Türkiye Seferadları
İbrani dilinde “Sefarad” sözcüğü, İspanya’yı simgeler. Ortaçağ Vizigot döneminden başlayarak, İberya yarımadasında izlerine rastlanan Yahudiler, Arap hükümdarlığı sırasında, saygın devlet adamları, bilginler ve düşünürleri ile bir çeşit “altın çağ” yaşamalarının ardından, 1492 yılında ülkeyi ele geçiren Kral II.Ferdindand tarafınca kıyımlara uğratılıp bu topraklardan kovulduklarında, 250.000 kişi olan bu halk topluluğuna Osmanlı Padişahı II.Bayezit kucak açmıştı. Kuzey Afrika ve İtalya topraklarının yanısıra en yoğun biçimde Osmanlı topraklarına yerleşen İspanyol (ve 1497/98 yıllarında da Portekiz) kökenli Yahudiler, başta Selanik, İstanbul, Edirne, Gelibolu, Bursa, Manisa, İzmir,Tokat ve Amasya gibi kentlere yerleşirler. Padişah, özellikle “Yahudilerin gelişlerine herhangi bir zorluk çıkarılmaması, bilâkis onların dostça karşılanması” buyruğunu vermişti. Gerçekten de, yanlarında hiç bir servet olmaksızın bu ülkeye sığınanlar, Osmanlı yerel yöneticileri tarafınca koşulsuz olarak kabul edildiler ve bundan böyle yaşamlarının huzur içinde sürdürülmesine tüm olanaklar tanınacaktı.
Sefaradlar, dini özerkliklerini koruyabildiler ve ana dillerini konuşmayı sürdürdüler. Cervantes dönemi öncesi bu İspanyolca dili, günümüz İspanya’sında artık kullanılmadığı gibi, Türkiye’de de yüzyıllar içeriside doğal bir etkileşim ve değişime uğramıştır. “Ladino” veya “Judeo-Espanyol” olarak tanımlanan bu ilginç lisanın sözcük dağarcığı, artık “müzelik” sayılabilen Ortaçağ İspanyolcası yanısıra, çok sayıda Türkçe ve İbranice sözcük ile bazı Rumca ve Fransızca deyimler içerir. Aynen Aşkenazların konuştuğu “Yidiş” dili gibi, okullarda öğretilmeyip daha çok evlerde konuşulurdu ve bu nedenle günümüzde gittikçe yitirilmek üzeredir. Türkiye dışındaki Sefaradların yaşadığı İsrail ve Fransa gibi ülkelerin bu dildeki yazını ve basını yanısıra, İstanbul’un en eski gazetelerinden olan “Şalom”, Türkçe yazıları dışında yayımladığı Judeo-Espanyol sayfası ile, bu dilde haftalık olarak sürekli yayın yapan dünyanın tek yayın organıdır (İlgi duyanlar için, “Şalom”un web sayfa adresi: www.salom.com.tr).
Yüzyılların ilerlemesi ve değişik yapıdaki Osmanlı padişahlarının tahta çıkmasıyla, Türk Yahudilerine karşı takınılan tutum, kuşkusuz ki hep aynı olumlu biçimde kalmamıştır. Örneğin III.Murat’ın Yahudileri sınırdışı etme teşebbüsünün ancak annesi tarafından durdurulabilmesi, IV.Murat’ın Selanik Sefaradlarının elçisi Yehuda Kovo’yu sebepsiz yere idam ettirmesi, III.Osman’ın Yahudilere 6 metreden yüksek ev inşaatlarını yasaklaması veya III.Mustafa’nın zamanında giysileri hakkında uygulanan kısıtlamalar ile uzaktan da belli olacakları özgün şapkalar giyme zorunlulukların getirilmesi gibi.
London Illustrated News’in 9 Haziran 1877 sayısından: Ahrida Sinagogu’nu ziyaretinde İbrahim Ethem Paşa’ya Rus savaşında zafer kazanmak için dua ediliyor. www.mersina.com
Tüm bu olumsuz gelişmelere karşın, 15.Yüzyıldan başlamak üzere çok sayıda Sefarad Türk, Osmanlı hanedanına önemli hizmetlerde bulunmuş, ödüllendirilmiş ve siyasi düzeyde de zaman zaman etkin olmuşlardır. En belirgin örnek, İspanyol göçmenlerinin matbaa tekniğini beraberlerinde getirmiş olmalarıydı. Türkiye’ye gelişlerinden hemen bir yıl sonra, David ve Samuel ibn Nahmias 1493 yılında İstanbul’da ilk basımevini kurarlar. Saray hekimleri arasında da önemli sayıda Sefaradlar bulunurdu; II.Murat ve oğlu II.Muhammed’e bakan Hakim Yakup, II.Bayezit ve I.Selim’in hekimi Granada’lı Josef Hamon ile I.Selim’in Ortadoğu seferinde ve ardından Kanuni’nin Irak seferinde yanlarında bulunan oğlu Moşe Hamon gibi. Portekiz asıllı Daniel Fonseca ise, bir yandan III.Ahmet’in hekimi, aynı zamanda ise özel görevler verilen bir elçi konumundaydı.
