoğunda belirgin olan çizgi bu iki yapılanma arasında etkileşimin olduğudur. Fakat bazı tarihçilerin Ahiliği Anadolu toprakları üzerinde meydana gelmiş bir oluşum olarak görmeleri ve aynı zamanda da bu ikisi arasındaki etkileşimi kabul edip ispata gitme gayeleri çelişik iki durum gibi durmaktadır. Burda ortaya atılan bu görüşlere tepki olarak belirmemiz gereken bir husus da, Ahiliğin meydana gelişini var eden koşulları XIII. yüzyıl Anadolu’sunda arayanların bunun kendiliğindenci bir gidişat içinde açıklamalarıdır. Siyasi, ekonomik, kültürel, vb. açılardan olsun Ahilik gibi bir teşkilatlanmanın temelini Anadolu’da var olduğu görüşü bir spekülasyondan öteye gitmez. Çünkü böyle bir yapılanma kendisini ayrı coğrafyalarda var edecek koşulları gerektirse dahi maddi ve manevi temellere de gereksinim duyar. Bu maddi ve manevi temelleri belirttiğimiz gibi XIII. yüzyıl Anadolu’sunda aramak sağlam bir yapı oluşturmaz.
C. AHİLİĞİN ANADOLUDAKİ ŞEKİLLENİŞİ
1071 yılında yapılan Malazgirt Savaşı’nda sonra Anadolu yarımadası Türkler tarafından ele geçirildikten sonra buraya, doğudan olmak üzere göçler yaşanmıştır. Aynı zamanda VII. yüzyılın sonunda XII.yy’a kadar Abbasiler’de Anadolu’ya birçok sefer düzenlenmiştir. Abbasi ordusu içerisinde yer alan Türk unsuru yer yer bazı bölgelere yerleşmiştir. Böylelikle Anadolu hem Orta Asya, hem de Horosan ve İran bölgeleri olmak üzere bir göçe maruz kalmıştır diyebiliriz. 1225 yılından sonra Anadolu’ya yapılan göçler artık isteğe bağlı olmaktan çıkıp bir zorunluluk taşımaya başladılar. Buna neden olan ise Moğollar’dı. Dolayısıyla Moğol tehdidinden önce yapılan göçlerdeki insanlar göçebe, savaşçı ve hayvan yetiştiriciliği yaptıkları halde Moğol tehdidinden sonraki göçler içerisinde ise zengin sınıf ve sanatkarlar bulunmaktaydılar. 1243 yılında Kösedağ Savaşı’nda Moğollar’ın Selçuklular’ı yenmesi ile burada bir Moğol hakimiyeti görülmeye başlandı. Selçuklu sultanı vergiye bağlanılıp ülke Moğollar’ın yolladığı valiler tarafından yönetilmeye başlandı. Anadolu’yu toprakları üzerinde yaşayan halkın elinde bulundurduğu kazanç ile ülke gelirleri artık İlhanlılar’a doğru akmaya başladı. Moğol baskıları altında sıkıştırılan yöneticiler kendi halkı üzerinde acımasızca davranmaya başlamışlardır. Halk tarafından ise bu durum pek hoşnut karşılanmıyordu. Yer yer çeşitli yerlerde kendi hükümdarına ve Moğol valisine karşı ayaklanmalar görülüyordu.
1243-1336 yılları arasında Anadolu egemenliği sırasında Ahiler, Moğollara ve onlar ile iş birliği yapan Selçuklu’nun ileri gelenlerine karşı duran Türkmen halkının yanında yer almışlardır. Bu dönemde görülen bir diğer olayda Selçuklu sultanları arasındaki mücadele idi. Selçuklu sultanları arasında ki bu mücadelede ahiler II. İzzü’d-Din Keykavus’un yanında yer almışlardır. Dolayısıyla Keykavus’un Moğollara karşı direnmesi Türkmenlerinde onun yanında yer almasına neden olmuştur. Daha sonra Keykavus Türkmenlerin bulunduğu batı uçlarına, oradan da Bizans’a kaçmak zorunda kaldı. Moğol hakimiyetinin sürdüğü bu dönemde Ahi Evran adı ile halkın gönlünde yer tutan debbağlar piri, alim, sofi, hakim Şeyh Nasirü’d-Din Mahmut bin Ahmet Kırşehir’de debbağlar şeyhidir. Bu sıralarda Kırşehir Ahilerin yoğun olarak yaşadığı bir şehir konumundadır. Moğol yöneticilerine yakınlığı ile bilinen Mevlana Celalü’d- Din’in şeyhi Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesinden ahiler sorumlu tutulmaya başlandı. Bunlar içinde ön planda görülenler arasında Ahi Evran bulunmaktadır. Beli bir süre hapse atılan Ahi Evran çıkınca nihayetinde Kırşehir’de yaşadı. Aynı dönemde Kırşehir emaretine tayin olunan ve Mevlana’nın müridi olan Nureddin Caca Bey yönetim karşıtı olan Türkmenler ile isyan eden Kırşehir Ahilerini cezalandırdı. Cezalandırılanlar arasında Ahi Evran da bulunmaktaydı. Halil İnalcık’ın belirttiğine göre bu baskılardan kaçan Ahiler Türkmenlerin egemen oldukları uç bölgelere yerleştiklerinde buralarda Osman ve Orhan Bey’den zaviyeleri için vakf köy ve çiftlik almış bir çok ahi vardır.
