Home » Türkiye Gündemi, Yakın Türkiye Tarihi » Tarihten ve belgeden korkan devlet

Tarihten ve belgeden korkan devlet

ŞANSLI GAZETECİ . Can Dündar’ın Mustafa adlı filmini henüz göremedim, ama film hakkında öyle çok yazı yazıldı ki, filmi görsem bile anlatmamı isteyeceğinizi sanmıyorum. Ama film dolayısıyla artık herkesin öğrendiği bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. O da, Can Dündar’ın incelemesine izin verilen Atatürk’ün Not Defterleri’nin (ve Atatürk’e ait pek çok belgenin) neredeyse 70 yıldır sadece kamuoyundan değil tarihçilerden ve araştırmacılardan bile saklandığı gerçeği. Yıllardır Atatürk’ün, 1904’ten 1938’e kadar cebinde taşıdığı küçük defterlere not tuttuğu söylenir ama bu defterler kaç tanedir, içinde neler vardır, hangi yıllara aittir, nerede saklanır, buralara nereden ve nasıl gelmiştir gibi konular adeta bir muammadır.
Mustafa
DERDEST EDİLEN BELGELER . Bir iddiaya göre, 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün ölüm haberi ulaştığında, o güne dek herhangi bir nedenle kendisine mektup yazanların, Çankaya Köşkü’ne üşüştüğü, herkes şahsıyla ilgili evrakı yok etme telaşındayken, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emriyle Muhafız Birliği’nin Köşk’ü korumaya almış, giriş çıkışı yasakladıktan sonra, çalışma odasında özel kalem görevlilerince işaret edilen kutu, dolap ve çekmecelerde bulunan bütün kâğıt, belge ve defterleri tasnifsiz halde bir sandığa doldurularak Genelkurmay binasına naklettirilmiştir. Uzun süre İş Bankası’nın kasalarında muhafaza edildiği sanılan sandıkla kimse ilgilenmez. Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi oluşurken ortaya çıkan defterleri ilk kez yurt gezisine çıkarken Genelkurmay’dan Atatürk hakkında nakledeceği özel bilgi notu isteyen Kenan Evren okur ve defterlerin yayınlanmasının sakıncalı olduğuna karar verir. 



EVREN KAFASI . Buna benzer bir bilgiyi, Hasan Celal Güzel vermişti. Kendisinden Cumhurbaşkanlığı arşivlerini düzenlemesini isteyen Evren Paşa’nın “Atatürk’ün günlük programını ve görüşmelerini tutan yâverleri, çok teferruata yer vermişler. Yediğini, içtiğini, bazen bir hanımla özel görüşmesini bile yazmışlar. Bunlar açıklanırsa Atatürk düşmanları bu belgeleri O’nun aleyhinde kullanırlar, diye endişeliyim” diyerek bu belgeleri SEKA’ya gönderip imha ettireceğini söylediğini aktaran Güzel, yazısını “Aklıma gelince içim ürperiyor ve Evren Paşa’nın bu eşsiz tarih hazinesini yok etmemiş olmasını diliyorum” diye bitirmişti. (‘Latife Hanım’ın Defterleri”, Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi, 4 Şubat 2005)

ŞANSLI ARAŞTIRMACI . Yakın zamana kadar 32 defter olduğu ve bunların ATASE, Anıtkabir ve Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde dağınık olarak bulunduğu sanılırken, 2006 yılında Genelkurmay (ATASE) Arşivi yetkilileri, kendilerinde 34 defter olduğunu, bunların 12 ciltte toplandığını, şimdiye kadar 6 cildin satışa sunulduğunu, diğer 6 cildin ise yayım aşamasında olduğunu açıklamışlardı. Ama ne hikmetse, ‘6 cildin yayım aşaması’ bir türlü tamamlanamadı. Öte yandan, Can Dündar’a kadar, ATASE’deki 24 defter üzerinde çalışarak 1987’de bir master tezi hazırlayan Emekli Albay Ali Mithat İnan’dan gayri hiçbir araştırmacı defterlerin aslını görme şerefine nail olamadığı için, ATASE’nin yayımladığı ciltlerde sansürlenen yerler var mı kuşkusu giderilemedi. Öte yandan o defterlerde tam olarak ne yazıldığını öğreninceye kadar, Mustafa Kemal Atatürk’ün saklanması gereken ne gibi sırları, defoları olduğunu merak edenlere hak vermemek mümkün değil.