Siyasi düzeyde öne çıkanlar arasında Kanuni ile II.Selim’in dönemlerinde Filistin topraklarından sorumlu olan, Naxos Dükü ünvanını da almış Josef Nasi ve ardından Salamon ibn Yaeş, İmparatorluğu dış ülkelerde temsil eden elçiler Moses ibn Judah Bikhri ile İngiltere Krallığı ile yakınlaşmayı sağlayan Salamon ben Natan Eskenazi, burada anılmaları gereken isimlerden sadece birkaçıdır. Sarayın mali işlerini üstlenenler arasında I.Selim’in Mısır eyaletinde mali işleri takip etmek için görevlendirdiği Abraham Castro, III.Selim’in Babıali bankeri olarak tayin ettiği Meir Aciman ve Abdülaziz ile Abdülhamit dönemlerinin “sarrafbaşı”sı Hezekil Gabbay, bu görevleri yerine getirebilmek için özel bir güvene sahip olmuş olsalar gerek.
Ekonomik sektörde özellikle Selanik, İstanbul ve İzmir gibi liman kentlerinde yaşamakta olan Sefaradlar, kurmuş oldukları çoğu aile şirketleri aracılığıyla Akdeniz’deki deniz ticaretinin önemli bir bölümünü üstlenmekteydiler. Sanayi dalları arasında başta dokumacılık, dericilik ve şarapçılıkta yoğunlaşmışlardı.
Osmanlı’nın Yahudilere sağlamış olduğu özerk yaşam koşulları, gerek dini gerekse sanatsal yazın ortamını da çok olumlu biçimde etkilemişti. Josef Karo’nun “Şulhan Aruh”u ile Jakov Meir Culi’nin “Me’Am Lo’ez” i, evrensel Musevi dini yazınının birer başyapıtları sayılır: Avram ben İsak Asa ise, uluslararası Judeo-Espanyol edebiyatının kurucuları arasında yer almaktadır. 19.Yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’da yayımcılığa başlayan Benjamin Raphael ben Josef, bu dilde onlarca kitap yayınlamış, birçok önemli yapıtın Judeo-Espanyol lisanına kazandırılmasına önayak olmuştu. Gene bu dönemde İstanbul yanısıra Selanik ve İzmir’de çok sayıda günlük, haftalık ve aylık Yahudi gazete ve dergiler yayımlanmaktaydı.
Gülhane Fermanı ve Hatt-ı Hümayun’un ardından 1865 yılında çıkarılan “Hahamhane Nizamnamesi” ile Osmanlı Yahudilerinin cemaat içindeki idaresi belirli kurallara bağlanarak, daha önceleri görülmüş olan bazı idari karışıklıkların önüne geçilmeye çalışılmıştır. Zira, gerek (kendi çapında oldukça etkili olan varlıklı işadamı Camondo gibi) iyi niyetli bireylerin çabaları, gerekse birtakım yeni uygulamaları baltalamak isteyen bazı cemaat üyelerinin yarattığı idari sorunlar, birçok anlaşmazlık ve düzensizliklere yol açmaktaydı.
Günümüzde Türk Yahudilerinin hemen tümünü oluşturan Sefarad toplumu, etkin bir örgütlenme ile, Hahambaşılarının liderliğinde örnek bir cemaat yaşamı sürmektedir. Tüm çağdaş gereksinmelerini içeren okul, hastane, ihtiyarlar yurtları ve çeşitli yardım kurumları, yirmiyi geçen sinagogları, haftalık “Şalom” Gazetesi ve aylık dergileri ile üyeleri arasında canlı bir iletişim sağlamaktadır. Cemaat bugün de, ülkenin kamu kuruluşları ile olumlu diyalogları ile saygın bir konuma sahiptir. Atalarının beraberlerinde getirdikleri “Judeo-Espanyol” dili gençler tarafından artık büyük çapta unutulmaya başlanmışsa da, dini inançları ve büyüklerinin gelenekleri yaşatılmaya devam edilmektedir.
Not: Daha önce de değinmiş olduğumuz başlıklarda olduğu gibi, özellikle Türk Sefaradları gibi ciltler dolduracak konuları “kuşbakışı” biçimde sunarken, kuşkusuz ki birçok önemli tarihi gelişmelere bu kısıtlı sayfalarda yer vermek olanak dışıdır. Bu bağlamda, örneğin Sefarad konusunu işlerken Camondo ailesi ve Sabetay Sevi olayları gibi Türk Yahudiliğinin birtakım “kilometre taşları”na yer veremedik. Gerek bu konular, gerekse Türk Sefaradları hakkında başvurulacak kaynaklar, sitemizin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olup, ilave olarak aşağıdaki yayınlara işaret etmek isteriz:
1- E.Benbassa : Son Osmanlı Hahambaşısının Mektupları - Milliyet Yayınları, 1998
2- A.Galante : Türkler ve Yahudiler - Gözlem Yayınları,
3. Baskı, 1995 3- E.Hiçyılmaz : Büyük Sığınak - Cep Yayınları, 1992
4- B.Lewis : The Jews of Islam - Princeton, 1984
5- A.Rodrigue : Türkiye Yahudilerinin Batılalaşması - Ayraç Yayınları, 1997
6- C.Yetkin : Türkiye’nin Devlet Yaşamında Yahudiler - Afa Yayınları, 1992
7- I.Zorlu : Evet, ben Selanikliyim - Belge Yayınları, 1998
Robert Schild
kaynak:
www.minidev.com/kulturler
You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. Responses are currently closed, but you can trackback from your own site.