Anadolu’da gelişen Ahilik, bu topraklar üzerinde önemli sonuçlar doğurmuştur. Anadolu’da sosyal,kültürel ve ekonomik yapılanmada önemli sonuçlar doğurmuştur. Göçebe hayat tarzına sahip olanları yerleşikliğe geçirmesi, esnaf ve sanatkarlar arasında sağladığı dayanışma duygusunu geliştirmesi, çoğu yabancı olan ve ekonomik faaliyetleri elinde bulunduranların sahip olduğu üstünlüğü dengelemesi açısından önemlidir. Rum-Selçuklu Türkiye’sinin ilk zamanlarında gayr-i müslim halk, sanayiyi ellerinde tutarken yerleşik Türkler daha çok gayri menkule yatırım yapıyor, tarım ve hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Bu sıralarda Çin’in kuzeyinde ortaya çıkan bir göç, tarihin en büyük insan kıyımına doğrun bir sel olup akarken önüne çıkan her şeyi söküp atıyordu. Bu katliamdan kaçan tüccar,esnaf ve sanatkarların çoğu parça parça Anadolu’ya geldiler. Bu esnaf ve sanatkarlar zümresi Anadolu’nun iktisadi ve içtimai yapısına tesis ederek o zamana kadar göçebe yaşayan Türkmenlerin şehirleşmesine neden olmuştur. Anadolu’da sanat ve ticaret bu göçlerden sonra canlılık kazanmıştır. Anadolu’nun dört köşesini süsleyen han, hamam, kervansaray, tekke ve zaviye, XIII. asır damgasını taşır. Anadolu’da gelişim gösteren bu süreç beraberinde birçok kültür öğesinin de taşıyıcısı olmuştur. Bu yeni gelenler hem yerli Bizans halkına, hemde kendilerini buraya göçe zorlayan Moğollara karşı örgütlenmek zorunda idiler.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin Kösedağ Savaşı (1243) ile yenilgiye uğratılması Anadolu üzerinde siyasi bir kargaşanın doğmasına neden oldu. Moğollar Selçukluları ortadan kaldırmanın kendileri açısından sağlıklı olmadığını göz önünde bulundurarak Anadolu’da siyasi bir hegomanyanın var olmasını engellemeye çalışmışlardır. Burada gözetilen amaç Anadolu’yu güçsüz bir duruma sokup kendi yönetim ve buyrukları altında hareket etmesini sağlamaktı. Bu dönem içerisinde farklı yerlerde bulunan Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli toplumsal dayanışmanın gerekliliklerini göz önünde bulunduraraktan bir takım çalışmalara girişmişlerdir. Aynı zamanda Kırşehir’de bulunan ve Ahiliğin yapılanmasında çok büyük katkıları olan Ahi Evran da göçler sonucu gelen esnaf ve sanatkarların birlikte hareket etmelerini sağlamıştır. Bu dönemde Ahiliğin taşıdığı amaçlar arasında belirgin olan yan, anayurtlarından kopup gelerek yerli halkın başka dille konuştuğu, başka dine inandığı, başka gelenek ve göreneklere bağlı bulunduğu yeni yurtlarında yani Anadolu’da kendi sanat ve ticaretine yeni bir hayat alanı açama , yaşama olanağı bulma çabasıdır. Taşıdığı bu amaçları gerçekleştirebilmesi için de bünyesinde bulundurduğu esnaf ve sanatkarları tek bir yapılanma altında toplama ve bunlara gerekli olan özellikleri (ahlaki,mesleki,askeri gibi) kazandırmak gerekliydi. Ahiliğin amaçları çok çeşitli bir yapı gösterse bile, bulundukları yerlerde hiçbir zaman muhalif ve çatışmacı olmamışlardır. Toplumu meydana getiren çeşitli sosyal sınıflar arasında dengeleyici olmuşlar, bütün halkın refah ve huzur içinde yaşamasını sağlamak için gayret etmişlerdir. Toplum içerisinde yer alan bir takım boş kişilerin topluma kazandırılmasında etkin rol oynamışlardır. Anadolu Selçukluları’nı takip eden beylikler (1250-1358) dönemini yaşamakta olan Anadolu, çeşitli Türk beylerinin idaresinde bulunuyordu. Kurumlaşmasını devam ettiren Ahilik, Selçuklu Devleti’nin Anadolu üzerindeki egemenliğini kaybetmesi ile beylikler döneminde de faaliyetlerine devam etmiştir.
