Home » Osmanlı Tarihi, Seçtiklerimiz » Osmanlı’da Suç ve Ceza

Osmanlı’da Suç ve Ceza

Tanzimat’a değin, insanlar haklı haksız idam edilebiliyor ve bu kararı yalnız padişahlar değil, başka devlet görevlileri de verebiliyordu. Medrese çıkışlı kadılar yargı görevlerini kendi evlerinde uyguluyorlar ve kanunnamelerde, insanlık dışı cezalar yer alabiliyordu.

suc-ve-ceza.JPG

Eksik tartı kullanan satıcının başı ağır bir tahtaya geçirilir, tahtadan ufak çanlar sarkıtılır ya da boynuna bir büyük çan asılır ve sokakta dolaştırılırdı.

Eskiler, halkı ilgilendiren, bir haksızlığın tanığı olduklarında, asıp kesmekten, asıp kesecek bir güçlünün yönetimi ele almasından söz ederlerdi. Topluma yönelik suç işleyenler için, kamu vicdanında hoşgörü aralaması yoktu. Darağacının en etkili ibret öğesi olduğu kanısı bugün de vardır. İlköğretim sıralarından başlayarak kanlı savaş sahnelerini, Sultan IV. Murad’ın, Kuyucu Murad, Köprülü Mehmed , Cafer paşaların, binlerce insanı asıp keserek Anadolu’da güvenliği sağladıklarını övünçle okuttuğumuz çocuklarımızın masum dünyalarına da, asıp kesmenin bir ‘adalet’ olduğunu yerleştirdiğimizin ayrımında değiliz.
Nitekim, öğretmenine, “Padişahlar suçluları yargılatıp da mı idam ettiriyorlardı?” sorusunu yönelten öğrenciye rastlanmaz. Diğer yandan ne ders kitaplarında, hatta ne de yetişkinlerimizin ulaşabilecekleri kaynaklarda, Osmanlı yüzyıllarında suçluların yargılanmasına, cezalara ilişkin açıklamalar da yoktur.

KAPIARASI’NDA “ECEL ŞERBETİ”

Padişahların, ‘Kaldırın!’, ‘Alın!’, ‘Götürün!’, ‘İndirin!’ gibi tek sözcükle ölüme gönderdikleri onca sadrazam, vezir, eyalet paşası, defterdar ve başkalarının, padişahın önünde, sarayın Ortakapısı’ndaki Kapıarası’nda yahut Balıkhane Kapısı’na indirilip ‘ecel şerbeti’ içirildikten sonra idam edilmeleri üzerine yapılmış, popüler düzeyde yapıtlarımız da yoktur. Dimitri Kantemir, “Türk padişahının, her gün uyruklarından on dört kişiyi yargılatmadan öldürtmek ayrıcalığına sahip olduğunu” yazar. Allahtan, IV. Murad dışındakiler, bu ayrıcalıklarını kullanmada oldukça tutumlu davranmışlardır. Bununla birlikte sarayda, Paşakapısı’nda, İstanbul’un meydanlarında, iskelelerde boğulan veya boynu vurulanların, taşralarda idam edilenlerin sayısı yine de az değildir.

İSTANBUL’A GELEN KESİK BAŞLAR

Taşralarda idam edilen önemli kişilerin kesik başlarının İstanbul’a getirilip saray kapısı önünde yere atılması, ibret taşlarına dizilmesi, mızraklara geçirilmesi; yakalanan eşkıya reislerinin çengele vurulması veya kazığa geçirilmesi, çarmıha gerilip oyulan etlerine mumlar dikilerek at sırtında gezdirilmesi, cellatların, bir elde kanlı pala, ötekinde perçeminden tutulmuş kesik baş, çarşı esnafından ‘hammaliye’ (bahşiş) toplamaları Tanzimat’a kadar sürmüştür.

tutun-icenlere-ceza.JPG

Osmanlı devletinde 15. ve 16. yüzyıllarda tütün içenlerin kazığa oturtularak cezalandırılmaları (Jan Luyken).

IV. MURAD’IN HİDDETİ

Padişahların arada, halkta korku uyandırmak için, ‘siyaset’ edip sudan nedenlerle güçsüz kullarını öldürtmeleri de dehşetle izlenmiştir. IV. Murad’ın, İznik kadısını, kardeşi Sultan İbrahim’in efsuncu evinde veziriazamı boğdurtmalarını Naimâ Tarihi’nden özetleyelim:

“Padişah-âlem-penah (IV. Murad) şikâr (av) ederek İznik’e teveccühle atını ılgar edip önden giden habercileri geride bıraktı. Yol ve geçitler çamurdu. İznik Kadısı yolları temizletemeden şehre erişen padişah, ihmal ettiği suizannıyla Kadı’nın asılmasını ferman buyurdular. Mübaşirler gelip asmağa götürdüklerinde feryat edip, ‘Behey ağalar! Şevketlü padişahımızın teşrifi haberi dün geldi. Cümle reayayı ve şehir halkını, yolların temizlenmesine çıkardım. Fakat o gün at koşturup geldiler. Benim günahım yoktur!’ diye yalvardı ise de faydası olmadı. Nasuh Paşazade, ‘Padişahınemri böyledir’ diyerek alıp kale kapısına ilettikte şehir halkı umumen seyre çıkmışlardı. Zavallı kadı yüzünü halka tutup, “Müslümanlar, Hak huzurunda, nahak yere gittiğimin şahadetini sizden talep ederim!” diyerek emre boyun eğdi. Başında örfü (sarığı) ile kale kapısına asıldı. Üç gün öyle durdu.”