ŞANSSIZ TOPLUM . Bu haftaki yazıda ancak bir kaçını aktarabileceğim yüzlerce olay gösteriyor ki, Cumhuriyet döneminde belge deyince akla, bir an önce kurtulunması gereken, kurtulmak mümkün değilse imha edilmesi gereken, imha edilemiyorsa gözlerden saklanması gereken bir baş belası gelmiş. Tarihe bakışımız değişmeden belgeye, arşive bakışımızın değişmesi kolay değil elbette ama bütün zorluklara rağmen, başta ATASE olmak üzere tüm kurumlardan, bugüne dek bizlerden sakladıkları ne kadar tarihsel bilgi ve belge varsa bir an önce ortaya çıkarmalarını, araştırmacılara ve halka sunmalarını ısrarla istemeliyiz. Tarihsel ve güncel gerçekleri bilmek bizim vatandaşlık hakkımız, bunları bize sunmak da onların görevi!

I. Dünya Savaşı yıllarında, Rus işgali sırasında el konulmasın diye Samsun’a gönderilen ve işgal sonrası Trabzon’a iade edilen 500 yıllık Trabzon Vilayet Arşivi’nin 1982’de yanlışlıkla denize dökülmesine de, 1987’de 76 kamyon evrakın bilimsel metotlarla ayıklanmadan Konya Vilâyet Arşivi’nden çıkarılıp SEKA’ya gönderilmesine de ses çıkarmamıştık. (Aktaran Enis Berberoğlu, “Dünü unutma yoksa soyulursun”, Hürriyet, 26 Haziran 1998.)

Şahbaba kitabının yazarı Murat Bardakçı “milyonlarca belgenin olduğu Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bugün Sultan Vahideddin’le ilgili işe yarar tek bir siyasi belge bulunmuyor, var olanlar sadece nişan tevcihi, cülus yıldönümü kutlaması yahut doğum günü tebriki gibisinden beşinci, onuncu derecedeki protokol yazışmaları (…) İşin vahim tarafı, arşivlerde bulunması gereken siyasi belgelerin şimdi nerede olduğunu kimselerin bilmemesi” dediğinde de üzülmemiştik. (Aktaran Mustafa İslamoğlu, “Şahbabanın Kemikleri Sızlamaz mı?”, Yeni Şafak, 10 Şubat 1999)

OKKASI ÜÇ KURUŞ ON PARA . 1931 yılında, İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi’ne ait yaklaşık 50 ton Osmanlı belgesinin ‘bakkal ve sairenin eline geçmemesi için, evrakı alana, bunu yurtdışına çıkarma şartını koyması üzerine, ‘okkası üç kuruş on paraya’ Bulgaristan’a satılmasından yaşımız icabı haberimiz olmamıştı ama, yıllar sonra Sirkeci Tren İstasyonu’na götüren kamyonlardan evrakların Sultanahmet Parkı civarında ortalığa saçıldığını ve çöpçüler tarafından toplanarak Kumkapı’da denize döküldüğünü veya belgelerin bir bölümünün 40 milyon levaya Vatikan’a satıldığını okuduğumuzda da sarsılmamıştık. (Bulgaristan’daki Osmanlı evrakı, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 1994.)

2000 yılında, aralarında Sultan II. Beyazıt tarafından kurulan Haremeyn Vakfı da olmak üzere çeşitli vakıflara ait Osmanlı evraklarının, SEKA çöplüğünden vatandaşlarca toplandığı gazetelere yansıdığında da ilgi göstermemiştik. (“Osmanlı Arşivi’nin Belgeleri Kâğıt Yapılsın Diye SEKA’ya Gönderildi”, Yeni Şafak, 17 Haziran 2000.)

Halil İnalcık, arşivlerimizin tam olarak açık olmadığını,1989 yılında çıkarılan bir kararname ile, Osmanlı Arşivleri’nde çalışmanın daha da zorlaştığını söylediğinde de konuyla ilgilenmedik. (“Osmanlı arşivleri dünyaya açılmalı”, Radikal, 11 Şubat 2001)