D. AHİLİĞİN YAPISI VE İŞLEYİŞİ
Ahi birlikleri Anadolu’da başlangıçta, debbağ, saraçve kunduracıları kapsayan bir teşkilat olarak ortaya çıkmış, gelişerek bütün esnafı ve üye olmak isteyenleri bünyesinde toplayan çok yönlü sosyal bir kuruluş haline gelmiştir. Ahiler oluşturdukları bu kuruluş ile Anadolu’nun birçok yerine ulaşmışlardır. Faaliyet gösterdikleri yerleşim bölgesinde her türlü sanat kolu için farklı ve birlikler oluşturmuşlardır. Herhangi bir meslek dalında ayrı birlikler oluşturacak kadar esnaf ve sanatkarın olmadığı yerleşme yerlerinde birbirlerine yakın sayılabilecek meslektaşları bir araya getirirlerdi. Daha çok şehirleşme alanı olarak şehirlerde faaliyet gösteren Ahiler aynı zamanda yukarıda da belirttiğimiz gibi Anadolu’nun tenha yerlerine kadar da gitme gayreti göstermişlerdir. Bunların köylerdeki uzantısına “yaran odaları” adı verilmekteydi. Buralar genellikle köy dışından gelen misafirlerin ağırlandığı yerler idi.
Ahiler oluşturmuş oldukları esnaf ve sanatkar birliklerinin koydukları ana kurallar daha sonra ki zaman diliminde oluşturulan tüzüklerin ve kanunnamelerin temelini oluşturur. Bu tüzükler ve kanunnameler içerisinde yer alan uygulamaların temelini genellikle Ahiliğin işleyişini belirleyecek mesleki ve ahlaki kurallar oluşturur. Başlangıç halinde Ahi sanat kollarının sayısı sınırlı olsa da daha sonra yapılan çalışma ve teşkilatlanma ile arttırılmıştır. Farklılık gösteren meslek kolları gittikçe Ahiliğin yapılanması altına sokulmuştur. Ahilerde meslek ve sanat alanlarında mevcut olan bir hiyerarşinin varlığı gözümüze çarpar. Neşet Çağatay’ın verdiği bilgilere göre; “Ahilerde, meslek ve sanat alanlarında çırak, kalfa, usta hiyerarşisi bulunduğu gibi, Ahi zaviyelerindeki üyelerin bilgi kültür düzeylerinin yükselmesi için de yedi yada dokuz basamaklık bir hiyerarşi vardı. Burası en yüce makam “ahi babalık” idi. Ahi zaviyelerinde zaman zaman toplanan esnaf ve sanatkarlar, adab-ı muaşenet, yurttaşlık görevi, askerlik ödevi ve genel bilgiler yönünden eğitilirlerdi”. Görüldüğü üzere kendi içinde sahip olduğu hiyerarşik düzenden de anlaşılacağı gibi Ahilik teşkilatı sahip olduğu önemi çok iyi kavramış ve aynı zamanda da bünyesinde barındırdığı kişilere de öğretmekten sakınmamıştır. Kendisini toplumsal gerçeklikten soyutlamamıştır. Sanat ve meslek sahipleriyle tüccarların, gerek bir bütün halinde gerek kendi grupları içinde fütüvvetname esasları dahilinde dürüstlük, mertlik, civanmertlik, cömertlik, alicenaplıkla hareket etmelerini, birbirlerine saygılı ve yardımcı olmalarını, bütün insanları ve müşterilerini kendi meslektaşları ile birlikte kardeşleri bilerek kardeşliğin gerektirdiği biçimde herkese yardımcı olmalarını devemlı telkin ediyordu.
Ahi kurumunun işleyişinde uyulması gereken kurallar fütüvvetnamelerde belirtilmiştir. Diğer yandan Ahiliğin sahip olduğu bu kurumlaşmanın dibinin boşalmasını engellemek ve devamlılığını sağlamak için bir meslek yada sanat sahibi olmanın şart koşulduğunu görürüz. Neşet Çağatay’ın fütüvvetnamelerden yaptığı bir aktarmayı dile getirmenin konuyu aydınlatması açısından verimli bulmaktayız. “Ahilere helal para kazanmak gerektir ve hem vaciptir ve hem sünnettir. Her kimin ki meslek yada sanatı yoksa ona fütüvvet değmez. Ahilğin on sekiz dirhem gümüş sermayesi ve mutlaka bir işi olmalı ; işsiz olmamalı”. Herhangi bir mesleğe eleman alınırken ya da yetiştirilirken önce o kimse teste tabi tutulurdu. Çocuğun istidadı ve istekleri de dikkate alınarak seçim yapılırdı. Huy ve kabiliyetleri denenir, zeka derecesi hakkında bilgi sahibi olunur ve çocuğun hangi mesleğe daha yatkın olacağı değerlendirilirdi.
II. OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDA AHİLERİN ROLÜ
Ahilik, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da etkilerini göstermiştir. Aşıkpaşazade, Osmanlı Devletinin kuruluşu sırasında faal rol oynayan dört zümre arasında ahileri de zikreder. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında dönemin sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel öğeleri arasında ahilerin varlığı da görülür. Fuad Köprülü, Aşıkpaşazade’nin ifade ettiği bu dört zümrenin (Gaziler ve Alp’lar, Ahiler, Baciyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum) sadece, uç beylikler de dahil Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda rol oynayan özgül zümreler olarak görülmemesini, aynı zamanda Anadolu’nun siyasi ve içtimai yapısını anlamak içinde göz önünde bulundurulması gerektiğini dile getirir. Hatta bu teşkilatların kökeninin orta zaman İslam tarihi içinde aranmasına da vurgu yapar. Çünkü Köprülü’nün de haklı olarak ifade ettiği gibi bu zümrelerin muhtelif zaman ve mekanlarda başka başka ünvanlar altında görülmesi, sonra birbirine çok benzeyen ve hatta birçok defalar birbirine tadahül eden bu içtimai zümreler hakkında bazen en esasi menbalarda bile türlü tefsirlere müsait müphem, hatta yanlış malumat verilmesi önemlidir. Bundan önceki bölümde tıpkı bizimde ifade ettiğimiz gibi fütüvvetçilik ve Ahilik üzerine yapılan tartışmalarda sırf Ahilik sözcüğünü başlı başına farklı bir yapılanmanın ifadesi olarak ele alıp onun bir Türk kurumu olduğunu ispatlamaya çalışan ve fütüvvetten ayrı olarak değerlendiren anlayışların varolduğuna da dikkat çekmek isteriz Günümüz tarihçileri arasında süregelen tartışmalar arasında genellikle gözümüze çarpan noktalardan biri, ahilerin Osmanlı’nın kuruluşunda temel bir rol oynayıp oynamadığı üzerinedir. Kimi tarihçiler yukarıda belirttiğimiz gibi Aşıkpaşazade’nin ifade ettiği ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda etkin rol oynayan zümreler arasında ahilerin önemine dikkat çekerken, diğer bir tarafta ahilerin bunların ifade ettiği gibi temel ve ayrıcalıklı bir önem taşımalarından ziyade tali bir öneme sahip olduklarına vurgu yapar. Osmanlı’nın kuruluşunda ve bundan daha önceki tarihlerde olduğu gibi Anadolu üzerinde de var olan bir ahi potansiyelini dile getirmiştik. Ahiler yapmış oldukları çalışmalar ile bir çok yere kadar uzanmış ve buralarda kendilerine ait zaviyeler kurmuşlardır. Kuşku yok ki Osmanlı’nın temelinin atılmaya başlandığı dönemlerde de faaliyet göstermişlerdir. Fakat bu durum ileride koca bir imparatorluğa dönüşecek bir beyliğin temeli aşamasında, birincil derecede ne gibi bir öneme sahip olduğu fikrine temkinli yaklaşmamıza neden olmaktadır. Ahilerin Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında sadece bir faktör mü yoksa bizzat temel bir dinamik mi taşıdığı karıştırılmamalıdır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ahilerin birincil derecede önem taşıdığı üzerinde duran kimi tarih araştırmacıları Şeyh Edebali’nin bir ahi olduğunu iddia ederler. Bu görüşe karşı çıkanların başında gelen Ahmet Yaşar Ocak Şeyh Edebeli’nin ahi değil de bir Vefai şeyhi olduğunu söyler. Ocak, Edebali’nin bir ahi değil de sufi olduğunu belirttiği makalesinde, yakın bir tarihe kadar öne atılan ve Edebali’nin ahi olduğunu belirten görüşlerin tersine onun bir Vefai Şeyhi olduğunu ve günümüze kadar referans alınan kaynaklardan çıkarılan bir anlam karmaşasına ısrarla dikkat çeker. Diğer yandan Halil İnalcık’ın verdiği bilgilere göre de Osman Gazi’nin ahilerle yakınlığı olan mürşidi Babai Şeyhi Edebali ve Çorum Mecidözü’ne kaçan Aşık Paşa Kırşehir katliamından sonra kaçanlar arasındadır. Dikkat edilirse İnalcık burada Edebali’nin bir ahi olmadığını kesin ifadeler ile belirtmemişse de tersini de iddia etmemiştir. Hatta Edebali’nin ahiler ile yakınlığını ifade etmiştir. Zira yakınlığının olması Edebali’nin ahi olduğu anlamına gelmez.