VEZİRİAZAMIN BOĞDURULUŞU

Sultan İbrahim’in, Veziriazam Salih Paşa’yı boğdurtmasındaki gerekçe daha ilginçtir:

“Padişah hazretlerinin lâtif mizacı (!) hareket gerektirdiğinden bazen tahtırevanla, bazen atla, bazen de koçuya binerek şehirde dolaşıp dururdu. Karşıdan gelen arabalar yolu tıkadığından, “Arabalar şehre girmesin ve şehirde bir fert arabaya binmesin ve İstanbul içinde bir araba görmeyeyim!” diye yasak etmişlerdi. Yürek sıkılmasına ve sevdayî illetine müptela olduklarından, üfürükçü şeyhlere okutarak müsterih olurlardı. Davutpaşa’daki efsuncu imama giderken önüne bir araba çıktı. Bunu, veziriazamın emrine kulak vermemesine hamledip, “Tez veziriazamı çağırın!’” diyerek art arda adamlar gönderdi. Zavallı Salih Paşa, sarayında ikindi divanına hazırlanıyorken aslını bilmeden bir çapkına binip imamın evine vardığında padişah, “Ben arabalara yasak koymuşken niçin benim tembihim tutulmaz, ben padişah değil miyim? Tez boğun!” diye bağırdı. Salih Paşa özür dileyip canını kurtarmaya çabaladıysa da asla ikna olmadı. Saray görevlileri, imamın evindeki kuyunun ipiyle günahsız Salih Paşayı o saat boğdular.”

tokmak-cezasi.JPG

Tavernler ve diğer yabancı gezginlere göre, kanlarının akıtılması günah sayıldığı için din adamları, taş dibekte tokmakla dövülerek öldürülürdü.

Tanzimat’a değin Osmanlı tarihinin her sayfasında, siyaset etmek denilen haklı haksız, karakuşî idamlar vardır. Yalnız padişahlar değil, Veziriazam, eyalet valileri, serdarlar da siyaset edebiliyorlardı. Ancak Tanzimat’ta, Fransız ceza yasası örnek alınarak hazırlanıp Sultan Abdülmecit’in bir iradesiyle 1840′ta yürürlüğe giren Ceza Kanunname-i Hümayunu siyaset etmeye son vermiştir.

“KARA KAPLI KİTAP”

Yukarıda örnekleri verilen ‘örfî’ uygulamalardan ayrıca, bütün beldelerde ‘kaza’ (İslam hukukuna göre yargı) işlerine bakan kadılar ve naipler vardı. Medrese çıkışlı kadılar, yargı görevlerinin yanı sıra bulundukları kentin güvenliğinden, belediye işlerinden ve çarşı pazar denetiminden de sorumluydular. Soruşturma, yakalama, ihzar, İnfaz aşamalarında naip, kâtip, subaşı, muhzır vb. kadı’nın buyruklarını yerine getirirlerdi. Çoğunca kadı’nın evinde akdedilen Meclis-i şer-i şerifte (yargı oturumlarında) akla hayale gelmedik davalara bakmak durumunda kalan kadıların yegane başvuru kaynakları, halkın “kara kaplı kitap” dediği, İslâm ulemasının fetvalarının toplandığı “kütüb-i fetavâ” (fetva mecmuaları) ile “örf-i padişahı”, “siyaset-i sultanî”, “yasağ-ı padişahî” denilen yasaları içeren kanunnamelerdi.

Bu mecmualardaki “had” cezasını gerektirir suçlara ilişkin “zina”, “katl-i nefs” ve “cerâim” (cinayet), “şürb-i hamr” (içki içmek), “sirkat ve gasb” (hırsızlık, soygun), “kutta-i tarik” (yol kesenler), “deyn” (borç) vb. bahislerde, yüzlerle, hatta binlerle, formüle edilmiş şer’î ve örfî örnek olay bulunurdu.

ADAMINA GÖRE ADALET

Kadı, tarafları, tanıkları dinleyip kanıtları değerlendirdikten sonra “hükm-i şer’i” sine göre “ta’zir”i (cezayı) belirleyip uygulatır; hükme bağlayamadığı davaları bir kere de Divan-ı Hümayun’da mürafaası için üst mahkemeye havale ederdi.

“Tevbih” (uyarı), “darb” (dövme), “haps”, “kat-ı uzuv” (organ kesme, kırma), “katl” (öldürme) ve “recim” (taşlayarak öldürme) başlıca cezalardı. Hükmedilen ta’zir, cürüm akçesi, kısas ve diyet, tarafların kişisel, dinsel ve toplumsal konumlarına göre farklı olmaktaydı.