KORUMAK MI İMHA ETMEK Mİ? . Durumu, Cumhuriyet kuşaklarının Osmanlı geçmişine ilgisizliğiyle açıklamak mümkün mü acaba? Bence değil, çünkü Cumhuriyet kuşakları kendi dönemlerine karşı da ilgisiz. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e yaklaşık 150 milyon belge, 366 bin defter kaldığını biliyoruz. Bu sayılar, Osmanlı arşivlerinin dünyanın belki de en muhteşem bilgi hazinesi olduğunu gösteriyor. Bu hazinenin korunması yolundaki ilk adımı 1 Mart 1923’te atan Cumhuriyet hükümetleri, muhtemelen Osmanlı gibi belgelere boğulmamak için, 1934’te ‘Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve Vesaikin İmhasına Dair’ nizamnamelerin ilkini çıkarmıştı. Ancak, devlet dairelerinin 10 yaşını aşmış belgeleri imha etmesini öngören bu nizamnamede evrakların imha şekli açıklanmadığından taşra ile merkez teşkilatları arasında bitmez tükenmez yazışmalar yapıldıktan sonra, gizliliği olan ama güncelliğini yitiren belgelerin kıyılarak kağıt tüccarlarına satılmasına karar verilmişti, çünkü o yıllarda henüz SEKA kurulmamıştı!

ALLAHTAN ÖDENEK YOKTU . Uygulamadaki başıbozukluk yüzünden 1937’de rafa kaldırılan nizamnamenin yerine 1956’da çıkarılan yeni İmha Kanunu ve 1957’deki uygulama yönetmeliği ise o kadar karışıktı ki, uygulama adeta imkansız hale gelmişti. Sonuçta Maliye Bakanlığı ödenek ayıramadığı gerekçesiyle 1959’da bu yasanın uygulanmasına son verdi de bazı belgeler kıyılmaktan kurtuldu! 1923-1934 ve 1937-1956 arasında kaç komisyonun ne kadar belgenin imhasına karar verdiğini bilemiyoruz. Çünkü, tahmin edileceği gibi, imhaya ilişkin kayıtlar da ortada yok! 1959’dan 1988’e kadarki dönemde ise, tam 17 kurumun TBMM’den aldığı özel izinle kendi belgelerini imha ettiği ileri sürülüyor. (Prof. Dr. Oğuz İçimsoy’un Tarih Vakfı’nın Ekim 1998’de düzenlediği Özelleştirme ve Kurum Arşivleri adlı panelde sunduğu “Özelleştirme uygulamaları ve özelleştirilen kamu kuruluşlarının arşivleri” başlıklı bildiriden.)

Bu kurumlar arasında Sümerbank, Etibank, Tariş gibi Cumhuriyet’in ilk göz ağrıları da var. Bir başka örnek de faaliyet alanı belgeler olan basın yayın alanından. Binlerce kitap ve belgelik arşivi ile Cumhuriyet kuşağının gururu olan Orhan Koloğlu, adını hatırlamadığım bir televizyon programında, kendisi Basın Yayın Genel Müdürü iken (1974, 1978-79) Milli Mücadele’den itibaren bütün demeçlerin, resmi açıklamaların kaynağı olan kurumunun arşivini araştırmaya kalktığında ‘bina değişimi sırasında’ bütün belgelerin SEKA’ya gönderilmiş olduğunu öğrendiğini açıklamıştı.

SEKA’NIN KÂĞIT İHTİYACI . 1980’lerde televizyonlarda “siz imha edeceğiniz kâğıtları söyleyin biz kamyon gönderelim” mealindeki reklamları hatırlayanlar için şaşırtıcı olmayacak bir bilgi daha: 12 Eylül darbesi sonrasında gerek devletin kağıt ihtiyacını karşılamak, gerekse ait olduğu kurum binalarında yeni boş alanlar açmak ve gelir temin etmek gerekçesiyle Tek Parti döneminin hafızası anlamına gelen CHP’nin grup toplantılarının tutanakları, 1960 sonrasına damgasını vuran Adalet Partisi’nin arşivleri, Cumhuriyet Senatosu’na ait zabıtların tamamı ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında rejimin bekçisi olan İstiklal Mahkemesi zabıtlarının bir bölümü de SEKA’ya gönderilerek imha edilmişti! (Aktaran Ahmet Aksu, “Devlet arşivi imha ediliyor; Cumhuriyet tarihi yazılamayacak”, Zaman, 17 Haziran 2002.)

1998 yılında Dışişleri Bakanlığı’na ait kıymetli evrakların bulunduğu bir çelik kasanın Milli Emlak tarafından hurdacılara satıldığını hurdacıdan kasayı satın alan market sahibi içindeki evrakların gizli damgalı olduğunu görüp de Dışişleri Bakanlığı’na, onlar ilgilenmeyince Genelkurmay Başkanlığına haber verince öğrenmiştik.

Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nden Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ’a göre durum o kadar vahimdi ki, “bir an önce gerekli altyapı oluşturulmazsa bundan 50–100 yıl sonra bugünlerin tarihi yazılamayacak” idi. Marmara Üniversitesi Yakın Çağ Tarihi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin de aynını düşünüyordu. İstanbul Şişhane’deki Tünel’le ilgili bir çalışma yaptığı sırada Osmanlıca ve Fransızca pek çok değerli belgenin İETT arşiviyle beraber 1982 yılında imha edildiğini öğrenen Engin’e göre Türkiye Cumhuriyeti’nin arşivleri öylesine tahrip olmuştu ki, Cumhuriyet tarihi ile ilgili master ve doktora öğrencilerine üzerinde çalışacak belgeleri mevcut olan konu bulmakta ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. (Zaman, 17 Haziran 2002.)

BİZ DEĞİL BAŞKALARI SUÇLU . İlber Ortaylı 13 Şubat 2001’de Milliyet’te yayımlanan yazısında “Artık bir sır değil; Dışişleri arşivlerimiz düzensiz. 18. ve 19. asırda bu yerkürede büyük devlet olarak yaşayanların hepsinin muhteşem Hariciye Nezareti arşivleri vardır. Onların içinde bu tarihi imtiyazın farkında olmayan ve bir Dışişleri Bakanlığı arşivi (imparatorluk ve cumhuriyet bir arada) kurup ilmi araştırmalara açamayan tek ülke Türkiye’dir” demiş ve eklemişti: “Tabii Ermeniler de bu noksanı büyük şamatayla istismar ediyorlar..” Yani her zamanki gibi, biz değil, arşivlerini düzenleyemeyen Dışişleri Bakanlığı değil, başkaları (bu olayda Ermeniler) suçluydu!

Bütün bunlar bize, belgeyi ya gereksiz görerek saklamanın gereğine inanmayan, ya da tehlikeli görerek derhal imha etmek gerektiğini düşünen bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Buna bir de iyi niyetle bu sorunları aşmak isteyenlerin karşılaştığı, mekân, yetişmiş eleman, araç-gereç, para sorunlarını eklersek durumun ne kadar vahim olduğunu tahmin edebiliriz. Şimdi bazı özel vakalara göz atalım.

BULGARİSTAN’A SATILAN OSMANLI EVRAKLARI 

Olayın başlangıcı 1929 yılına kadar gitmişti. İddialara göre, o yıl Maliye Bakanlığı, Defterdarlığa bir yazı göndererek ‘depolardaki lüzumsuz evrakların satılmasını’ istemişti. İstanbul Defterdarı da, 1931 yılında deposundaki eski yazılı evrakların değerli olup olmadığına bakmaksızın hepsini elden çıkarmaya karar vermişti. Önce 1928’de yapılan ‘Harf Devrimi’ dolayısıyla artık gözden düşmüş olan eski yazılı evrakların yakılması düşünülmüş, sonra birileri ‘niye yakalım satarız maliyeye gelir elde ederiz’ demiş, başka birileri de ‘yurtiçinde satarsak bakkalların eline geçer, biri ola ki yazıları okur, sonra evrakların tarihi değere sahip olduğu anlaşılır, biz de zor durumda kalırız en iyisi yurtdışına satalım’ demişti. Onun içinde sözleşmeye, satılan evrakların yurt dışına çıkarılma şartı konulmuştu. İhaleyi kazanan İzzet Bey, evrakları Bulgaristan’da faaliyet gösteren İsviçreli bir fabrikatöre satmıştı. Satış fiyatı da ‘okkası üç kuruş on para’ idi.

1931 yılının Mayıs ayının 11’inde, Sultanahmet’teki Maliye Evrak Hazinesi’nin önüne 20-30 kadar araba sıralanmış, kapının önüne konan baskülde çemberlenmiş evraklar tartılıp arabalara yerleştiriliyor ardından da Sirkeci’ye götürüyorlardı ki, defterdarlık binasının koridorlarında, üzerinde hademelerin gezdiği evrak yığınlarını ve taşıma sırasında arabalardan uçuşan evrakların çöpçüler tarafından süpürülerek imha edildiğini gören İbrahim Hakkı’nın (Konyalı) Son Posta gazetesinde yayınlanan yazısı üzerine skandal kamuoyuna yansıdı. Olayı öğrenen İstanbul Belediyesi’nin basınla ilişkilerden sorumlu görevlisi Osman Nuri (Ergin), konuyu bu toprakların yetiştirdiği en önemli entelektüellerden olan Muallim Cevdet (İnançalp)’e duyurmuş, duyduklarına ve gazetelerde okuduklarına inanamayan Muallim Cevdet, büyük bir şok içinde Sultanahmet’e gitmiş ve bir süre sonra, beşer kuruşa çocukların elinde topladığı ve içinde 1683 tarihli II. Viyana seferine dair ‘Yol Masraf Defteri’, Uygurca metinleri okumaya yarayan bir anahtar, Sırbistan’da ilk fethedilen yer olan Niş kalesine dair elyazmalarının da bulunduğu bir kucak evrakla ağlayarak geri dönmüştü.