Osmanlı Devleti’nin kurucularının da, Anadolu’da çok güçlü bir teşkilat olan, Ahilik teşkilatından yararlandığı akla getirilebilir. Temelleri atılan bir devletin kurucuları arasında sayılan kişilerin Anadolu toprakları üzerinde varlığını gösteren böyle bir yapılanmadan yararlanmaları bizce de yakın görülen bir ihtimaldir. Fakat burada Ahilerin oynadığı rol siyasi bir muhtevadan çok, yol gösterici bir yapı oynamıştır. Ahiliğin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda temel olduğunu öne süren Friedrich Giese, Osmanlı hükümdarlarının iktidarlarının temellerini Ahi tarikatıyla attıklarını öne sürer. Giese göre; “Uzun süre muazzam bir atalet içinde yaşayan Ahi cemaatlerinin, onları ateşleyecek sözler sarf edebilen, devlet adamı yeteneklerine sahip bir liderle karşılaştıklarında dindar bir Ahilikten sıyrılıp yeni bir imparatorluk kurabilecek disiplinli bir orduya dönüştüklerini bir çok müslüman tarikatında gözlemleyebiliriz”. Burada Ahilere verilen önem, gelecekte bir imparatorluk haline gelecek Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru haline getirilmiştir. Giese Ahiliğe hem kurucu bir misyon biçmiş hem de bu kuruculuk öncesinde sahip olduğu yapı itibarıyla da dindar bir görünüm atfetmiştir. Ortaya atılan bu iki görüşünde ne kadar doğru olduğu şüphelidir. Çünkü bundan önceki bölümde belirttiğimiz gibi Ahilik belli bir tarikat değil, sadece üzerinde bir takım sufi inanışlarının hakim olduğu bir yapılanmadır. İkinci ve bizce daha önemli olan konu ise Ahiliğin Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru olduğu fikridir. Bu varsayım maddi temele dayanmayan ve spekülasyon niteliği taşımaktan öteye gitmeyen bir özellik taşır. Bizim de ifade ettiğimiz gibi Osmanlı devlet adamlarının Ahilerin sahip olduğu önemi göz önünde bulundurarak, onlarla girdiği yakın ilişkilere girdiği fikrini destekleyen Ronald C. Jennings’in “Gazi Tezi Üzerine Bazı Düşünceler” adlı makalesinde ortaya attığı görüş önemlidir. Jennings’e göre; “14.yüzyıl hükümdarlarının her biri, büyük olasılıkla zamanın sosyal, ekonomik ve dini ortamında oldukça merkezi bir yer tutan ve Anadolu’da devletlerin sınırlarına bakmaksızın kasabalarda hakim olan ahi topluluklarıyla yakın ilişkiliydi. O zaman nüfusun ekseriyetini Türk savaşçıları değil, köyler ve kasabalar halkı oluşturuyordu. Ahiler toplumun girişimci kesimini temsil ediyorlardı. Sadece kasabalarda değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin tamamında en önemli grubu teşkil eden tüccar ve zanaatkarları birbirine bağladılar. Bazıları hristiyan üyelere sahip olduğu için, ahiler dini olarak çoğulcu bir topluma karşı yükümlüydüler. Ahiler toplumda hem hukuk ve düzen hem de sevgi ve muhabbet için gerekli bir güçtü. Bütün davranışlarını etkileyen hizmet ve kardeşlik ideallerine sahiptiler. Toplumsal etkinlikleri bu iki amaca yönelikti. Osmanlılar gibi türedi yöneticiler onların tam desteğini almak konusunda talihliydiler. 14.yüzyıl Osmanlı hükümdarlarının her bir ahi örgütünün gerçek bir üyesinden daha fazla ahilere sempati ve yakınlık duydular. Osmanlı yöneticileri ile Ahileri bir araya getiren ve birbirleri ile etkileşime girmelerini sağlayan nedenler arasında komşu devlet Bizans’a karşı girişilen gaza anlayışını da sayabiliriz. Çünkü her iki taraf açısından da birbirlerini tatmin edecekleri ve sahip oldukları anlayışları ortak bir payda altında birleştirecek bir nedenin olması gerektiğini düşünüyoruz.
Ucların toplumsal ve tinsel yaşamına, aynı zamanda , derviş tarikatları hükmederlerdi. Dolayısıyla, Osmanlı politik gücü için sufi bir köken de aranmıştır. En eski öyküler, Osman’ı ahi örgütü ile ilişkide bir Vefaiyye şeyhi, Ede Balı’dan kut alırken gösterir. Osman’ın ölümü üzerine (1324), yerine geçecek olanı seçmek için yapılan toplantı Ede Balı’nın yeğeni Ahi Hasan’ın zaviyesinde olmuş; Orhan ve oğlu Süleyman yeni fethedilen bu alanlarda bu ahiler için ve öteki dervişler için vakıflar yaptırarak Osmanlı devlet ve hanedanının kuruluşunda ahilerin ve dervişlerin önemli rol oynadıklarını teyid etmiştir. Burada da belirtildiği gibi Osmanlı devlet adamları Anadolu üzerindeki nüfuslarını arttırmak için var olan toplumsal yapının içerisindeki etkin güçler ile temasa geçmişler ve onları kendi devlet çıkarları için yönlendirmeye çalışmışlardır. Orhan ve oğlu Süleyman’ın fethettikleri yerlerde Ahiler için zaviyeler yaptırmaları bizce sorgulanması gereken iki durumu ön plana getirir. Birincisi bu zaviyelerin yapılması Ahilerin önceden gösterdikleri faydalardan mıdır? Yoksa ikinci neden olan bir politik manevradan mıdır? Her iki nedenin de haklı olan nedenleri de vardır. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken husus ikinci olarak saydığımız politik manevranın önceliğinin olduğudur. Hatta her iki nedende bir birinin türevidir. Çünkü Osmanlının fethettiği yerlerde, Ahilerin varlık koşullarını buralarda da devam ettirmesini sağlaması pragmatist bir siyaset ile açıklanabilir. Yoksa Osmanlı buraları fethederken, buralarda zaten var olan bir Ahi nüfusu varmıydı?