Örneğin, “sefele”den (düşkünler) biri, kavga, dövme vb. fiillerden dolayı “ta’zir-i ahissa” ( darb + hapis) ile cezalandırılırken, aynı suçu işleyen ‘orta halli’ birine hapis öngörülür; eşraftan (şanı yüce kişiler: ümera, ayan, tüccar) birine ise ihtar edilirdi. Eğer suçlu eşrafü’1-eşraf’tan (din bilginlerinden, seyyidlerden) ise kadı evine ilâm gönderip “Bir daha yapma!” uyarısında bulunurdu. Bu, adamına göre adalet anlayışının eski bir gelenek olduğunu gösteriyor.

falaka.JPG

EN ÜNLÜ CELLAT “KARA ALİ”

Kadının hükmettiği cezaları subaşı, muhzır, ases gibi zabıta ağaları, kavas ve falakacılara uygulatıyorlar; idamları da cellatlar infaz ediyordu. Haddi aşmamak koşuluyla hırsızlara işkence edildiği gibi, âsiler ve eşkıya reisleri de çengele vuruluyor, kazığa oturtuluyordu. Evliya Çelebi, cellatların pîri Eyyüp Basri’yle Osmanlı cellatlarının en ünlüsü Kara Ali’yi şöyle tanıtır:

“Eyyüp Basrî, katl edileceklere gusul ettirip siyaset meydanına çıkartır; türlü tesellilerle imanı yeniletip kelime-i şahadet getirtir; boynunu kıbleye çevirip sağ eliyle başını sığadığında adamcağız donakalınca, iki eliyle tuttuğu kılıcı besmeleyle indirip kellesini teninden ayırır; ruhuna fatiha okurmuş. Sonra uzaktan bakanları çağırıp ibret alın diye nasihat edermiş. Bu kavmin üstad-ı kâmili Murad Han’ın cellâdı Kara Ali’dir ki, pazularını sığayıp ateş saçan kılıcını kemerine bağlayıp sair işkence ve karabend ve nakışbend ve kemendbend ve zünnarbend edeceği ucu aşıkh yağlı kemendleri kemerine asıp vesair işkence âletlerinden kelpedan ve burgu ve mismar ve buhur-ı fitil ve deri yüzecek tentraş ve polat tas ve türlü türlü zehirli göz milleri ve el ayak kırmağa mahsus baltaları iki yanına takıştırır. Omuzlarında servi ağacından altın bezekli kazıklar bulunan kalfaları da yedişer pare âlet ile kemerlerine ziynet verip yalın kılıç merdane cünbüş ederler. Amma ne’uzü-billah hiç birinin çehresinde nur kalmamış zehir gibi âdemlerdir.”

ZİNDANLAR HAKKINDA…

İstanbul’a gelen gezginlerin yapıtlarındaki cellat işkencelerinin çoğu gerçek dışı olmalıdır. Kürek, kalebent, hapis ve sürgün cezalarına çarptırılanların kapatıldıkları zindan, tomruk, salma tomruk (yarı açık hapishane), imam evi (kadın hapishanesi), hisar, ada gibi yerlerin, hatta, Tersane zindanı Banbul’un, borçluların konulduğu Baba Cafer zindanının, siyasi suçluların, tutuklanan yabancı elçilerin kapatıldığı Yedikule’nin, Paşakapısı Tomruğu’nun koşulları da yeterince bilinmiyor. Urfa’da, paşa sarayının tomruğunu gören Moltke şunları yazıyor:

“Urfa Sarayı’nın dar bir mahzen veya ahırında dokuz ihtiyar gördüm ki bunlar üç buçuk yıldan beri burada çürümekte idiler. Boğazlarına takılı demir halkalardan (laleler) ağır bir zincirle birbirlerine bağlıydılar ve günde iki defa hayvanlar gibi su içmeye götürülüyorlardı.”

Moltke, 1836′da İstanbul’da Serasker Kapısı’ndaki (Harbiye Nezareti) bir dayak cezasını da şöyle anlatır:

“Serasker Kapısı’nda değnek cezasının tatbik edildiğini gördüm. Beş Rum, her biri 500 değnek, yekûn olarak 2.500 sopa yemeğe mahkûm edilmişti. Bir kavas, mahkûmun göğsü üstüne diz çöküp ellerini tutuyor; ikisi falakayı tutarken iki kavas da değnek vuruyordu. Paşa, bana iltifat olmak üzere, 200′er değneği affetti. Ben kalanı da çok bularak 25 değnek teklif ettim. Sonunda 50 değnekte uyuştuk. Sopa yiyenlere, bu lûtfun Prusya beyzadesinin hatırı için olduğu bildirildi.”

Necdet SAKAOĞLU


Popüler Tarih, Kasım 2000

Şu an okuduğunuz bu yazı , tam olarak 7.687 defa görüntülenmiş.

Etiketler: , ,

comment closed