İbrahim Hakkı, Osman Nuri, Muallim Cevdet ve İstanbul Mebusu Halil Ethem (Eldem) Başvekil İsmet Paşa’ya bir mektup yazarak, olayı anlatmışlar ve acilen el koymasını istemişlerdi. Bazı milletvekilleri konuyu TBMM’ye taşıyınca, sorumlular hakkında dava açılmış ancak duruşmalarda İstanbul Defterdarı Şefik Bey ‘satılan evrak yazısız, kıymetsiz kağıt parçaları ve eski defterlerdi’ diyerek kendini savunurken, olayın faillerinden Maliye Bakanlığı Müsteşarı Ali Rıza Bey, ‘Bence mesele o kadar sade ve ehemmiyetsizdir ki…’ diye başladığı savunmasını, ‘Eğer bu kağıtlar yakılsaydı, kimsenin sorumluluğu olmayacaktı’ diyerek bitirmişti. Sonuçta sorumlulara küçük cezalar verilmiş ama bunlar da Recep Peker hükümeti zamanında çıkan afla bağışlanmıştı. Bulgaristan’a satılan 200 balya ve 500 sandık evrakın ancak 8 tonu 53 balyası iki yıl sonra geri alınabilmiş ancak bu balyalar günlerce gümrükte beklemiş ve 1936’a kadar da açılmamıştı. Bulgaristan’da kalan bölümün bir kısmının 40 milyon Bulgar levasına Vatikan’a satıldığı söylenmişti.

Olayın son perdesi 1993’de dönemin Devlet Arşivleri Genel Müdürü, İsmet Binark’ın Bulgaristan’a yaptığı ziyarette açıldı. Binark, 1931’de satılan belgelerin bir kısmının tasnif edilerek Sofya’daki Cyril ve Methodius kütüphanelerinde saklandığını görünce, iki ülke arasındaki kültürel anlaşmalar çerçevesnde bu belgelerden tasnifi tamamlanmış olan 1 milyon belge,700 adet maliye defteri,405 adet icmal ve mufassal tahrir defteri, 200 adet şer’iye siciline ait mikrofilmleri ve fotokopileri 1997 yılında Türkiye’ye verilmesini sağladı. O tarihte, tasnif edilmeyi bekleyen 500 bin belgenin daha olduğu söylenmişti. Muhtemelen bunlar da tasnif edilmiştir ancak henüz Türkiye’ye geldiğine dair bir bilgiye sahip değiliz.

CHP ARŞİVİNİN BAŞINA GELENLER

Gazeteci Faruk Bildirici CHP arşivi ile ilgili araştırmasının sonuçlarını 23 Aralık 2001 tarihli Hürriyet gazetesinde anlatmıştı. Bildirici’nin CHP arşivlerine merak sarmasının nedeni o sırada üzerinde büyük tartışmalar yapılan Salkım Hanımın Taneleri adlı filmdi. Filmde 11 Kasım 1942’de yürürlüğe giren ve nasıl uygulandığını dönemin İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin anıları olmasa hiç bir zaman öğrenemeyeceğimiz Varlık Vergisi’nin neden olduğu dramatik olaylar anlatılıyordu. Bildirici, bu görüşmelerin ele alındığı grup tutanaklarını bulma umuduyla çıktığı yolculukta CHP arşivinin ilk kez 1953’te Demokrat Parti (DP) tarafından talan edildiğini öğrenmişti. (DP arşivini de 27 Mayısçılar yok etmişti.) 1953’te CHP’nin gericilik suçlamasıyla kapatılan Millet Partisi’ne destek vermesine kızan DP, 6195 sayılı yasayla CHP arşivine el koyduktan sonra arşivi bir süre aynı kanunla kapatılan Ulus gazetesinin matbaasında bekletmiş, 2 Ocak 1959’da TBMM Müzesi’ne devretmişti. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü, belgeleri tasnif etmek üzere 26 Ekim 1963’te bir heyet oluşturmuş, kitaplar kütüphanelere, kıyafet resimleri Etnoğrafya Müzesi’ne, plaklar Devlet Konservatuvarı’na, gravür ve fotoğraf camları Müzeler Genel Müdürlüğü’ne, belgeler ise Başbakanlık, Milli Eğitim Bakanlığı ve TBMM Başkanlığı’na gönderilmişti.1979’da TBMM Başkanı Cahit Karakaş, CHP’ye ait evrakı tekrar TBMM Müzesi’ne yollamıştı. Bu yorucu yolculuk sırasında arşiv malzemelerinin ne hale geldiğini tahmin etmek zor değildi.