Ahilerin Osmanlı tarihi içerisinde sahip oldukları önemi gösteren bir diğer hususta Yeniçeri teşkilatının kuruluşundaki katkılarıdır. M.Fuad Köprülü, Ahilerin Yeniçeri teşkilatının kuruluşundaki önemlerine vurgu yapmış ve bu düşüncesinin temellendirilmesinin çeşitli vesikalar ve alimler tarafından kabul edildiğini göstermiştir. Ahi birliklerinin Osmanlıların kurulup gelişmesindeki rolleri o derece büyük olmuştur ki, ilk askeri birlik olan yaya askerlerin kıyafetleri bile Ahi giyeceklerine benzetilmiştir. I. Murat devrinde kurulan Yeniçeri teşkilatının kıyafetinde de Ahi başlığı kabul edilmiştir. Diğer bir yandan I. Murat’ın şed kuşandığı ve teşkilattan askeri bir güç olarak yararlandığı bilinmektedir. Ahilerin, Osmanlı Devleti için önemli olan Yeniçeri Ocağ’ı içinde faliyet göstermeleri önemleri açısından önemlidir.
Ahi Birlikleri, Divan-ı Hümayun’ca lüzum görüldüğü taktirde, yeterli sayıda üyesini, ordunun hizmeti olan mal ve hizmetleri üretmek üzere sefere gönderirdi. Osmanlı tarihinde ilk defa, 1389’da, I. Kosova Savaşında görev alan bu esnaf (ahi) grubuna “orducu” takımı adı verilirdi. Sefere nereden, nerede, hangi meslek ve ne kadar ordunun katılacağına Divan-ı Hümayun karar verir ve bu belde kadısına bildirilirdi. Belde kadısı Ahi birliği yöneticileri ile müşterek çalışarak kimlerin sefere katılacağını tespit ederdi. Orducu olarak seçilen Ahiler sefer donatımı yapılarak gönderilirdi. İlerde de göreceğimiz gibi bunların yokluğu sırasında ailelerinin masrafı ve diğer harcamaları orta sandıklarından karşılanırdı. Ahiler aynı zamanda Anadolu’da güvenliği sağlamaya çalışarak, bu sırada kuvvetlerini dış tehlikelere yöneltmek zorunda olan Osmanlıların yükünü hafifletmişlerdi. Kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar Seferi’ne çıkarken Anadolu Beylerbeyi’ne gönderdiği emirle, <<orducu esnafı >> nı beraberinde getirmesini istemesi, Ahiliğin askeri teşkilatçılığa olan katkısını ortaya koymaktadır. Düzmece Mustafa vak’asında Bursa şehrini hücumdan kurtarmış olmaları bunun güzel bir örneğidir. Ahilerin sahip olduğu ve Anadolu Selçuklu Devleti sırasında bile ellerinde bulundurdukları etkin rol burada da etkisini göstermiştir. II. Murat zamanında, Ahi Kadem, Ahi Yakup, Beyazıt zamanında Ankara ahileri, önemli görevler üstlenmişlerdir. Osmanlı merkezi otoritesinin kuruluşunda da Ahilerin yer aldığını görürüz. İşte bu bağlamda Ahilerin askeri fonksiyonlarının yanı sıra siyasi etkinlikleri de göze çarpar. Ahilerin sahip olduğu askeri güç, nizami, bir ordu kuvveti değildi. Ahiler başlarında reisleri olduğu halde dahili karışıklıklara ve uclardaki ayaklanmalara karşı bölükler oluşturmuşlardır.
A. AHİLİĞİN ESNAF LONCALARI İLE BAĞLANTISI
Osmanlı Devleti’nin yayılıp genişlemesinde sahip oldukları konum itibarı ile Ahilerin birçok alanda faliyet göstermesi önemlidir. Osmanlı döneminde esnaf birliklerinin idare tarzına çok önem verilmişti. Sanat erbabı içinde en dürüs ve en çok saygıya değer olan, muhtemelen yaşça da önde bulunan bir üstad teşkilatının reisi olup kendisine ahi deniliyordu. Osmanlılar sefer sırasında ordunun ihtiyacı olan malzemelerin tamamını taşıma yerine bu malzemelerden (yiyecek, giyecek, vb.) çok önemli bir bölümünü uğradıkları şehir ve kasabalardan temin etme yolunu seçmişlerdir. Böyle bir yönetimin başarıya ulaşabilmesi için ordunun geçeceği şehir ve kasabalarda lüzumlu ikmal malzemelerini yeterince ve zamanında hazırlayacak güçlü ve aynı zamanda ülke çapında şubeleri olan bir teşkilata ihtiyaç vardı. 13. Yüzyıl Anadolu’su ahisi Osmanlılarda Kethüda olarak adlandırılmıştır. Osmanlı devrinde meslek kuruluşları ile kurulan lonca tabiri esnafın işlerini görüşerek karara vardıkları yeri ifade ediyordu. Osmanlıda genellikle ahi yerine kullanılan tanir kethüdadır. Loncalarda zanatkarların ustaları, lonca kurallarını uygulayabilecek ve kendi adına hükümete başvurabilecek üyelerden birin kethüda seçerlerdi. Osmanlılarda ahiliğin yerine kethüdalığın geçmesi ile loncaların dini içeriğinde bir takım bozulmalar görülmeye başlanmıştır. Loncalar içerisinde görevli bulunan kişiler kendi bulundukları konumu korumak için devletin lonca işlerinde rol almasını teşvik etmişlerdir. Bunun nedeni devlet desteğini alarak bağlı bulundukları lonca sistemi içerisinde tehtid yaratabilecek farklı kesimlerin önünü kesmektir.
Ahilerin sanat ya da meslekleri için gerekli hammadde tedarikinden onun işlenişine ve satışına kadar her hususu inceden inceye kurala bağlamışlardır. Lonca sisteminin yapısında belirgin olan özellik üretim ve tüketim arasındaki dengeyi sağlamak olmuştur. Lonca temsilcileri hammaddeleri uygun fiyata alıp onu mamül bir ürün haline getirecek ustalara vermişlerdir. Burada denetleyicilik misyonuna sahiptirler. Ülke genelinde meydana gelen hammadde yetersizliğinin önlenmesi ve hammaddelerin dışarıya sevkiyatının ülke koşullarının göz önünde bulundurularak yapılmasını sağlamak için sultandan bir takım emirler çıkarmasını istemişlerdir. Loncalar esnaflar arasında üretim dengesini sağlayarak esnaf ve halkın satın alma gücünü de denetlemişlerdir. Loncalar içerisinde işinin ehli esnaf ve zanaatkarların yetişmesinde fütüvvet ahlakının sınırlayıcılığı altında usta yetiştirilirdi. Loncanın başında bulunan şeyhin kontrolü altında adaylar, deney ve hüner kazanmakla geçirilmiş üç-beş yıllık bir dönemden sonra ustalık elde edebilirlerdi. Ustalar önünde sınavdan geçer ve seyhin kendilerine ustalık simgesi olan bir peştemal kuşattığı bir törenle usta olurlardı. Burada belirtilmesi gereken bir diğer hususta fiyatları ve kaliteyi düzenleyen “İhtisab Kanunnameleri”dir. Bu kanunnamelere göre fiyatlar ve kalite durumu devlet görevlisi ile lonca içerisinde bulunan ustalar arasındaki görüşme sonucu kararlaştırılır ve karara bağlanırdı. Osmanlı Devleti, ihtisab kurallarını titizlikle uygular; loncaların bağlı olduğu ihtisab yasalarını, her yeni sultanın tahta çıkışında yeniden gözden geçirirdi.
B.AHİ BİRLİKLERİNİN ÇÖZÜLÜŞE GEÇMESİ
Ahi birlikleri bir esnaf ve teşkilatı olarak kurulmamıştır. Ancak zamanla bu birlikler esnafla bütünleşmiş, “Ahilik” denilince esnaf, “esnaf” denilince Ahilik hatırlanmıştır. Belkide işsiz güçsüz kişilerin Ahi zaviyelerini bir barınak haline getirmelerine mani olmak için Ahiliğin şartlarından biri “bir sanat sahibi olmak” şeklinde tesbit edilmiştir. Ancak daha sonraları “bir sanat sahibi olmak” teşkilat üyelerinin temel vasfı haline gelmiş ve Ahi birlikleri bir esnaf teşkilatına dönüşmüştür. Ahilerin esnaf loncaları içerisindeki gelişimine bakarak onu bir esnaf teşkilatı saymak yanlıştır. Fakat kendi bünyesinde taşıdığı amaçları en iyi gerçekleştirmek için esnaflar içerisinde faliyet göstermiştir.