SEKA’DA HAMUR OLDU . 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle partiler kapatılınca, diğer partilerin arşiviyle birlikte CHP’nin DP talanından geri kalan arşivi de toplanıp SEKA’ya gönderilerek kağıt hamuru yapılmıştı! O dönemde sadece TBMM’deki CHP Grup odalarında bulunan kimi belgeler kurtulabilmişti.

Faruk Bildirici bazı ipuçlarını izleyerek Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Dairesi Başkanı Oktay Şimşek’e ulaşmıştı. Şimşek, eski meclis binası (şimdiki adıyla Ankara Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Müzesi) depolarında bulunan CHP’ye ait yüzlerce koli belgenin 1992’de kendilerine gönderildiğini doğrulamıştı. Sonunda, uzmanlar, CHP Genel Merkezi’nin 14 bürosuna ait belgelerden ilk beşinin tasnifini tamamlayarak, araştırmacılara açmıştı. Tasnifi tamamlandıkça öbür bürolara ait belgeler de peyderpey kullanıma açılacaktı. Ancak bu belgeler arasında Bildirici’nin bu maceralı yolculuğa çıkış nedeni olan Varlık Vergisi görüşmelerine dair tek satır yoktu. Sanki böyle bir kanun hiç olmamıştı, ya da gökten zembille inmişti!


VARLIK VERGİSİ BELGELERİ

Varlık Vergisi meselesinin nasıl bir tabu olduğunu, yakında Belge Yayınları’ndan Ekonomik ve Kültürel Genosid: Varlık Vergisi 1942–1944 adlı kitabı çıkacak olan Sait Çetinoğlu’nun tecrübelerinden de anlayabiliriz. Çetinoğlu’na göre Cumhuriyet Arşivi’ndeki CHP arşivi katalogunda verginin konması ve kaldırılmasına ait hiçbir bilgi ve belgenin kaydı yoktur. O dönemde Varlık Vergisi’ni ödemek için kredi almak zorunda olanların ilk adresi olan Osmanlı Bankası’nda bu döneme ait belgeler araştırmacılara kapalıdır. Bunun nedeni, bankanın kendini o dönemdeki olaylardan dolayı suçlu hissetmesi olabilir mi acaba? Çünkü o dönemde hangi firma Osmanlı Bankası’ndan Varlık Vergisi ödemesi ile ilgili kredi almışsa, kesinlikle hiçbiri bir daha belini doğrultamamıştı.

Sait Çetinoğlu, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’na dayanarak 3 Nisan 2007 tarihinde 27838 sayılı dilekçeyle Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’na başvurduktan iki ay 23 gün sonra şu cevabı almıştı: “[D]ilekçede belirtilen hususların 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında cevaplanması mümkün bulunmamaktadır. Öte yandan dilekçede belirtilen hususlar mükellefiyetinizle ilgili tereddüt edilen bir konuya ilişkin olmadığından, Vergi Usul Kanunu’nun 413 üncü maddesi gereğince görüş bildirilmesi mümkün değildir. Bilgi Edinilmesini rica ederim. Başkan a. Feyyaz Yazar Gelir İdaresi Grup Başkanı.”. Aynı talebe Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü “bilginin hak sahibinin bizzat ya da vekili aracılığı ile” tapu müdürlüklerine başvuru halinde yapılacağı belirtilmişti.

Sait Çetinoğlu Varlık Vergisi dolayısıyla elden çıkarılan mülklerin Sümerbank, Toprak Mahsulleri Ofisi, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş, İş Bankası, Umum Sigorta, Milli Reasürans, İstanbul Belediyesi ve Vakıflar Umum Müdürlüğü gibi resmi ve yarı-resmi kuruluşlarca edinildiğine dair bilgileri tahkik etmek için benzer bir başvuruyu Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yapmıştı. Müdürlükten gelen yazım hatalarıyla dolu 30 Nisan 2007 tarihli e-mail’de aynen şunlar yazıyordu: “Başvurunuzda prof. ayhan aktar iletişim yayınlarında çıkan varlık vergisi kıtabının 204. sahifesinde vakıflar umum müdürlüğü tafafından da birçok gayrimenkulun satın alındığı belirtilmektedir. Sözkonusu gayrimenkullerin listesinin kimlerden satın alındığı ve satınalınma değerini de içerecek şekilde tarafıma verilmesi yazmışsınız ancak bahsettiğiniz konu ile ilgili olarak hangi gayri menkullerden bahsedildiği anlaşılamamış olup, konu hakkında daha ayrıntılı bilgilerle birlikte başvurulması halinde gerekli işlem yürütülecektir.”

Bunlara rağmen yılmayan Sait Çetinoğlu araştırmaya devam etti ancak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan gelen son derece bozuk Türkçeli cevap da olumsuzdu: “Söz konusu talep incelemiş olmakla, Bilgi Edinme Kanunun uygulanmasına ilişkin esas ve unsurleri hakkındaki yönetmeliğin 12. maddesinin 2. fıkrası gereği Müdürlüğümüzün ayrı ve özel bir çalışma ve inceleme neticesi verebileceği bir bilgi olması ve yine aynı yönetmeliğin 21., 34. ve 36. maddeleri kapsamımda gizlilik dereceli ve açıklanması yasak, ticari sır niteliği taşıyan ve kurum içi düzenlemelerle ilgili bulunmasından dolayı bu taleb Bilgi Edinme Kanunu kapsamında değerlendirilmiş olup cevap verilememektedir.” Toprak Mahsulleri Ofisi 27 Nisan 2007 tarihli cevabında; “Kurumumuz kayıtlarının tetkikinde e-mail mesajınızda istemiş olduğunuz bilgiler ile ilgili kayıtlara rastlanmamıştır”; Şeker Şirketi 30 .4.2007 günlü yanıtında; “ İlgi e-mailinizde bahsedilen şekilde herhangi bir gayrimenkul satın alınmamıştır” denmekteydi. Türkiye İş Bankası da soruları müşteri ilişkileri kapsamında görmediğinden bilgi vermeyecekti.

Buna da şükürdü çünkü cevap bile vermeyenler vardı. Kısacası Türkiye’de bilgi edinmek, hele de böyle ayıplı konularda ise, gerçekten çok ama çok zor bir işti!

LATİFE HANIM’IN TTK’DA HAPSEDİLEN EVRAK-I METRUKESİ 

İdeolojik kökenli bir sansür de Atatürk’ün ayrıldığı eşi Latife Hanım’ın mektuplarının başına gelmişti. Mayıs 1975’te yıllardan beri çektiği hastalığın kanser olduğunu öğrenen Latife Hanım, kim bilir hangi gerekçeyle evindeki bazı belgeleri yakmıştı ama Ziraat Bankası ve Osmanlı Bankası’nın kasalarında saklanan 219 adet belge, 1976 yılında, dönemin Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Enver Ziya Karal’ın teklifi üzerine, Uşaklıgil Ailesi tarafından TTK’ya verilmişti. Ziraat Bankası’ndaki kasa 1977’de, Osmanlı Bankası’ndaki kasa 1979’da açılmış ve ‘Latife Uşaklıgil Belgeleri’ TTK adına Ordinaryüs Profesör Reşat Kaynar tarafından incelenmişti. Kaynar, 10 Nisan 1979 tarihli raporunda şöyle demişti: ‘Bu belgeler gerek devrim tarihinin gerek Cumhuriyet tarihinin gerçek belgelere dayanması yolunda başlıca vazife görecek niteliktedir. Bu belgeleri incelemeksizin devrim tarihinin daha doğrusu Cumhuriyet tarihinin yazılması mümkün olmaz.” Madem bu kadar önemli belgelerdi, o halde incelemeye sunulması gerekmez mi demeyin, çünkü burası Türkiye’ydi. Belgeler üzerindeki 25 yıllık yayın yasağının kalktığı Şubat 2005’te, TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, ailenin isteği üzerine evrakların açıklanmasından vazgeçildiğini söyleyerek, malum paranoyanın devam ettiğini göstermişti. Reşat Kaynar ise 25 yıl önceki incelemesine atıfla “Bir tarihçi olarak bunların o günün şartlarında kamuoyunun bilgisine sunulmasını uygun bulmadım…” diyecekti. (İpek Çalışlar, Latife Hanım, Doğan Kitap, 2006, s. 463-473.) Yani yine rejimin muhafızları, halkın neyi bilmesi gerektiğine karar vermişti. Bu saçma sansür hala sürüyor ve biz ‘devrim tarihini’ hala eksik biliyoruz!