Ahiler, erken dönem Osmanlı devlet ve toplumunda önemli bir rol oynamış, ancak mutlakiyet ve merkeziyetçiliğin artması sonucu devlet bunları gitgide kendi denetimi altına almıştır. Ahilik kentlerde sadece bir esnaf loncası örgütüne dönüşmüş, fakat fütüvvet ahlakı esnaf loncalarında devam etmiştir. Ahi birlikleri XVI. yy’ın sonlarında itibaren giderek çözülmeye başlamıştır. Bu çözülmeye neden olan sebepler arasında genel olarak tarih araştırmacılarının hemfikir olduğu nokta; Osmanlı ekonomisindeki iktisadi ve ticari gerileme gösterilir. XVI. yüzyılda Osmanlının dünya iktisadi hayatında meyda gelen olaylar karşısında gerilemesi bunun nedenleri arasında gösterilebilir. Diğer yandan dünya ekonomik tablosunda meydana gelen bu gelişmeler içten gelen olumsuzluklarla birleşince sonuç gittikçe yaklaşmaya başlamıştır. Kendilerine esnaflık hakkı verilen askerler ile çift bozarak şehire gelen köylü sınıfının bu çözülüş ile bağlantısı vardır. Her ne kadar hükümet bu köylüden çift bozan akçesi alsada bu önlem sonuç vermemiştir. Esnaf arasına katılmaya hak kazanan yeniçeri ve sipahi gibi askeri gruplarının da etkisiyle Ahi birlikleri çözülmeye başlamıştır. Bu grupların kârlı alanlara yönelerek, ele geçirmiş bulundukları yerlerde zorbalıkları ile Ahi ahlak kaidelerini uygulamamışlardır. İşte bütün bu olumsuzluklar çözülmeye neden olmuştur. Esnaf loncalarının çöküşünü, direk olarak Osmanlı Devleti dışında meydana gelen ekonomik olaylara bağlayarak açıklamak yetersiz olur. Çünkü eğer bir yapı kendi içinde çözülmeye başlamış ise dış müdahaleler bir katalizatör gibi süreci hızlandırmaktan başka bir şey yapmaz. İşta bu bağlamda içte de meydana gelen gerileme sürece damgasını vurmuştur.
www.hacettepe.edu.tr
KAYNAKÇA
Anadol, Cemal, Türk-İslam Medeniyetinde Ahilik Kültürü ve Fütüvvetnameler, Kültür Bakanlığı Yayınları:2648, Ankara, 2001.
Çağatay, Neşet, Ahilik Nedir?, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990.
Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989.
Demir, Galip, Osmanlı Devletinin Kuruluşu ve Ahilik, Ahi Kültürünü Araştırma ve Eğitim Vakfı Yayınları, İstanbul, 2000.
Ekinci,Yusuf, Ahilik, Ankara, 1989.
Erken, Veysi, Bir Sivil Örgütlenme Modeli Ahilik, Seba Yayınları, Ankara, 1998.
Esnaf ve Sanatkarlar Derneği, Cumhuriyetimizin 50. Yılında Esnaf ve Sanatkarlar, Güneş Matbaacılık, Ankara, 1973.
Giese, Friedrich, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu Meselesi”, Söğüt’ten İstanbul’a (Derleyenler: Oktay Özel- Mehmet Öz), İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2000.
İnalcık, Halil, “Ahilik, Toplum, Devlet”, II. Uluslararası Ahilik Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Kırşehir, 1999.
Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), (çev:Ruşen Sezer), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2004.
Jennings ,Ronald C., “Gazi Tezi Üzerine Bazı Düşünceler”, Söğüt’ten İstanbul’a (Derleyenler: Oktay Özel- Mehmet Öz), İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2000.
Kazıcı, Ziya, “Ahilik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.I, İstanbul, 1988.
“Osmanlı İhtisab Kanunnameleri ve Ahilik”, Türk Kültürü ve Ahilik (XXI. Ahilik Bayramı Sempozyumu Tebliğleri),Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları, İstanbul, 1986.
Köprülü, M. Fuad, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Akçağ Yayınları, Ankara, 2003.
Ocak, A. Yaşar, “Türkiyede Ahilik Araştırmalarına Eleştirel Bir Bakış”, I. Uluslararası Ahilik Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996.
“Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Ahilik ve Şeyh Edebali: Problematik Açıdan Bir Sorgulama”, II. Uluslararası Ahilik Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Kırşehir, 1999.
Şeker, Mehmet, İbn Batuta’ya Göre Anadolu’nun Sosyal-Kültürel ve İktisadi Hayatı İle Ahilik, Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Müdürlüğü Yayınları:195, Ankara, 1993.
Şimşek, Muhittin, Ahilik, Hayat Yayınları, İstanbul, 2002.
Pakalın, M.Şimşek, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C.II,İstanbul, 1971.
Ulutan, Burhan, “Ahiliğin Ekonomik Önemi”, Türk Kültürü ve Ahilik (XXI. Ahilik Bayramı Sempozyumu Tebliğleri),Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları, İstanbul, 1986.
Şu an okuduğunuz bu


comment closed