AFET İNAN’IN SANSÜRÜ 

“28 Temmuz 1918, Pazar
“Karlsbad’da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu deftere geçiremedim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı. İkincisi, her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.”

Mustafa Kemal’in, “Karlsbad ve Viyana’da geçen günlerim” başlıklı altı defterlik hatıralarının son sayfasında bu samimi not vardı. Bu itiraftan sonra arşivlerdeki 34 defterin nasıl günümüze ulaştığı iyice muamma ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, 1918 yılının Temmuz ayında, zaman zaman depreşen böbrek ağrılarını tedavi ettirmek için, bugün Çek Cumhuriyeti’nin sınırları içinde bulunan Karlsbad kaplıcalarına gitmişti. Oradaki günlerini, gecelerini, gözlemlerini, siyasete ve geleceğe dair düşüncelerini bazı defterlere not etmişti. Bunları manevi kızı TTK Başkanı Prof. Afet İnan, 1931’de Çankaya’daki eski köşkün kütüphanesinde bulmuş, götürüp Atatürk’e göstermişti. Çok duygulanan Atatürk, Afet İnan’a “Bunları sen sakla, ileride yayımlarsın” demişti. İnan, defterleri tam 48 yıl kendine sakladı, ilkin 1979’da bir konferansta kullandı, 1983 yılında da yayımladı. Ama görüldü ki, Afet İnan hatıraların bazı bölümlerini (…..) işareti ile sansürlemişti. Sansürün nedeni sorulduğunda kızgın kızgın, “Canım ne önemi var ki diğer anlattıklarının yanında. Biraz eğlenmiş, o kadar… Bilinmese ne olur?…” demişti. Atatürk’ün pek çok not defteri, Afet İnan’ın sansürü ile yayınlanmıştı ve bu belgelerin asıllarının nerede olduğu da net olarak öğrenilememişti. (Afet İnan’ın bu konudaki makalesinin internet versiyonu: http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/arastirmalar/ataturk_karlsbad_hatiralari.pdf).

1915 ERMENİ TEHCİRİ’YLE İLGİLİ HAYATİ BELGELER NERDE? 

Osmanlı’dan günümüze kadar süren en katı ideolojik sansür elbette 1915 Ermeni Tehciri’ne dair evraklara uygulandı. Örneğin Osmanlı Devleti’nin Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi belgelerinden Türkiye Cumhuriyeti arşivlerine aktarılan belgeler arasında 1915 Ermeni Tehciri’yle ilgili belgeler yok. Yine Osmanlı Mebuban Meclisi tarafından Ermenilere yönelik tehcir ve katliam suçlarını kovuşturmak amacıyla, 24 Kasım 1918 tarihinde kurulan Tedkik-i Seyyiat Komisyonu’nun belgelerinin nerede olduğu bilinmiyor. Bunların 1922 sonrasında, İstanbul’un Ankara Hükümetinin kontrolü altına girmiş olması nedeniyle İstanbul Örfi İdare (Sıkıyönetim) Kumandanlığı tarafından Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’na aktarılmış olması gerekir ancak belgelerin Genelkurmay (ATASE) Arşivi’nde olup olmadığına dair herhangi bir bilgi veya açıklama bugüne kadar yapılmış değil.

Aynı şekilde, İttihat ve Terakki Merkez Komitesi ile Teşkilat-ı Mahsusa’ya ait belgelerin nerede olduğu da bilinmiyor. 1919-21 yıllarında İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi’de görülen İttihat ve Terakki merkez ve yerel yöneticileri aleyhine açılan davalara ilişkin belgelerin asılları da kayıp. Tehcir edilen Ermenilerin mallarını takip için kurulan Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları’nın defterleri de ortada yok. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün tapu kayıtlarını elektronik ortama aktarma isteği Milli Güvenlik Kurulu tarafından uygun görülmediği için, o dönemlerin tapu kayıtlarını incelemek de mümkün değil. Ondan sonra da dünyaya ‘Arşivlerimiz açıktır!’ diye meydan okuyoruz. Neyimize güveniyorsak?!… (Daha fazla bilgi için 25 Mayıs 2008’de bu sütunlarda yayınlanan “Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak” başlıklı yazıma bakılabilir.)

Ayşe Hür
Taraf

Şu an okuduğunuz bu yazı , tam olarak 339 defa görüntülenmiş.

comment closed